Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




TÜRKİYE’DE İSLAMİ MÜCADELE VE DEVLETİN İSLAMI SEKÜLERLEŞTİRMESİ
BÜNYAMİN ZERAN

                GİRİŞ:



Türkiye’deki İslam anlayışını doğru değerlendirebilmek için cumhuriyet öncesi dönemlere kadar gitmek gerekmektedir. Hatta bir adım ilerisi Türk’lerin İslam ile ilk tanıştıkları Talas savaşına kadar uzanabiliriz. Ama konumuzu fazlaca dağıtmamak için Tanzimat’tan bu yana oluşan İslam algısı üzerindeki değişimleri konu edineceğiz.


Türkler, İslam’ı kabul edişlerinden bu yana Ehli Sünnet düşüncesinin hâkim olduğu bir otoritenin altında dini yaşamışlardır. Tanzimat’a kadar olan dönemde Ehli Sünnet algı bütün kuvvetiyle devam etmiş Müslüman halk halifenin emri altında ve onun dini yönlendirmesi içinde yaşamıştır. Tanzimat’la birlikte Hristiyan halk reaya olmaktan çıkıp halk olarak tanımlanınca toplumsal denge altüst olmuş ve toplumda bir çalkalanma meydana gelmiştir. Özellikle o dönemde reaya olarak kabul edilen azınlıkların ticaretlerine konulan yüksek vergiler halk statüsüne kavuşunca son bulmuş böylelikle azınlıklar eliyle Osmanlı pazarlarına sokulan İngiliz, Hollanda, Portekiz ve Fransız mallarıyla rekabet edemeyen Osmanlı halkı pazarını kaybetmeye başlamıştır. Azınlıklar eliyle Osmanlı pazarının ucuz Avrupa mallarıyla dolması ticari dengeyi altüst etmiştir. Ticari dengenin altüst oluşuyla birlikte toplumsal kazan da kaynamaya başlamıştır. Bu ticari dengesizlikle birlikte daha çok kazanan Avrupa teknikte daha ileri giderek askeri alanda da güçlenmiş ve dünya genelinde hem ticareti elinde tutmayı becermiş hem de askeri anlamda dünya üzerinde söz sahibi olmuştur. Birçok bölgeyi kolonileştiren ve yalnızca kâr amacı güden batı, kendi kazancını maksimum yapabilmek için sömürgeciliği yaygınlaştırmıştır. Sömürgecilikle birlikte kendi dilini, geleneğini, dünya görüşünü de gittikleri yerlere taşıyarak toplumları dönüştürmeye başlamıştır. Serbest ticaret kavramını kullanarak kendi mallarını kabul etmeyen ülkelere savaş açmış ve kendi ürettiği malları zorla almaları sağlanmıştır ki bunun en çarpıcı örneği Çin ile yapılan Afyon Savaşlarıdır.


Osmanlı, batının bu hızlı ilerleyişi karşısında bir takım yenileşme çabalarına girmiştir. Bu yenileşme çabaları aynı zamanda batı blokunun baskıları neticesinde de olmuştur. Ama en önemli sebeplerden biri askeri alanda yenilgiler olmuştur. İşte böylesi bir döneme denk düşen Tanzimat bir geçiş ve buhran devridir. En büyük ideali hürriyetti. Bu dönemde üç değişik akım çıktı: Osmanlıcılık, Batıcılık ve Türkçülük. Tanzimat’a esas olarak bakılırsa Osmanlı toplumu için bir aydınlanma olarak bakamayız. Çünkü Avrupa ile karşılaştırdığımızda Rönesans ile başlayan, Descartes ve Lock ile gelişen modern felsefenin Osmanlı’da yaşanması gerekirdi. Halbuki fikir gelişmelerinin olduğu 16-18. Yüzyıllarda Osmanlı, Avrupa ile hemen hiçbir fikir temasına girmeden kendi içine kapanmış bulunuyordu. Öyleyse Tanzimat döneminde aydınlanma tabii bir fikir evriminin neticesi olacak yerde, 19. Yüzyıl ortasında birdenbire dışarıdan gelen bir fikir aşısının ürünü olarak doğmuştur.


Tanzimat döneminde yapılan reformlardan devlet, öncelikle kendisi rahatsız olmuştur. Reformların sonuçlarını durduramamanın sıkıntısı içinde kendisiyle çelişik bir duruma düşmüştür. Hilmi Ziya Ülken’e göre Tanzimat’ın verdiği müsaadeler, hakikatte imparatorluğun parçalanmasına kadar gidecek bir iç krizlerin tohumlarını atıyordu. İmparatorluğun Müslüman ve Hristiyan unsurları ayrı ayrı bağımsızlık istiyorlardı. Bunu kabul etmek imparatorluğun yıkılmasına gitmek demekti. Kabul etmemek Tanzimat’ın ortaya attığı fikirlerden vazgeçmek demekti.[1]


Tanzimat dönemi terakki fikirlerinin önderleri Şinasi, Münif Paşa ve Ali Suavi’dir. Fakat bu fikirler daha sonra romantik edebiyat anlayışı, devrimci ve heyecanlı bir ifade ile uzlaşarak Namık Kemal’de devam etmiş, Ahmet Mithat’da tarafcı bulmuş ve ikinci meşrutiyet yıllarında M. Şemsettin (Şemseddin Günaltay)e kadar gelmiştir.


Tanzimat Dönemi ve Sonrası Terakki Fikirleri:


Bu dönemin önemli fikir babalarından olan İbrahim Şinasi (1826-1871) İstanbul’da doğmuştur. Babası topçu yüzbaşısı Bolulu Mehmet Ağa’dır. Şinasi’ye göre, girdiğimiz yeni medeniyet, Avrupa’nın mucizesi akıl ve kanundur. Kanun bu yeni dinin getirdiği hükümlerin temelidir. Yeni değerler dünyasının başında adalet, halk ve hikmet kavramları gelir. İslamiyet bir cehalet devrini kapadığı gibi, bu devir de bir zulüm ve cehalet devrini kapar. Akıl ve adalet devrini açar. Şinasi’nin fikir dünyasında henüz hürriyet yoktur. O hiçbir rejim değişikliği istemez. Tarafsız bir hükümdar yerinde kalmalıdır. O, yalnız zulüm ve köleliğe hücum eder. Tanzimat’tan önce zulüm ve köleliğin elinde oyuncaktık; Reşit Paşa’nın kanunu bizi ondan kurtardı. Zulmün ve köleliğin arkasında, onları besleyen kuvvet fanatizm ve cehalettir. Akıl ve adalet, yeni toplumsal değerler düzeninde ön plana gelirler ve bu iki değer birbirini tamamlar. Adalet aklın emrindedir. Akıl, adaleti insani gayelere sevkeder. Yeni medeniyet İslam’ın ana ilkelerine uygundur. Fakat ona yeni içerik getirmiş ve yeni bir insan tipi meydana çıkarmıştır. Biz akıl çağında yaşıyoruz ve bu insan rasyonel bir insandır. Bu yeni örnek insan, nefsini yener ve kendini insanlığa verir. Şinasi Tasvir’i Efkar’da bu fikirleri savunmaktadır. Ne var ki Şinasi dönemin getirdiği buhranlar ve Fransız hayranlığından olacak ki Batı’nın gelişim sürecini çok da doğru anlamlandırabilmiş değildir.


Bu dönemin fikri önderlerinden özellikle Ali Suavi incelenmeye değer biridir. Çünkü Ali suavi kendi dönemindeki aydınlardan farklı düşünmektedir. Aynı dönemde yaşamış olan Namık Kemal ve Ziya Paşa, yeni Osmanlı devletinde şeriate dayanılmasını istiyorlar ve fıkhı savunuyorlardı. Ali Suavi ise dünyanın dini kanunlarla idare edilmesine karşı yazıyor ve laikliği savunuyordu. Devletin bir takım kelime oyunlarıyla yani nüktecilik ve edebiyatla idare edilemeyeceğini, ilm-i siyasetin temeli şeriat ve edebiyat değil, coğrafya, iktisat ve ahlak olduğunu söylüyordu. Din ve devlet işlerinin ayrılmasını istiyor ve ilk defa açık bir ifade ile laiklik fikrini ortaya koyuyordu. O devirde hiçbir Osmanlı aydınının bunu düşünmediğini hesaba katacak olursak Ali Suavi’nin fikrindeki cesaret anlaşılabilir. Ali Suavi, ibadetin de türkçeleştirilmesini, namaz surelerinin Türkçeye çevrilebileceğini söylüyor. Ali Suavi, İbrahim Şinasi, Münif Paşa, Namık Kemal ve Ziya Paşa Osmanlıcılık fikrini savunan aydınlar arasındadır. Bunların ortak özelliği islam birliğini savunmalarıdır.


Tanzimat dönemi ve meşrutiyet dönemi aydınların nerdeyse tamamı Fransa’da eğitim görmüş ya da bir sebeple Fransa’da bulunmuş olmalarından ötürü Fransız hayranlığı taşımaktadırlar. Osmanlı devletinde pozitivist akımlar 1894 yılında kurulan Servet-i Fünun dergisi çerçevesinde topluma açılmaya başlar. Cenap Şehabettin, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Rauf’lar yazdıkları yazılar, öyküler ve romanlarla pozitivist düşünceyi edebiyat çevresinde yaygınlaştırmışlardır. Daha sonra pozitivizm Ulum-u İktisadiye ve İctimaiye dergisi eliyle Osmanlı’da ilk defa tam anlamıyla felsefi denecek bir hareketi meydana getirmiştir ki bu grubu siyasi alanda da Jön Türkler temsil etmiştir. Jön Türk’ler Abdulhamit’i tahttan indirip yerine kendileri iktidar olunca ülkedeki bir çok gazete, dergi, edebiyat çevresi ve okullar da pozitivizme göre yeniden şekillendirilmiştir. Hatta bu dönemde Tıbbiye’yi gezen yabancılar bile buradaki metaryelst kitapların çokluğu (Baron d’Holbach, Diderot, Cabanis gibi ünlü Fransız materyalist yazarlar) ve bu kitaplardaki fikirlerin yaygınlaşması karşısında hayretler içinde kalırlar.[2]


Servet-i Fünuncular tam bir batıcı zihniyete sahiptirler. İlerlemenin ancak batının yaşam şeklini ve kurumlarını taklit ederek mümkün olduğunu ve dini düşüncenin hayattan tard edilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Jön Türk’ler görüş olarak tamamen batıcı zihniyete sahip olmalarına karşın türkçüdürler. Türkçülüğün babası olarak bilinen de Ziya Gökalp’tir. Cumhuriyet Türkiye’sinin kurucusu Mustafa Kemal’in Ziya Gökalp için fikirlerimin babasıdır[3] diye tasvir ettiği kişi de incelenmeye değerdir. Çünkü modern Türkiye’nin yaratılmasında onun fikirleri çok etkili olmuştur.


Ziya Gökalp, Türk’leşmek, asrileşmek ve islamcılık alanında yazılar yazmış her üç akımı da savunduğunu gösterir yayınlarda bulunmuştur. Gökalp, vatanı ikiye ayırır. “Turan Türklerin ideal vatanıdır. Türklerin oturduğu, Türkçenin konuşulduğu ülkelerin toplamıdır.”[4] Sonra vatan kavramını şöyle ifade ediyor: “Uğruna hayat feda edilen kutsal bir ülke.” Bu kutsal varlık ne olabilir? Devlet mi? Halbuki o da kuvvetini ümmetle milletten alır. Onların karargahı vatanda iki olması gerekir. Ümmetin vatanı, milletin vatanı. Vakıa bir İslam vatanı vardır ki bütün müslüman milletlerin yurdudur. Öteki milli vatandır ki Türkler kendilerininkine Turan adını verirler. Gökalp, daha sonraları islam hukukuna karşı sert eleştirilerini “Yeni Hayat” adlı kitabında şiirleriyle dile getirir. “Kendi hukukunu kendi doğurmayan, yasasını gökten inmiş ve değişmez sayan bir devlet, devlet değildir ve bağımsızlığını sürdüremez, dünya değişmeyen bir varlığı taşıyamaz” der. Halife ve Müftü şiirinde, devlet ile medresenin, müftü ile halifenin birbirinden ayrılması gerektiğini söyler. Devlet adlı şiirinde ise hukuk ile dinin birbirinden ayrı iki farklı alan olduğunu dile getirir. meşihat adlı şiirinde laikliği açıkça savunur ve Vatan şiirinde de dinde reform yapılmasını dile getirir. Genç Kalemler’de “Demirbaş” imzasıyla yayınladığı “Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler” isimli yazısında Jön Türk’lerin siyasi devrimin ardından gerçekleşmesi gereken sosyal devrimin kodlarını işaret ederek yeni bir hayat yaratmak gerektiğini söyler. Bu öyle yeni bir hayattır ki; aileden iktisada, hukuktan siyasete, ahlaktan felsefeye kadar ne kadar hayat varsa hepsi yeniden yeni bir ahlakla ve felsefeyle değiştirimelidir der.


Cumhuriyet öncesi Osmanlı devletinde karşıt dünya görüşleri ve ideolojiler çatışmıştır. Abdulhamid Han iktidarını koruyabilmek maksadıyla islamcılığı ön plana çıkarmıştır. Bunun için Cemaleddin Afgani’yi İstanbul’a davet etmiş ve İstanbul’da yaşamasını istemiştir. Ne var ki Afgani ve Abduh’un İslamın ilk kaynaklarına dönüşü savunması Osmanlı din algısının dışında bir şey oluşundan dolayı Afgani ile ters düşülmüş ve Afgani Mısır’a dönmek zorunda kalmıştır. O dönemlerde çıkarılan Sırati Müstakim ve daha sonra ikinci meşrutiyette onun yerini alacak olan Sebilürreşad dergileri İslamcıların yayın organı olarak varlığını devam etirmişlerdir.


Batıcılık anlayışı o dönem içinde iradesiz ve plansız bir hareketti. Jön Türk’lerin idareyi ele alışlarından sonra yani sultanın istibdadını alaşağı ettikten sonra meselenin hallolmadığını görmüşlerdi. Ne yapacakları konusunda bir fikirleri yoktu. İslamcılığı kabul etmiyorlar ama pozitivizmi olduğu gibi de alamıyorlardı. Türkçülük anlayışı burda biraz daha işlerini kolaylaştırdı. Hem türkçü hem pozitivist bir anlayışla yoolarını çizmeye kalktılar. Milli değerler manzumesiyle halkın gazını alırken batıcı zihniyetle de pozitivizmi kurumlara ve topluma adapte etmeye gayret ediyorlardı. Cumhuriyeti kuran kadro içinde Mustafa Kemal, İsmet İnönü pozitivist anlayışa iman etmiş iki şahsiyettir. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nun fikri yapısının bilinmesi tek adam etrafında şekillenen cumhuriyette batıcı değerlerin yukarıdan aşağıya nasıl dikte edildiğini anlamamız açısından önemlidir.


NOT: Gelecek yazıda "Tek Parti Döneminde İslam ve Devletin Dine Bakışı" başlığıyla konuya devam edeceğiz.










[1] Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Hilmi Ziya Ülken, Ülken yay. İst. 1994, 4. baskı






[2] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, sh. 232-233






[3] Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyet’in Tarihi, sh. 136






[4] Ziya Gökalp, Türkiyecilik ve Türkçülük, Yeni Mecmua, sayı 31





YORUMLAR
faydalı bir çalışma olmuş. elinize sağlık...
anonim 13.03.2013 21:36:53
Osmanlıda yaşayan gayri müslimlere azınlık denilmesi yanlıştır.Azınlık kavramı daha çok ulus devletler döneminin ürünüdür.
Gayri müslimler ise Osmanlının başlangıçtan itibaren reayası içindedir.
Osmanlı ekonomisindeki çöküş ise gayri müslimlere getirilen ticari imtiyazlarla değil yabancı devletlere verilen ticari ayrıcalıklarla olmuştur.
Örnek olarak 1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşmasına bakılabilir.
Muradi.
anonim 17.03.2013 21:45:09

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003535533

iletişim : editor@kimokur.com