Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Sayın kimokur.com okurları; mevcut yazarlarımız bir süredir yazı gönderemiyorlar. Alıntı yazı/makale bulmakta/seçmekte zorlandığımız için önemli gördüğünüz, "okunmalı" dediğiniz yazı ve makaleleri bizimle paylaşmanızı rica ediyoruz. Vereceğiniz destekten ötürü şimdiden teşekkür ederiz. EDİTÖR

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




GÜNDEME DAİR ..!
Erhan TOPRAK

    Türkiye..!

     Kendi haline –kaderine- bırakılamayacak kadar önemli bir ülke.

     Asırlardır üzerinde her türlü kirli hesapların uygulamaya koyulduğu üç- dört nesil öncesine kadar ataları üç kıtada hüküm sürmüş gittiği her yere ise miras olarak en kutsalını –dinini, İslamı- bırakmış. ( İslam diye kabul ettiği inancı her ne kadar tartışmaya açık olsada…) doğulumu batılımı olduğu belli olamayan kafası karışık bir ülke.
     Dışarıdan ülkeye bakanların tarihi geçmişinden hareketle büyük beklentilerinin olduğu, içinde yaşayanların ise bir asırdır tabi tutulduğu asimile sonucu inancı ve tarihi geçmişinden uzaklaştırma çabaları neticesinde özüne sağır ve kör kesilmesi sağlanmış bunda da büyük ölçüde başarılı olunmuş.
     Ülkenin yeniden inşası sürecinde içerden ve dışardan yapılan dayatmalarla toplumun bütün katmanlarıyla özel olarak ilgilenilmiş! Ve bu süreçten Türkler, Kürtler, Sünniler ve Aleviler yani ülkenin kurtuluşu için bedel ödeyen –sıradan- halk en çok acı çeken kesim olmuşlar.
     Bu saydığımız toplumun katmanları etnik ve dinsel farklılıklarına rağmen aslında birbirilerine her dönem yakın olmuşlar “devlet” aygıtı, içlerine düşmanlık tohumu atana kadar hep böyle kalmışlar. Üç-dört nesil öncesine kadar birlikte topraklarını düşmanlardan koruma adına mücadele vermişler acılar çekmişler bütün bu zorluklara katlanmalarının asıl sebebi ise yaşadıkları toprakların “frengin” eline geçmesi kaygısıdır.
      Evet, onlar yani atalarımız çok bedel ödemişler hatta yeri gelmiş can vermişler ama bu coğrafyayı inancında Hıristiyan olan düşmana bırakmamışlar kuşatmaya seyirci kalmamışlar. Doksan yıl önce canını din, namus ve onur adına feda eden bu toplumun insanları bu gün vatan, bayrak, ezan vs. yeni kutsallar oluşturulup bir takım oyunlarla yeni icat edilen iç düşmana! Karşı bu seferde oğullarını feda ediyorlar. Ardından da vatan sağ olsun diyebiliyorlar. Bu anlayış düşündürücüdür.
       İnancında Hıristiyan olanından ülkeyi kurtarmışlar ama yaşamında Hıristiyan özentileri olanlara ülke yönetimini teslim etmişler.
       Ülkeyi yönetenler ise insanına hep umut vermiş “bugün olmasa yarın” ilkesinden hareketle “her ne beklentiniz hayalleriniz var ise erteleyin ama unutmayın bir gün mutlaka olacak.” Demiş, vatandaşını umutlarla avutmuş O da inanmış, beklemiş.
Bir gün iki anahtarınız olacak,
bir gün savaş bitecek,
bir gün zengin olacaksınız,
bir gün üniversiteye başörtüsüyle gireceksiniz,
bir gün, birgün…
Umut fakirin ekmeği, bu ülke insanı kandırılmaya müsait beklemeye alışkın kendini yönetenlere karşı maalesef müsamahalı ve hoşgörülü... Yöneticilerine sitem etsede terk etmemiş altı defa iktidardan indirdiğini yedinci defa tekrar iktidar yapmış hep beklemiş yeni seçtiğim beni “adam” yerine koyacak ümidi ile…
        İlginç olan bu ülkede “Cumhuriyet” kavramı (toplumun iradesinin yönetime taşınması) sözden, beklentiden öte bir şey olmadığı gibi halkın iradesi de hiçbir zaman belirleyici olamamıştır. Yeni dönemde Osmanlının saltanat yapılanması olduğu gibi devralınıp papyon ve kravatla süslenerek daha despotça devam ettirilmiştir. Ülke insanı hep horlanmış baskıya tabi tutulmuş inançları, gelenekleri, talepleri yok kabul edilmiş. ”göbeğini kaşıyan adam” aşağılaması süreci ise gelinen bu son noktayı özetlemektedir.
        Cahiller sürüsü olarak görülen bu coğrafyanın insanları hiçbir zaman önemsenmemiş. Cumhuriyetin ilanından bu güne kadar geçen 90 yıllık zaman dilimi, devlet oligarşisinin insanına bakışını değiştirmediği gibi özellikle ülkenin doğu yakasında Kürt yoğunluğun yaşadığı bölgelerde az gelişmişlik ise artarak devam ettirilmiş bu durum devlet politikası şeklinde sürekli uygulana gelmiştir..( Diyarbakır spor futbol takımının seyircisi olarak tribünleri dolduranların hakemin kararını beğenmeyip sahayı işgal etmesi kimi kesimlerce alay konusu olmuş bu olayın yöre halkının cehaletinden kaynaklandığına hükmedilmiş ama bu insanların sıradan bir durum karşısında bu denli refleks göstermelerinin sosyal, kültürel ve psikolojik arka planı göz ardı edilmiş onları bu denli cahil bırakan olgu yani devletin sorumluluğu göz ardı edilmiştir.)
         Ülke bir asra yakındır askeri bürokratların elinde onların arzularına göre seküler batılı yaşam tarzına göre terbiye edilerek bir kalıba sokulmaya çalışılmış bu süreçte medyada Cumhuriyet gazetesi sonraki dönemde Hürriyet buna eklenmiş her ikisinin sahipleri de Yahudi kökenlidir. Dış güdümlü eğitim kurumları da görevlerini başarıyla! ifa etmişler.  Robert kolejleri-Avusturya-Alman-Fransız liseleri gibi.
         Terbiye sürecinde öncelikle iki düşman öne çıkartılmış. Tehdit algısı olarak1.sıraya Müslümanlar konulmuş irticacı yaftasıyla, 2.sıraya Kürtler yerleştirilmiş bölücü damgası vurularak. 1960–1970 li yılların düşmanları olan Komünistler ve Alevilerle zaman içinde dost olunmuş onlara çektirdiği sıkıntıları unutturmuş ve bu camiaları kendi saflarına katarak askeri duruşuna sivil taban oluşturarak güçlendirmiştir. Cumhuriyet mitingleri adı altında darbeci çetelere bilerek yâda bilmeyerek destek veren tuzu kuru kesim işte onlardır. Bu kesimin içinde toplumun zenginliklerinin tepesine çöreklenmiş sermaye, siyasetçi, sivil ve asker bürokratlardan oluşan mutlu azınlık ile yine bunlara destek veren Sünni egemen siyasi yapı ile korkutulmuş alevi gariban kesim de bulunuyor.
       Yıllarca korku siyaseti izleyen üst rütbeli askeri dikta heveslilerine her daim çanak tutan siviller olmuştur aslında siviller çağırmasa asker bu denli rahat olamaz. Daha çok CHP ve MHP ağırlıklı destek kıtaları sermaye, yargı, üniversiteler gibi ülkenin kilit noktalarını ellerinde tutmuşlar. Bunlar yıllar içinde birikmiş olan sorunlara çözüm getirmekten aciz kaldıkları için sürekli ekonomik ve siyasi krizlere de kaynak teşkil etmişler buna rağmen uğraşı alanlarını Kürtler ve Sünniler olarak netleştirmişler.
        İlginç olan Kürtler seksenli yılların başında Türk ulusalcı resmi ideolojisine karşı dış destekli silahlı mücadele sürecini başlatırken Sünni kesim kendisine savaş açan ve bin yıl süreceğini iddia ettikleri irtica mücadelesi verenleri hala net bir yere oturtamamıştır. Oğullarını davul zurna ile uğurlayarak teslim ettikleri kışlalardan cenazelerini aldıkları halde çocuklarının ölümünden askeri değil siyasetçiyi sorumlu tutmaları tam bir çelişkidir.
        Tolumun ‘tarif’ zafiyetinin farkında olanlar millete rağmen kurdukları despot sistemin kendilerine sağladığı iktidar gücünü ve böylece elde ettikleri rantı ABD, Batı ve İsrail şeytan üçgeni vasıtasıyla yıllarca muhafaza ettiler bu üç sacayağı kimi zaman ülkedeki darbelerin bizzat yapıcıları kimi zaman ise bir şekilde destekleyicileri oldular.
         2000’li yıllara gelindiğinde ise durum ibretlikti. Misakı milli sınırları içerisinde halkını 30 yıl boyunca savaşla yaşamaya mahkûm etmiştir. Sınırların dışında ise bütün sınır komşusu ülkelerini düşman ilan edip” Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” narasıyla kendisini bölgede yalnızlaştırmış içe kapanık üçüncü dünya ülkesi olmayı normal görmüş her on yılda bir darbe teşebbüsü ve ekonomik krizi toplumuna kader gibi yaşatmış olan rejim artık dibe vurmuş ve sistem tıkanmıştır.
          Batı modernizmini taklit etme adına toplumun özünü oluşturan İslami değer yargılarını kabul etmeyen hatta onu yok etmeye çalışan seküler anlayış toplumu yeniden şekillendirecek değerler üretmekten aciz kalınca hem devlet aygıtı hem de toplumsal yapı yozlaştı ekonomik ve siyasal yapının yanına ahlaki yozlukta eklendi. Tıpkı 1940’lı yıllarda baskı ve zulümle toplumsal ve siyasal çöküş sürecine giren İnönü dönemine Menderes ile yeni bir soluk aldırılmış toplumsal tansiyon düşürülerek rejimin ömrü uzatılmıştı. Aradan geçen 60 yıllık süre içerisinde değişen fazla bir şey olmamış aynı zihniyete sahip İnönü’nün evlatları!
– Ergenekoncu zihniyet- 2000’li yıllarda ülkeyi yine tıkanma noktasına getirdiler.
         Sistemin tükendiğinin farkında olan yerli ve yabancı açılımcılar! rejimin ömrünü uzatmak için yine devreye girdiler bu kez Menderes, Özal dönemi gibi kısa vadeli değil daha uzun vadeli ve sistemi bir daha bu Laik, jokoben kesimin devralamayacağı şekilde dizayn edip aynı zamanda batının çıkarlarına zarar vermeyecek düzenlemelerde yaptırarak sorun olmaktan çıkarmak istemekteler.              
        İşin aslı Avrupa’daki birçok ülke faşist dönemden kalan arazi kısımlarını yıllar içinde restore etmiş – en son İtalya – batının son hukuki yapısına uygun hale getirmişler. Sıra Türkiye ye gelmiştir Türkiye batının Ortadoğu’ya yeniden şekil verme sürecinde model ülkesidir bu projenin uygulamaya geçirilmesi için (Büyük Ortadoğu Projesi) yıllardır beraber çalıştıkları baskıcı, zorba, seküler Kemalist sistemin tasfiyesi kaçınılmazdır. Bu aşamada yerli liberaller ile AKP-Gülen koalisyonu öncülüğünde bu değişim gerçekleştirilecektir.
         Batı ve ABD, özelde Ortadoğu’yu genelde İslam coğrafyasını kendisine tehdit olmaktan çıkarmak için Türkiye’nin bir an önce istikrara kavuşmasını siyasi ve ekonomik alanlarda hamleler yaparak hem ülke içinde hemde bölgede güven duyulan çözüm mercii haline gelmesini istiyor.
         BOP projesi ile öne çıkartılan Türkiye nin rolü; İslam coğrafyalarında ortaya çıkabilecek olan her duruma müdahale etmesi, yönlendirmesi ve kısacası sahiplenmesi ve gerekirse Batı ve özellikle İsrail çıkarlarına maniple etmesi üzerinedir. .Türkiye bu proje gereği özellikle öne çıkartılarak sözü dinlenir saygın İslam ülkesi rollerini oynayacak ve dünya Müslümanlarının beklentilerine anında cevap verecek. Böylece farklı seslerin, görüşlerin oralara –BOP kapsam alanına giren her yere -müdahalesinin önü alınmış olacak. Bu gün Filistin de ortaya konmaya çalışılan proje tamda budur. Filistin mücadelesi Ümmetin onuru haline geldi ve arkasında yıllardır İran ın olduğu bu dava, bir şekilde yönlendirilmeli tepkiler ve eylemler kontrol altına alınabilmeliydi. Son zamanlarda Türk hükümet yetkililerinin İsrail aleyhine yaptıkları açıklamalarla bir anda Ortadoğu halklarının sempatisi kazanması şaşırtıcı değildir. Bütün açıklamalar tavırlar vitrinlere oynanmakta İsrail ile yapılan askeri ve ekonomik anlaşmalara dokunulamamaktadır zaten istenilen budur.
        Siyasi iktidar olan AKP kadrolarının İslami kimliği, yaşantıları ve belli zamanlarda ortaya koydukları tavırlarıyla – one munite hadisesinde olduğu gibi- sevgi ve sempati kazanmaları beklenilen –istenilen- bir sonuçtur.
        Ülkede istikrarın sağlanması adına yıllardır AB ile ABD nin birlikte çalıştıkları PKK nın Avrupa ve Kuzey Irak’taki finans kaynaklarını ortadan kaldırmaya yönelik çabaları ile Ergenekoncuların tasfiye süreci at başı gitmektedir. Herkesle, her şeyle 90 yıldır kavgalı olan devlet aygıtı yeni dönemde barışma sürecine ön ayak olmuş açılımlar ard arda gelmeye başlamıştır. Kürt, Alevi, Ermeni açılımları sınır komşusu ülkelerle vizesiz dolaşımın sağlanması bunlardan birkaçıdır. En büyük açılım ise anayasa değişikliğidir ki Türkiye’de asker vesayetine son verecek düzenleme ise bu sürecin en büyük ve en hayırlı adımıdır.
        90 yıldır bu millet, ülkenin kurucuları olması hasebiyle kendilerini milletinde sahibi gibi gören askerin dayatmasıyla batı kültürünü benimsemeye zorlanmıştır. Dayatmaların bir şekilde farkında olduğunda direnen toplum, inancını ve değerlerini her şeye rağmen korumaya çalışmıştır. En dirençli olduğu zamanları ise inancına açıkça hasım kesilenleri fark ettiği zamanlarda olmuştur. CHP hükümetleri gibi…
         Topluma istedikleri şekli vermek adına zorla yüzünü –kıblesini – Avrupa’ya döndürerek seküler ahlakın yerleştirilmesini sağlarlarken çatışmanın en aza inmesinin istendiği zamanlar Menderes’in, Demirel’in, Özal’ın siyasi figür olduğu yıllardır. Bu dönemler en başarılı olunan dönemlerdir. Millet onları kendilerine daha yakın buldukça güvenleri artmış bu durumdan vazife çıkaranlar ise 60 lı ve 70 li yılların Türkiyesini dizayn etmişler. Millet birbiriyle kavgaya tutuşturulurken – sağ, sol - Devlet aradan sıyrılmış her seferinde. Zaten bu toplumun devlet erkinden öyle yoğun talepleri hiçbir zaman da olmamıştır. On yıl öncesinde en büyük istekleri başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılması, Ayasofya camii nin ibadete açılmasıydı bunların dışında belirgin talebi olmamıştı.
         Bu günlerde ise artık onlardan da vazgeçilmiş devletinden İslami hiçbir beklentisi kalmamıştır. Millete göre iş başındakiler zaten gerekeni fazlasıyla yapmaktadır!.
         Şu an, önceki siyasetçilerden daha kuşatıcı Erdoğan ve AKP hükümeti içerde ve dışarıda yenileme sürecini devam ettirirken doksan yıldır zorla yaptırılmaya çalışılan modernleşme, sekülerleştirme dönemini sona erdirildi. Yeni dönemde gönüllü, her sahada modernleşme arzusunun önünü açtilar. Eskiden seyredilip gıpta ile bakılan her şeye sahip olma fırsatını türedi zenginler kaçırmadılar. Yeni zenginler oluşturulurken, inançlar ise laiklerin yıllardır çabalayıp ta beceremediği “İnancın kul ile Allah arasına yerleştirilmesi “ anlayışı kabul gördü. İnsanlar bireysel kulluk sorumluluklarını dahi siyasi iktidara haval ederek büyük bir rahatlama ve rehavet dönemini yaşar hale geldi.
          Sistem içi değişime toplumu adapte etme işlevini AKP ve Gülen koalisyonu tek belirleyici olarak yaparlarken aynı zamanda dışarıda atılan adımların da tamamen yerli irade tarafından organize edildiği vehmine kapılanlarda olmuyor değil. Bu hava özellikle oluşturuluyor.
         Tabiî ki bir takım kararlarda siyasi erkin inisiyatif kullanmaları da doğal olmakla beraber bu yeni düzende AKP nin tamamen dış güdümlü kuklalar olduğunu söylemekte abartılı tespit olur. Körü körüne saldırı bu koalisyona duygusal bir şekilde sahip çıkma telaşı gösterenlerin daha çok bağlanmasına sebep verecektir – öylede oluyor-
        Bu gün ülkenin kaderi üzerinde tasarruf sahibi olan siyasetçilerin bazılarının inançları gereği erdemli, ahlaklı ve bazı konulara duyarlı olmaları normal bir durumdur olmaması da beklenemez. Bunu kimi zaman inançları gereği kimi zamanda siyasetçi kimlikleriyle oy kaygısıyla yapmaları da pek tabiî ki mümkündür. AKP ve onun kadrolarının iç siyasette Ergenekon yapılanmasına karşı verdiği dış destekli tasfiye süreci ile dış siyasette en öncelikli konusu olan İsrail üzerine dair yapılan her türlü eleştiri ve tespitlerle ilgili olarak yapılan eleştiriler anında onları kutsayanlar tarafından komploculuk olarak itham edilip duygusal yönü ağır basan savunmalarla geçiştirilir.
           Ülkenin batı standartlarında hukuk, siyaset, özgürlük istikametine gidiyor olması azımsanacak bir durum değildir. Şiir okuyan insanların hapse atıldığı zamanları da gördük ülke insanın genelinin AB koşullu açılımlara bir itirazı da yoktur çünkü AB’nin kendisi ve geleceği için bir kurtuluş kapısı olduğu fikrine inandırılmış yıllarca kendisini aşağılayan Kemalist devlet otoritesinden bıkmış olması da AB yi bir kurtuluş kapısı olarak görme sebebidir.
          Müslüman olduğunu iddia eden birisi için durum farklıdır –olmalıdır-. Aklıselim düşünen her insan bu günkü AKP politikalarının sonuç itibariyle İslami bir düzen oluşturmaya doğru gitmeyeceğini bilir ve o siyasetçilerden İslam üzere bir beklentileri olamayacaktır.
        Bu gün AKP iktidarına ilişkin eleştiriler, dokuz yıla yaklaşan süre içinde toplumsal beklentilerin aksine haksızlıklar, adaletsizlikler zenginlerin lehine olan fakirin daha da fakirleşmesine yönelik politikalar izlenmesine yöneliktir. Bu politikaları uygularlarken uluslar arası projelerin uygulayıcısı olarak İslam’ı ve Müslümanları dönüştürme ve gönüllü olarak kapitalist sisteme adapte etme çabasınadır. İslamı hayatın dışına indirgeyerek kendilerinin laikliğiyle öğünüp toplumu daha çok laikleşmeye teşvik etmeye, bununla birlikte batı demokrasilerini överek amentünün şerhi gibi her fırsatta dile getirmek ve sonuçta garabet, duyarsız, umursamaz adı Müslüman yaşam biçimi olarak kendisini Avrupalı görmeye, hissetmeye can atan yeni bir kuşak oluşmasınadır..
          Özgürlük ortamlarının oluşmasını istememek akıllıca bir şey olmasa gerektir. Kimse toplum zulüm ve baskı altında olsun yasaklar kalkmasın demez. Tabiî ki bu gün özgürlük vaad edenler toplumun bu ortamlarda ortaya koyacağı enerjinin, sivil itaatsizliğin ne kadar olabileceğini de kestirdikleri için rahattır. Yeni düzenin toplumsal yapıyı dernekler, sendikalar, vakıflar, partiler, odalar, cemaatler, cemiyetler vs. şeklinde bölük pörçük ettiği bir ortamda bu toplumu bir tehdit algısı olarak görmez – göremez. Bunun içinde görece özgürlükler oluşturarak insanların kendisini ifade etmelerine müsaade edecektir. Böylece sistem kendini daha güvende hissedecektir böylece uygulanan siyasetin de, siyasetçinin de ömrü uzayacaktır.
         Bu yeni düzende toplum baskıdan kurtulunca -şimdiki gibi- inancını yaşamaya yönelik çabaları katlanarak arttı. Tarikatlar, cemaatler yıllardır üzerlerindeki laik baskının olmadığı dönemi teneffüs ederken hayallerini gerçekleştirmek için oluşan bu serbestlik ortamının tadını çıkarıyorlar. Ard arda açılan dernekler, öğrenci evleri, yurtlar ve yurt genelinde yapılan kermesler, paneller, halka açık programlar bunun göstergesidir.
         Yıllardır baskı altında tutulan, Devletin “her şeylerini iyi bildiği” geçmişi eskilere dayanan cemaatler ve bunların mürtleri, şakirtleri topluma talip olmuşlar ve her biri birer davetçi edasıyla insan kazanma derdinde. Devlet eliyle büyütülen cemaatlerin tabileri bu büyüklüğün bir parçası olarak diğer küçükleri! İçlerinde elimine etmek için var güçleriyle çalışıyorlar. 1997 yılına gelindiğinde ülkede en geniş katılımlı camia o günkü adıyla Refah partisiydi o günlerde onlar iktidar olmanın hazzıyla bu günküler gibi çalışıyorlardı MGV o günlerin tabanı en güçlü yapısıydı. Bu gün nerelerdeler.?
         Bu arada yıllardır Tevhidi düşündüğünü iddia eden, rejimin ise radikal İslamcı tanımını uygun gördüğü kesim şimdi nerdeler. Yukarda anlatılan tablonun içerisinde onlar yok. Yıllarca koşturup beklentilerinin karşılığını alamamış, biz denedik olmuyormuş diyerek köşelerine çekilmiş emekli devlet memurunu oynuyorlar.
        Ama hakkını teslim etmek gerek. 90’lı yıllar bu samimi insanların koşturmacalarına şahittir. Emeklerini esirgememişler ailece Allah rızası için varlıklarını ortaya koymuşlardır.
–Doğruları ve yanlışlarıyla beraber – karşılarına çıkan her insanı mesajla muhatap kılmak için çalışmışlar, muhatap insanlar ise kendilerinde bir ayrıcalık olduğu düşüncesine kapılıp emeğe nankör kesilmişler. O günün duyarlı insanı herkesle ilgilenirdi hem de hiçbir karşılık beklemeden. Bu gün bu boşluğu yerel, geleneksel cemaatler yapıyor. Aradan geçen zaman içinde bireylerin Allah la olan ilişkileri de, birbirleriyle olan ilişkileri de örselendi samimiyetlerde, dostluklarda çürümeye başladı. Allahın yasası bellidir. Allah rızası için çaba sarf etmeyen bay-bayan ancak kendini razı etmek için çalışır yâda fitne ve dedikodu üretir. Kendisini inşa edemeyen sonraki ve ondan sonraki nesil derken bu günkü acınası noktaya gelindi. Şimdikilerde hiç yapamadıkları davetçilikten kendilerini azl ettiler.
        Az sayıda duyarlı insan ise bu yeni duruma yönelik çare üretme derdinde.
        Müslüman olduğunu iddia eden birisi için; razı edilecek tek otoritenin Allah olduğu, kulluğunu ahiret bilincini diri tutarak tavizsiz bir biçimde sürdürmesi Kur’ani bir zorunluluktur. Bunun gereği olarak yeryüzünde zülüm ve fesadın ortadan kaldırılması adaletin hâkim kılınması vaz geçilmez ilkesi olmalıdır.“Kur’anın hayata dair ne söylediğini önemseyen ve bunu uygulamaya gayret eden” böylelikle insanlık onur ve erdeminin korunmasını kendisine şiar edinen bir duruşu olmalıdır. Tevhit ve adalet eksenli bir mücadeleyi her daim sürdürmesi ise varlık sebebidir.
        Bu gün sistem kendi iç hesaplaşmasını yapıyor ” Büyük Ankara Savaşı” bu mücadeleyi kim kazanırsa kazansın Kemalist, laik baskıcı kesim yâda liberal, muhafazakâr, gelenekçi kesim Müslüman için durum hiç değişmemeli. O sistemden temel hak ve özgürlüklerin sağlanmasını, zulüm ve haksızlıklara son verilmesini, adaleti her daim talep etmelidir. Bu beklentilere dair görece bir takım adımlar atıldığında ise hemen bu siyasetin uygulayıcılarının peşine takılmamalı her durumda şahitliğini yapmalıdır. Böyle olmak hem kişiyi “kişilikli” kılar hem de değişen dünya dengelerinin ardından durmaksızın koşmaz, gündemlerini onların belirlemesine meydan vermez.
       Müslüman kendi gündemini yaşayandır.
       Bir yandan laik darbecilere karşı olurken özgürlük kavramını da liberal ölçekte değil, vahyi ölçüleri öne çıkaran üslupta olmalı ve tevhidi istikamet her durumda vurgulanmalıdır. Duygusal davranarak “Kemalist darbeciler gitsin de kim gelir gelsin” şeklindeki muğlâk ifadeler şu anın dilidir ve bu dil hikmetten nasipsiz sözlerdir. AKP’de şu anın iktidarıdır ve ülke bu iktidar gibi altmışına tanıklık etti bir gün bu hükümette gidecek birileri o boşluğu mutlak dolduracaklardır. Her esen rüzgârla savrulmakta basiretsizliktir.
         Bu gün yapılması gereken; her durumda tevhit eksenli bir duruş sergilemektir, ülkedeki mevcut siyasetçilerin dillendirdiği siyasetçi İslam’ını değil Kur’anın siyasi duruşunu anlayabildiği, fark edebildiği kadarıyla kendi nefsinde gücü yettiğince uygulamaya gayret göstermesi ve tek başına bir ümmet olabilmesidir. 
        Dokunduğu her şeyde adalet üzere olmalı, bulunduğu her ortamda adaleti sağlamayı kendisine görev bilmeli, anlık gündemlerin içinde boğulmayıp kendi gündemini – Allahı da razı edecek şekilde- oluşturmaya çalışmalıdır.
        Her şeyin en doğrusunu bilen yalnızca Allah’tır.
       
      
 26.04.2010
      
    

YORUMLAR
Müslüman bu staükocu yaşam içerisinde sorgulaması gerekmektedir.Gelenekselciliği bırakıp gündemi Allah’ın merkeziyertçiliğinde tartmak gerekir.
Emeğinize sağlık abi.
Mustafa İNAN
tds 24.05.2012 13:30:11
"..Bu gün sistem kendi iç hesaplaşmasını yapıyor ” Büyük Ankara Savaşı” bu mücadeleyi kim kazanırsa kazansın Kemalist, laik baskıcı kesim yâda liberal, muhafazakâr, gelenekçi kesim Müslüman için durum hiç değişmemeli. O sistemden temel hak ve özgürlüklerin sağlanmasını, zulüm ve haksızlıklara son verilmesini, adaleti her daim talep etmelidir. Bu beklentilere dair görece bir takım adımlar atıldığında ise hemen bu siyasetin uygulayıcılarının peşine takılmamalı her durumda şahitliğini yapmalıdır. Böyle olmak hem kişiyi “kişilikli” kılar hem de değişen dünya dengelerinin ardından durmaksızın koşmaz, gündemlerini onların belirlemesine meydan vermez.
Müslüman kendi gündemini yaşayandır.

abim ! ferasetine gurban

abdullah
anonim 19.07.2016 21:02:57

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet
Ey imanda sebat edenler! Siz Allah’ın (davasına) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. Muhammed Suresi / 7

::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Dan Diner - Mühürlenmiş Zaman



Ziyaret Edilme Sayısı : 002662295

iletişim : editor@kimokur.com