Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
İslam dünyası Endülüs Emevi’lerden bu yana düşünce dünyasında orijinal bir yer bulamamıştır. Belli bir zaman dilimine kadar hazırdan yerken belli bir zamandan sonra ise hazırı da tüketerek artık Batı’nın düşüncesine mahkûm olmuş bir vaziyette yaşamına devam etmektedir. Niçin düşünce dünyasında bu kadar başarısız olmuştur? İslami siyasal söylem müslümanlara ne tür bir seçenek sunmaktadır? Bu soruların cevaplarını bulmak zorundayız...

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




KIBLE
BAKARA SURESİ 142. İNSANLAR arasındaki dar kafalı düşüncesizler, "Şimdiye kadar uydukları kıbleden onları vazgeçiren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da Batı da Allah’ındır; O, dilediğini dosdoğru yola iletir." Bu ayetle ilgili tarihten gelen rivayetlerin içerisinde en akla yatkın olanı şudur, Hz. Muhammed’in peygamberliğinden önce yani Mekke döneminin başlangıç yıllarında Hz. Muhammed ve onunla birlikte olanlar namazlarını Kâbe’ye doğru yönelerek kılıyorlardı. İlk yıllarda bu iş vahiy tarafından bildirilmediği için bu şekilde yapılıyordu. Fakat İslam öncesi Arapların taptıkları çeşitli putları Kâbe’ye doldurmalarına rağmen, İnsanlar şunu iyi biliyorlardı ki Hz. İbrahim döneminde Kâbe ilk Allah’a adanmış mabetti. İşte başlangıçtaki Müslümanların kıble olarak Kâbe’yi görme sebepleri bu olsa gerek. Bu hususta Kur’an’ı kerim Ali İmran suresi 96. Ayette şöyle diyor: 96. Unutmayın, insanlık için inşa edilen ilk mâbed, Mekke’dekiydi: bereketli ve bütün âlemler için bir rehber[lik kaynağı], Bu bağlamda Mekke’deki Mâbed’den yani, Kâbe den söz edilmesi, onun Kur’an’da tayin edilen namaz yönü (kıble) oluşu gerçeğinden kaynaklanır. Kâbe’nin prototipi Hz. İbrahim ve İsmail tarafından inşa edilmiştir. Bununla ilgili Bakara suresi 125. Ayet şöyle der: 125. O ZAMAN Biz Mâbed’i insanların tekrar tekrar yöneleceği bir hedef ve bir kutsal sığınak yapmıştık: Öyleyse İbrahim için vaktiyle belirlenen yeri ibadet mahalli edinin. Nitekim Biz, İbrahim ve İsmail’e emrettik: "Mâbedimi, onu tavaf edecekler için, onun yakınında tefekküre dalacaklar için ve [namazda] rukû ve secde edecekler için temiz tutun."
Yazar : Necdet DALYAN   Eklenme Zamanı : 9.12.2017 14:20:23 devamı >
GÖSTERİŞ VE SÂDELİK ÜZERİNE
Sâdelik kalıcıdır, gösteriş ise çabuk bıktırır. Bir şey ne kadar gösterişli ise o kadar çabuk bıkılır ondan. Çünkü insan, “sonsuz gösterişin mekânı olan cennet”e ayarlıdır ve ondan başka hiç-bir gösteriş kesmez onu. Sâdelik, o sonsuz görkem diyârı olan cennete ulaştıran etken olduğundan dolayı bıktırmaz. Sâdelik yormaz insanı. Meselâ “su” Dünyâ’nın en gösterişsiz, sıradan ve en sâde varlığıdır. Durgun hâlde herhangi bir gösterişi yoktur. Fakat “şelâle” şeklinde gösterişli olarak akabilir. Varlığın başlangıcından bêri hiç-bir canlı ve hattâ cansız varlık sudan bıkmamıştır ve bir-süre susuz kalsa ona hasret duymaya başlar. Yine; müslümanların kıblegâhı olan Kâbe de öyledir. Kâbe, Dünyâ’nın en gösterişsiz yapısıdır. Bakmayın siz, üzerine altından-gümüşten elbise giydirdiklerine. O, basit bir dört-köşe yapı olmakla en gösterişsiz yapıdır. Fakat milyonları kendine çeker ve milyonlarca insan ondan ayrılmak istemez. Ayrıldıklarında da hasret duyarlar ona ömür-boyu. Peki neden böyledir?. Gösterişte rûh yokken, sâdelikte buram-buram rûh tüter de ondan. Ruhtan arındırılan yer gösterişli olur. Gösteriş, “rûhun yokluğu hâli”dir. Rûh sâde olanda etkileyicilik yapar, ruhtan mahrûm olan şeyler ise, ilk başta çarpıcı gibi görünse de, biraz sonra ne kadar da sıradan ve çirkin olduğu açığa çıkıverir. Çünkü gösterişli olanda rûha yer yoktur ve zâten rûh, gösterişli olanda bulun(a)maz. Gösterişle rûh yan-yana gelemez, yan-yana bulunamaz. Rûh zâten gösterişli yeri sevmez ve duramaz orada.
Yazar : Harun Görmüş   Eklenme Zamanı : 8.12.2017 18:15:11 devamı >
REFORM SONRASI AYDINLANMA DÖNEMİ-II
Asıl adı François Marie Arouet (1694-1778) olan düşünür, yazılarında Voltaire takma adını kullandığı için daha çok bu adla anılmıştır. Aydınlanma döneminin hümanisti olarak tanımlayabiliriz. Voltaire, oldukça etkilendiği Locke’un deneyci görüşlerinin Fransa’da yayılmasına yardımcı olmuş, onun toplumsal ve politik görüşlerinin çoğunu benimseyerek bireysel özgürlük kazanımı için kilise ve devlet kurumuna karşı savaşmıştır. Kiliseyi bilginin, aklın, zihinsel aydınlanmanın önünde engel olarak görüyordu. Voltaire tanrı inancı olan biridir ama deisttir. İnsanın istediği şey Tanrı tarafından değil güdü tarafından belirlenir ama o güdüsünün istediği şekilde davranıp davranmama hakkına sahiptir. Bu konuda özgürlüğü vardır. Birey, istencinde olmasa da eylemlerinde özgürdür. Tanrı doğuştan herhangi bir yasa öngörmemiştir. Ama Tanrı tarafından öyle oluşturulmuşuz ki, zamanın akışı içinde yasanın zorunluluğunu görmeye başlarız.
Yazar : Bünyamin ZERAN   Eklenme Zamanı : 2.12.2017 09:57:58 devamı >
DİBE VURUŞ
Bir müslüman olarak içim acıyor; çünkü bütün bir İslam dünyası son birkaç asırdır alçak sürünme halinde isbat-ı vücut ediyor. Gerçi Allah’ın her günü, “sürünmeye başlayalı kaç asır geçti, tarihsel çevrim gereği bu izmihlalden kurtuluş vakti çok uzak olmasa gerek” düşüncesiyle ümit tazeliyoruz; ama gelin görün ki topyekûn İslam âlemi olarak alçak sürünmemiz her geçen gün daha da vahimleşiyor. Özellikle din, dinî düşünce ve pratikte süreç dibe vurma süreci gibi işliyor. Öyle ki Ortadoğu’nun göbeğinde ansızın IŞİD denilen bir katiller güruhu peyda oluyor ve İslam dini bu güruhun elinde sırf kan dökmeye yarıyor. Aynı din öz yurdumuzda peydahlanıp palazlanan FETÖ ihanet şebekesinin elinde ise adeta haşhaş ve afyona dönüşüyor. İhtimal ki FETÖ din konusunda Marx’ı referans alıyor. Çünkü Marx din konusunda hem “baskı altında ezilen yaratığın iç çekişi ve kalpsiz dünyanın kalbi” diyor hem de “din halkın afyonudur” tespitinde bulunuyor. FETÖ elebaşı ise kalpsiz dünyanın kalbi olmak gibi yumuşak din söylemleriyle çıktığı yolun sonunda afyon komasına girmiş bir haşhâşî sürüsünü sevk ve idare ediyor.
Yazar : Mustafa ÖZTÜRK   Eklenme Zamanı : 2.12.2017 09:55:55 devamı >
REFORM SONRASI AYDINLANMA DÖNEMİ-I
Merkantilizm, geleneksel biçimde ele alındığı zaman Avrupa iktisadi düşüncesinde ve ulusal ekonomi politikasında 1500 ile 1800 yılları arsında kalan dönemi kapsar. Merkantilist düşüncenin ilk yazılı kaynağı olarak 1613 yılında bir İtalyan tüccarı olan Antonio Serra tarfından yazılan “Maden Kaynağına Sahip Olmayan ülkelerde Altın ve Gümüşü Bollaştıran Nedenler Üzerine Kısa bir İnceleme” adlı broşür kabul edilir. Merkantilizmin son sistematik takdimi ise 1767 yılında James Steuart Mill tarfından yayınlanan “Politik Ekonominin İlkeleri Üzerine İnceleme” adlı kitapta yapılmıştır. İlk kez Adam Smith (1723-1790) tarafından adlandırılan Merkantilizm kavramı 16. yüzyıldan itibaren 19. yüzyıla kadar sürecek olan bir dönemin başlangıcını oluşturur. Merkantilizm, “ticari sistem” ya da “sınırlayıcı sistem” olarak literatüre geçmiş olsa da, sadece ticaretle sınırlı kalacak şekilde tanımlanmamalıdır. Çünkü Avrupa’da 18. yüzyılın sonunda liberal düşüncenin de egemen olduğu evrede, ulus devletlerin kurulmasına etkileri olmuştur.
Yazar : Bünyamin ZERAN   Eklenme Zamanı : 27.11.2017 13:34:21 devamı >
RÖNESANS VE REFORMUN TARİHSEL GELİŞİMİ-III
Yüzyılın bu sonunda Avrupa’ya beş çehre egemendir ve onun gelecekteki imgesini meydana getirmektedir. Beş maceracı çehresi: Tüccar, Matematikçi, Diplomat, Sanatçı ve Kaşif. XV. yüzyılın sonu modern insan için her şeyden önce “Rönesans sanatçısı”nın zamanıdır. Oysa o dönemde bu kelimelerin hiç biri yoktur. Rönesans’tan pek söz edilmemektedir. Terim ancak XIX. yüzyılın sonunda, tarihçiler XV. yüzyılın “barbar” ve “karanlık” Orta Çağ’la bir kopuşu vurguladığını işaret etmek istediklerine icad edilecektir. Sanat eseri bu döneme kadar tanrının veya bir prensin şanı için yapılan kilise veya şato, mezar anıtı veya zafer takı gibi bir bütünün ayrılmaz parçasıdır. Prensler -bunu muhteşem Lorenzo 1476’da Aragonlu Ferdinando’ya yazmıştır- “ünleri için heykel, defne, taç, mezar nutku, binlerce diğer ayırıcı şey” sipariş etmektedir. Sanat artık metalaşmıştır. Sanatçı artık lanetli veya adsız biri değil de hayranlık duyulan bir varlıktır. Yaratmak aynı zamanda toplumsal bir değer haline de gelmektedir. Sanatçı konusunu seçmek için artık bahaneye ihtiyacı yoktur. Ona sipariş veren kişi -artık bu kişi büyük bir olasılıkla tüccardır- artık onun eski eserleri tekrarlamasını istememekte, ondan farkedilmesine yardımcı olacak yeni şeyler beklemektedir. Sanat bu dönemde artık yeni bir değerdir. Sanat eseri ancak satılabilirse bir şey etmektedir. Başka bir ifadeyle, ancak bir piyasası varsa, eğer birçok kişi onun fiyatını kabul ediyorsa değerlidir. Para; güzelin kıstası, sayı; değerin işareti haline gelmektedir.
Yazar : Bünyamin ZERAN   Eklenme Zamanı : 14.11.2017 11:32:57 devamı >
ÇAYIN HİKAYESİ (ÖYKÜ)
Hava güneşli ama soğuk; mevsim sonbahar, günlerden pazar. Durağa geliyorum, tam o anda otobüs de geliyor önüme; fakat otobüse binmekten vazgeçiyorum. Kitap fuarına gidecektim aslında; saate bakınca “daha kurulmamıştır tezgahlar, vakit erken fuar için” diye düşünüyorum. Arka sokakta bir çay ocağı görmüştüm, oraya gidiyorum. Pek âdetim değildir çay ocağına gitmek; bugün bir değişiklik olsun istiyorum. Caddenin köşesinden sokağa doğru girdim. Tam karşımda duran çay ocağının eski bacasından duman tütüyordu. İnce, eski, boyası yer yer çatlamış tahta kapıdan içeri girdim. Sıcak ve nemli bir hava yüzüme vurdu. Ortada duran sac soba hararetle yanıyor, üzerinde büyük bir ibrik huzurlu bir tınıyla tıngırdıyordu. İçeride, ocak başındaki çaycı dışında iki kişi vardı. Bunlardan birincisi; bacak bacak üstüne atmış, gazete okuyan belediye çöpçüsüydü. Öyle keyifli gazete okuyordu ki… Çayını arada bir yudumluyor, kimseyi umursamıyordu. Diğeri de yaşlı bir adamdı. Bir köşeye saklanır gibi çökmüş, başını eğmiş, ömrünün muhasebesini yapar gibi düşünceler içinde kaybolup gitmişti.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 14.11.2017 11:29:54 devamı >
RÖNESANS VE REFORMUN TARİHSEL GELİŞİMİ-II
Kuyumcular loncasına kayıtlı, Johannes Gensfleisch adındaki -kısa bir süre sonra Gütenberg denilecektir- Nurenbergli bir matbaacı (ki yahudidir) 1434 yılında ilk hareketli harfleri olan baskı presini devreye soktuğunda, icadı farkedilemeden kalmıştır. Bunu 1441’de kağıdın her iki tarafına da baskı yapmaya izin veren bir mürekkep sayesinde geliştirdiğinde, henüz hiç kimse ondan söz etmemektedir. Fust ve Schöffer adındaki iki ortağıyla birlikte 1448’de tahta hurufatın yerine madeni hurufat geçirdiğinde, kimse bununla ilgilenmemiştir. 1455’te bir Kitabı Mukaddes basımına giriştiğinde, bunun hiçbir yankısı olmamıştır. Ortaklarıyla olan bir davayı kaybetmesinden iki yıl sonra, 1457’de ilk basılı kitabını -Mainz Meza Min- yayınladığında her şey duyulmaya başlamıştır. Avrupa’da yüzyılın sonuna kadar özellikle 1492’de en çok basılan iki kitaptan biri Kitabı Mukaddes diğeri de Fransa’da 1209’da Alexsandre de Villa Dei tarafından kaleme alınıp, ilk önce 1478’de Parma’da yayınlanan sonra da kıtadaki üniversite kuruluşların hemen tamamınca benimsenen bir latince grameridir.
Yazar : Bünyamin ZERAN   Eklenme Zamanı : 13.11.2017 12:28:50 devamı >
BİR SONBAHAR YAZISI
Nasırlı bir işçi eli gibi yüzümü tırmalayan sabah serinliğinde işe gitmek üzere evimden çıktım. Ellerimi ceplerime sakladım; omuzlarımla da montumun boğaz kısmını yukarı kaldırarak boynumu içeri çektim. Bu haliyle kendimi geceden kalma serserilere benzettim. Üşümüş, yaptıklarından pişman olmuş, çaresiz, suçlu; gidecek kapısı kalmamış… Kaderine kahreder serseri, talihine, bahtına… Hayatın kaçan fırsatları gelir aklına, sonra gerekçeleri, sonra kızar, sonra suçlar, sonra küfreder hepsine. Sonra kabullenir her şeyi; “yapacak bir şey yok, durum bu” der. Sonra unutur, ilk gördüğü simitçisinden bir simit alır. Bir kısmını yer; bir kısmını da güvercinlere yada yalvaran gözlerle kendini takip eden bir kediye verir. Böylece babacan ve masum hisseder kendini. İçine birden sevinç dolar, “hayat devam ediyor be, buna da şükür” der ve kalabalıklar içinde kaybolur. Bütün bunları nereden mi biliyorum? Bilirim elbet, hepimizin bir serseri yanı vardır mutlaka; serseriliği tecrübe etmeyen biri tanımıyorum. Gece gündüz, gizli saklı, az ya da çok mutlaka bir yanımız serseriliğe değmiştir.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 11.11.2017 10:42:31 devamı >
MODERN ÇAĞDA DEİZMİN POPÜLERLEŞMESİ VE SEBEPLERİ
Yrd.Doç.Dr. Emre Dorman günümüzün önemli bir problemine değiniyor ve çıkış yolu üzerine düşünüyor... Diyanet Dergi’nin Ağustos sayısında yayınlanan yazısında günümüzün oldukça önemli bir probleme temas eden Emre Dorman, deizmin yaygınlaşma sebeplerini tartıştığı yazısında "Kur’an’ı rehber edinmeliyiz, Peygamberimizi doğru anlamalıyız" vurgusunda bulunuyor. İşte Emre Dorman’ın o önemli yazısı:
Yazar : Emre Dorman   Eklenme Zamanı : 9.11.2017 16:11:18 devamı >

 
::Bir Portre
[HyperLink1]
ŞEHİT MURTAZA MUTAHHARİ
devamı >
::Bir Ayet
"Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Oysa o, zalimlere kayıplardan başkasını arttırmaz" İSRA/82

::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Edward W. Said tarafından yazılan Şarkiyatçılık/Oryantalizm isimli eser, “Batı“nın “Doğu“ya bakış tarzını büyük bir zihinsel güçle sorgulamıştır. Tavsiye edilir.



Ziyaret Edilme Sayısı : 002425172

iletişim : editor@kimokur.com