Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




TÜRKİYE’DE İSLAMİ MÜCADELE VE DEVLETİN İSLAMI SEKÜLERLEŞTİRMESİ-2
BÜNYAMİN ZERAN

               Tek Parti Döneminde İslam ve Devletin Dine Bakışı:



Cumhuriyet dönemi 1946 yılına kadar ayrı bir kategoride değerlendirilmelidir. 1946 sonrası da günümüze kadar ayrı kategoride değerlendirilmelidir. Mustafa Kemal, cumhuriyeti pozitivizm felsefesi üzerine bina etmiştir. Mustafa Kemal, meşruiyetini bilimden alan batı toplumunu çok daha hür ve yaratıcı buluyordu. Bilim, onun için sadece kişinin yaratıcılığını geliştirebilmesinde boğucu halk değerlerinden onu kurtarmaya muktedir bir kurallar dizisiydi. Mustafa Kemal, bu amaca yönelik iki siyaset tasarlamıştı: Birincisi; özel hedefi, kontrolü ortadan kaldırmak olan laik yasalar; ikincisi de cumhuriyet için kültürel bir batılılaşma programı.[1]


Mustafa Kemal’in, kişiyi topluluk normlarından kurtarma girişiminde karşımıza çıkan ilk görüntü, “tevhid-i tedrisat” kanunudur (3 Mart 1924). Bu kanun, eğitimi ilk ve son defa, ulemanın elinden almakla kalmadı, ayrıca ortak eğitimin ve böylece de okul yıllarından ileriye doğru cinsiyetler arasında tam anlamıyla yeni bir kaynaşmanın yolunu açmış oldu. Altusser’in yorumuyla devletin en önemli ideolojik aygıtı bu süreçte eğitim sistemi olmuştur. Mustafa Kemal istediği tip batılılaşmayı eğitim yoluyla gerçekleştirmiştir. Eğitimin toplumda nasıl bir değişim gerçekleştirdiğini anlayabilmek için Şerif Mardin’in tarif ettiği mahalle tanımına bakmak gerekir diye düşünüyorum. “Çoğu zaman, bir dereceye kadar keyfi olarak çizilen sınırlarıyla birlikte mahalle, idari birimden aha fazla bir şeydir… Osmanlı vatandaşının ömrünün çoğunu içinde biçimlendirdiği bir çevredir. İlk eğitimin verildiği, doğumların kutlandığı, evliliklerin düzenlendiği, ölüler için cenaze merasimlerinin yapıldığı yer burasıdır. Burası, camilerin istenilen şeyleri duymaları için mahallenin bütün sakinlerini harekete geçiren bir kurum gibi işlediği mekandır… Ahlaki denetimin İslamî kurumu, içki alemleri ve loş kumarhane odalarına sinsice ilerleyerek sokulurdu… daha yüksek mercilere gidecek dilekçe üzerine ilk mühür imamlar tarafından vurulurdu.”[2]


Mahallede ömrünü geçiren adam için bu kuralları aşmak zordu ama yıllarını yatılı olarak yurtta geçiren bir öğrenci için okul talimatları daha önemliydi. Okul pozitivist değerleri öğrencilere yükledikçe okullardan yetişen öğrenciler de mahalle kurallarına ters gelecek davranışlar sergiliyorlar ve zamanla yeni bir yaşam biçimi oluşuyordu. Artık mahallenin değerleri yeni pozitivist siteme angaje oluyordu. Osmanlı döneminin en önemli ideolojik aygıtı olan din yeni sistemde yerini okula bırakıyordu. Önceki sistemde taşrada ileri gelen kimse köyün imamı iken yeni sistemde öğretmen ve muhtar oluyordu. Böylece takip edilmesi gereken kimse olarak imam önder kabul edilmiyordu. Köy enstitüleri de bu anlamda dinin taşradaki gücünü kırmak için kullanılıyordu. Halk arasında bilge olarak bilinen din adamları artık yeni sistemde şarlatan olarak tanımlanıyordu.


Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in yaptığı bir dizi yenilikler batılılaşmayı beraberinde getiriyordu. Hilafetin kaldırılmasıyla gündelik hayatın en küçük noktasına kadar nüfuz etmekte olan dinin bu bölgelerle olan ilişkisi kesiliyordu. Ardından Şeyhülislamlığın ve Evkaf vekaletinin lağvı (3 mart 1924), dini mahkemelerin kaldırılması (18 nisan 1924), Şapka İnkilabı (25 kasım 1925), dini tarikatların dağıtılması (30 kasım 1925), miladi takvimin kabulü (1 ocak 1926), yeni ceza kanununun kabulü (1 temmuz 1926), İsviçre medeni kanununun kabulü (4 ekim 1926), İslamiyet’in devletin resmi dini olmaktan çıkarılması (10 nisan 1928), latin alfabesinin kabulü (1 kasım 1928), ezanın Türkçeleştirilmesi (3 şubat 1932) izledi.


3 Mart 1924 hilafetin kaldırılmasıyla birlikte dinin devlet kontrolüne alınabilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur. Osmanlı Devletinde din nasıl ideolojik bir aygıt olarak kullanılmışsa cumhuriyet devrinde de yeni oluşturulmaya çalışılan toplum için din aynı şekilde ideolojik bir aygıt olarak kullanılmıştır. Osmanlı ve Selçuklularda olduğu gibi Cumhuriyet Türkiye’sinde de devletin istediği din anlayışı baskındı. Sistemin istediği ve izin verdiği kadar bir din anlayışı topluma verildi. Tamamen devrimci kimliğinden uzak, yalnızca şekli ibadetlerden örülü ve pozitivizme uygun olarak bireyin içinde yaşayan bir vicdani kanaate dönüştürüldü. Sistem, İslami değerlerin canlanmasını istemiyordu çünkü gerilemenin sebebi İslam gibi görülüyordu. Batı, en iyi değer üreten sisteme sahip olarak kabul ediliyordu. Bundan ötürüdür ki bir süre için şark müziğinin icrası yasaklandı. Opera, bale ve Batı çok sesli müziğinin öğretildiği konservatuar Ankara’da açıldı. Batı tarzı resim, aynı zamanda, modern Türk ressamlık ürünlerinin sunulduğu birkaç süreli yayına hükümet tarafından destek verildi. 1926 yılında bir Mustafa Kemal heykeli, İstanbul’da törenle açıldı. Kaldı ki insan cisminin yapılmasının put olarak algılandığı bir toplumda heykelin yapılması toplumun inançlarıyla çatışmanın ve onları değişime zorlamanın sınırlarını göstermesi açısından manidardır.


Falih Rıfkı Atay; “Atatürk, ibadet devrimine ezan ve namazı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir ezan ve namazın Türkçeleşmesi idi. Muhafazakarlığın sözcülüğünü yapan İnönü, Atatürk’e yalvarmış, önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir demişti. Arkadan dil ve Kur’an metni meseleleri çıkıp namazın Türkçeleşmesi gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı ibadet reformu olacağında kuşku yoktu”[3] diyor. Adnan Adıvar Amerika’da yaptığı bir seminer konuşmasında ifade ettiği gibi cumhuriyet döneminde Türkiye pozitivist bir Anıtkabir’e dönüştürülüyordu[4]. Buna düşünce bile demek zordu ve en iyi ifadeyle “resmi dinsizlik doğması” diye tanımlanmalıydı.


Cumhuriyet döneminin batılılaşma sürecini anlamamız açısından inkılap diye topluma dayatılan ilkelere göz atmamız yeterlidir. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, halkçılık, devletçilik, inkılapçılık. İslami bir toplumda ümmetçi anlayış vardır ve milliyetçilik küfür olarak addedilir. Mustafa Kemal’in milliyetçilik hususunda şu sözleri önemlidir: “… din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini kabul etmekteyiz. Türkler, İslam dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli bağlarını gevşetti. Milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi milliyetlerin fevkinde, şamil bir ümmet siyaseti idi.”[5] Bu ifadeler bize Mustafa Kemal’in cumhuriyet toplumunu dinin üzerinde yeni bir kimlikle tanımlama yapma isteğini yansıtır ki bu da milliyetçilik algısıdır. Milliyetçilik algısı bile milli bir konum olmaktan ziyade batılı bir zihni işaret etmektedir. Çünkü Türk milleti olarak ortak bir geçmişi olan insanlar topluluğundan değil, batının medeni milletleriyle ortak bir geleceği paylaşacak insanlar topluluğundan oluştuğu istenci hâkimdir ki, bununla yapılmak istenen şey unutkan bir toplum meydana getirmektir.


Cumhuriyetçilik halkın kendi kendini idare etmesi esasına dayanır ki idarenin temelini seküler akıl alır. Vahiyden bağımsız seküler aklın idare ettiği bir rejim Kur’an açısından baktığımıza yine küfürdür. Laiklik, hayatı ikiye bölmekte ve insan kendisini tanrının yerine koymaktadır. Din yalnızca seküler alanı düzenleyen tertipleyen bir emir uşağıdır. Hayatın dışındadır ve hep vicdan içine hapsolunmuş olacaktır ki bu da yine vahiy açısından kabul edilemez bir durumdur ve küfürdür. Devletçilik ilkesi esas olarak devleti yaşatmayı merkeze alır ki İslam’ın görüşüne yine terstir. İslam için önemli olan vahyin doğru bir şekilde hayata geçirildiği bir yönetim inşa etmektir. Bunun için her yol meşru değildir ve Şeriatten saparak bunlar yapılmamalıdır. Oysa pozitivist aklın oluşturduğu devlette ayakta kalmak için Makyevelist düşünceyi kabul etmek gereklidir. İnkılapçılık ise toplumu ıslahtan öte toplumu ifsad edici bir özelliği taşımaktadır ki tamamen batıcı değerler üzerine kurulu bir toplumsal değişimi ifade eder. Halkçılık ilkesi en insancıl olarak görülmesine karşın ulusal egemenlik ve demokrasi temeline dayanması neticesinde yine İslam açısından problemli bir inkılaptır.


Nitekim cumhuriyet elitinin Batılılaşmış bir Türkiye oluşturma isteği geniş halk kitlelerinin değerler sistemi açısından çok fazla bir anlam ifade etmemiş olsa da; öyle bir Türkiye ki, kadınların sosyal ve siyasal haklarıyla erkeklere eşit olduğu, kadın ve erkeğin Batılı tarzda giyindiği, Batı’nın felsefesini ve sanatını taklit ettiği, Batılı gibi dans edip, Batılı gibi yemek yediği, Batı’nın müziğini, sahne gösterilerini izlediği ve hatta 1928’de Darül Fününa bağlı İlahiyat Fakültesi mensuplarınca kurulan bir komisyonun teklifleri kabul görseydi, neredeyse Batılı gibi dua ettiği bir Türkiye ve Türk toplumu meydana getirilmek istenmiştir.[6]


Yeni Türkiye’nin tanımı ve istikameti açısından Adliye Vekili Mahmut Esad Bozkurt’un “… Türk İhtilâli’nin kararı, Batı medeniyetini kayıtsız şartsız kendisine maletmek ve benimsemektir. Bu karar o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki, önüne çıkacaklar demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar. Bu prensip bakımından kanunlarımızı oldukları gibi Batı’dan almak zorundayız. Böylelikle Türk ulusunun iradesine uygun hareket etmiş olacağız…”[7] Bütün bu Batılılaşma çabalarına rağmen Batılılaşmanın çok gerisinde kalındığını iddia eden entelektüeller de vardır. Prof. Mümtaz Turhan, Niçin Batılılaşamadık? Sorusunu kendince cevaplamış; değişmeyi istemek ve eski hayatı terk etmek Batılılaşmak değildir demiştir. “Türkiye Batılılaşamamıştır. Bunun en büyük sebebi, insan unsuru dışında Batılılaşmak yolunun seçilmiş olmasıdır. Batı medeniyetini diğer medeniyetlerden ayıran, kendisini erişilmeyecek kadar üstün kılan kuvvet ilimdir. İlmî zihniyettir. Biz ferde bu zihniyeti vermiş değiliz. Ferdi bu şekilde yetiştirmiş değiliz. Zannedilmiştir ki, Batılılaşmak, Garplıya benzer şekilde yaşar görünmektedir. Medeniye prensiplerini benimsemek yerine onun teknik vasıtalarını satın almaktır. İlim zihniyetine sahip kılınmamış bir insan, güzel bir buzdolabına sahip olmakla, geniş caddelerden geçmekle Batılı sayılamaz. Çünkü kullandığı ve faydalandığı vasıtaları kendisi yapmamış, onları hazır almıştır. O yaratıcı değil taklitçidir. O ancak bir “hacıağadır”.[8]


NOT: Konuya bir sonraki yazıda "Cumhuriyet Döneminde Kadın" başlığıyla devam edilecektir. 










[1] Şerif Mardin, Türkiye’de Din ve Siyaset, iletişim yay. Sh. 73






[2] Şerif Mardin, a.g.e sh. 70






[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, ist. 1980, sh. 393, 394






[4] Mete Tunçay, Tek Parti Yönetiminin Kurulması, sh. 212






[5] Nazmi Avcı, Türkiye’de Modernleşme Açısından Din Kültür Siyaset, Pınar Yay. Sh.231






[6] Nazmi Avcı, age. Sh. 232






[7]Tarık Zafer Tunaya, age. Sh. 115






[8]Tarık Zafer Tunaya, age. Sh. 166





YORUMLAR
SN YAZAR,
Yukardaki analiz ile belliki bir çok kaynaktan araştırarak , yakın tarihimizi bizlerle buluşturacak önemli tesbitlerde bulunmuşsunuz. Hele hele Çanakkale’nin gündemi oluşturduğu ve binlerce insanımızın Allah uğruna canlarını verdiği ( 98 yıl önce ) bu günlerde.
Elinize emeğinize sağlık.
Elbette ki insanların içerisinde yaşadıkları çoğrafyayı ve dünyayı , gelinen şartları tesbit etmesi , tanım yapabilmesi ; yaşam çizgisini ve kararlarını belirleme adına çözümleme açısından çok önemli bir gereklilik. Siz bunu bizler adına ve üstelik , konuyla ilgili kaynak sayılan neredeyse tüm kitaplardan doğru ve sağlıklı bir araştırma yapmış ve sunmuşsunuz. Tüm okuyucular adına gönülden teşekkür ederim. Yazınızın belki en güzel yanı , neredeyse yorumsuz alıntılardan oluşması. Okuyucu kendi yorumu ile değerlendirmesini yapabilir. Bizlerde umarım gereken faydayı ediniriz.
anonim 19.03.2013 11:42:46

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003531313

iletişim : editor@kimokur.com