Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




PARTİLER NEDEN AYNIDIR/NEDEN AYRIŞIR?
Bünyamin ZERAN

 Türkiye Cumhuriyeti’nde öncelikle kabul etmemiz gereken bir şey var ki o da ülkeyi yönetmek adına kurulan ya da kurulacak tüm siyasi partilerin 1982 yılında hazırlanmış olan anayasa’ya uygun bir tüzük çıkarmak zorunda oldukları ve bu anayasa çerçevesi sınırlarında kalarak hareket etmek zorunda oluşlarıdır. Sistem tüm oluşumlara eşit mesafede ve hepsinin hudutlarını kalın çizgilerle belirlemiş durumdadır. Mesele bu çizgileri yani hududu aşmadan bu sınırlar içinde herkesin kendi dünya görüşüne göre istediği politikayı belirleyebilme serbestisidir. Bu durum anne ve babanın evden çok uzaklaşmaması kaydıyla çocuğunun dışarıda oynamasına müsaade etmesi gibi bir şeydir. Eğer çocuk nasihate kulak asmaz evden biraz uzaklaşacak olursa kulağı çekilir, olmadı dövülür, ya da daha farklı cezalar verilir. Ama sistemler anne ve babanın merhametinde olmadığı için onlar öldüredebilir, sürgüne de gönderebilir.





Mevcut sistemde herhangi bir parti ayrımına girmeden öncelikle bilmemiz gereken şey tüm partilerin aynı kaynaktan beslendikleri buna karşın farklı dünya görüşleri nedeniyle hukuku yorumlamada ki farklılıklarıdır. Biz meseleye yaklaşırken tarafsız değil taraflı bir şekilde yaklaşmak zorundayız. Çünkü hiçbir insan tarafsız değildir. Herkesin bir dünya görüşü vardır ve herkes sahip olduğu dünya görüşü ile olayları irdeler. Biz de müslüman olarak vahyin değerlerine göre meseleye yaklaşacağız. Ama şu bilinmelidir ki benim yorumlarım mutlak anlamda hakikati barındırıyor iddiasında değilim. Sonuçta bu benim görüşümdür ve hatalarım olabilir hatalar bana aittir. Benim burada yapmaya çalıştığım şey meseleyi esasından değerlendirme gayret ve çabasıdır.





Öncelikle 1982 anayasasını bir hatırlayalım Kanun No.: 2709 Kabul Tarihi: 7.11.1982 başlangıç (Değişik: 23/7/1995-4121/1 md.)



 “Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu anayasa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda...





 (Değişik: 3/10/2001-4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı...” ve bu anayasanın “FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere, TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.” diyerek sözü noktalayan ve devamında maddeleri sıralayan bir zihnin ürünü olan bu anayasayı iyi okumak lazımdır. Aksi takdirde mesele doğru anlaşılamayabilir diye düşünüyorum. Anayasada bulunan bir kaç maddeyi de örnek olması babında alıp konuyu değerlendirmeye geçebiliriz: “ Madde 1; Türkiye Devleti bir cumhuriyettir. Madde 2; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Madde 3; Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.Madde 4; Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”





 Böylesi bir anayasa ile yolunu çizen, hak ve batılı elindeki kutsal saydığı metinle tarif eden bir parti adı ne olursa olsun sistemin ürünüdür ve asla birinin diğerinden farkı yoktur. Çünkü hepsinin hayat nizamını 1982 anayasası belirlemektedir ve kutsalları da ellerindeki metinlerdir. Çünkü neyin yanlış neyin doğru olduğu ölçütü olarak yalnızca o kabul görmektedir. Ayrıca bazı partilerin islami görüş ve düşünceye yatkın olmaları yahut sosyalizm düşüncesine yatkın olmaları da bu durumu değiştirmez çünkü hiç bir ideoloji kendisine şirk koşulmasından hazetmez. Örneğin Allah, otoritesini herhangi bir dünyevi ideoloji veya iktidar ile paylaşmaz. Ancak kendi hükümlerine koşulsuz itaati emreder. Belirleyici Allah’tır tabi olan ise kullardır. En affedilmez suç ise şirktir. Bu yasa bütün sistemler için geçerli olan bir yasadır. Onun içindir ki Mısır’da %52 oyla iktidara getirilmiş bir cumhurbaşkanını darbeyle sistem alaşağı edebiliyor ve hatta idama mahkum edebiliyor. Çünkü Mısır sistemi Mursi’nin kendilerine şirk koştuğunu düşünüyordu. Üstelik Mursi, onların kabul ettiği bir retorik ve ritüel ile iş başına geçmişti. Sonucun ne olduğunu gayet rahat görebiliyoruz. Mısır’da gerçekleşen bu olay defalarca bizim ülkemizde de meydana gelmedi mi? Hala seçim sisteminden medet uman bir zihin ne zaman ferasetini takınabiliecek?





                 AKP kuruluşu ve iktidarı ile birlikte her seçim döneminde müslümanların birbirleri ile mücadelesi de anlaşılabilir bir şey olmaktan çıkmış durumdadır. Meseleyi maslahat olmaktan daha çok sistem temelli ele aldığımızda takınmamız gereken tavırda ortaya çıkacaktır. Müslümanların içine düştüğü bir handikapta şudur; müslümanlar tebliğlerini hakka zulmeden zalim, fasık, kafir ve mücrimlere karşı yapması gerekirken ve onların hidayete tabi olmalarına çaba sarfetmeleri gerekirken aksine müslümanları sistemin ürünü olan bir partiye sahip çıkmaya davet ederek ters bir mantık işletmektedirler. Hatta adı anılan o partiye oy vermemeyi zulüm, bazı yorumları naslaştırarak mağaraya çekilmek ve sahayı terketmek olarak tanımlamaktadırlar. Halbuki mümin kendi gündeminin peşinde olan zulüm nereden gelirse gelsin karşısında duran, biri daha az zulmediyor diyerek mantık hatasına düşüp onu desteklemeliyiz demeyen bir kişiliktir. Bazı kardeşlerimiz düşman/dost tanımlaması yaparken de aynı mantık hatasına düşmektedir. Muhalif miyiz yoksa düşman mı? Bu soru elbette çok yönlü cevap gerektiren bir sorudur. Gönülleri Hüseyin’den yana olan ama kılıçları Yezid’le birlikte olup Hüseyin’in katledilmesine sebep olanlar ne kadar dost ise o kadar dost! Ne kadar düşman ise o kadar düşmandırlar! Herhangi bir partinin söylevleri ne olursa olsun ortaya konulan eylemler kimin değerlerini yüceltiyorsa dost kim düşman kim cevabı orada aramak lazımdır. Parti tüzüklerinde çok açık şekilde kemalist ülküyü dillendirenler, ayetlerle dalga geçenler, açıkça İslamcı değiliz diyenler, hak yiyenler, hak yenilmesine göz yumanlar, yandaşçılıkla köşeyi dönenler ve buna çanak tutanlar bu hallerini terketmedikleri sürece bizim için muhalif oldukları kadar düşmandırlar aynı zamanda.





                 Bizim meselemiz sokaklarımızın ve caddelerimizin daha iyi kaldırım taşlarıyla döşenmesi mi, kazançlarımızın iki katına çıkması mı, serbest bir şekilde sempozyum ve panellerimizi yapabilmek mi, ya da kocaman kocaman binalar dikerek orada serbestçe derslerimizi yapabilmek mi? Yoksa tüm bu taleplerimizi İslam’ın otoritesi altında yalnızca bize değil fitne çıkarmamak kaydıyla diğer tüm inançlara da uygulanmasını arzu etmek mi? Taleplerimizi belirleyen hakikatler mi değişti yoksa bizim hakikat olarak gördüklerimiz mi? Bu soru üzerinde iyice tefekkür etmek gerek diye düşünüyorum. Nisa suresi 140. ayette “Allah size Kitab (Kur’an)da: "Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” buyuruyor. Bu uyarı müslümanların asimilasyonuna dönük bir uyarıdır. Sahip çıkılması yönünde çağrı yapılan kurumlar ya da partiler açıkça Allah ve resulu ile harbe sebep olan faiz sistemini dünya gerçeği olarak kabul etmiş ve kredi kullanmayı överek Allah bereketlendirsin, helali hoş olsun diyecek kadar zıvanadan çıkmış, devlet eliyle kumar oynatan ve zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan kapitalist sistemin devamcısı bir kuruluştur. Neyi desteklediğimizin ve neyi desteklemediğimizin farkında olmamız gerekmektedir. Aksi takdirde ayette belirtildiği gibi süreçle birlikte onlar gibi olma tehlikemiz yüksektir.





                 Toptan reddetmek mi yoksa adil bir tutum mu sorusunu da bu minvalde kendimize sorabiliriz. Bana göre bu sorunun da cevabı tek değildir. Bir kova içme suyu düşünelim suyun içine pislik karışmışsa, eğer ölümle de karşı karşıya değilsek içer miyiz yoksa suyun büyük kısmı aslında temiz ama içine bir bardak pislik karışmış ne olur sanki içelim mi deriz? Tevhid ve şirk açısından baktığımızda sistem şirk olarak değerlendiriliyorsa bazı iyi uygulamaların olması bizim sistemi kabul etmemizi gerektirmez. Çünkü “hacılara bedava su dağıtmanın iman etmek kadar kıymetli olmadığını” biliriz. Bizden suyun kirliliğini temizlememiz hususunda yardım isteyenlere deriz ki önce kovayı tamamen boşaltalım sonra kovayı temizleyelim ve içine saf katışıksız tertemiz su koyalım eğer bizim talebimiz olumlu karşılık görürse ne ala yoksa bizden yardım talep edenlerle işimiz olamaz. Zaten biz mümin olduğumuzun iddiasında isek temiz bir kova içine katışıksız temiz bir suyu doldurmanın mücadelesini veriyoruzdur. Bizim başkalarının mücadelesine katılmamızın bir espirisi yok bizim kadim bir gelenekten gelen mevcut mücadelemiz zaten var. Kimse mağaraya çekilmekten bahsetmiyor ama gerekirse Allah ashabı kehf’te olduğu gibi bizim de mağaraya çekileceğimiz günleri işaret edebilir. Mümin her daim şahitliği ile alandadır ve kendini belli eder.





                 Etrafımızda olan bir takım hadiseler kuşkusuz bizleri etkileyecektir. Ülkemizde yapılacak seçim, ya da ABD’de yapılacak seçim de küresel sistemin varlığından dolayı bizi etkileyecektir. Bu etkiye karşı ne yapmalıyız? Ne olduğunu tarif edememiş kimselerin ne yapmalıyız sorusunu sormaya hakları var mı? Ya da ne yapmalıyız sorusunu çok mu erken soruyorlar? Her soruda olduğu gibi bu soruda da cevaplar yine çok yönlüdür. Fert olarak ne yapabiliriz? Cemaat olarak ne yapabiliriz? Benim kanaatim odur ki müslümanlar öncelikle kendilerini tarif dilini geliştirmeliler. Bu tarif dilinden hareketle muhalafet geleneğini inşa etmeliler. Kendilerine özgün bir yapı arzetmeliler. Eklemlenen bir yapı olmamalılar. Dışardan bakıldığında Muhammed ve ashabının görüntüsünü vermeliler. Hiçbir cahili sistemle uzlaşmayan ve kendi dilini yücelten bir konum arzetmeliler. Maslahat olarak tanımladığımız şeyler sistemi yücelten ve onu meşrulaştıran şeyler olmamalıdır. Sistem insanlara şu çağrıyı yapıyor gelin oy verin ama kime isterseniz ona verin çünkü oy verdiğiniz zaman her halükarda sizler sizstemin ürünü olan sistemin çocuklarına oy veriyorsunuz dolayısıyla sisteme bağlılığınızı ilan ediyorsunuz. Benim bazı çocuklarım dinsiz, bazı çocuklarım inançlıdır, bazıları suya sabuna dokunmaz, bazıları hırçındır ama nihayetinde benim çocuklarımdır diyor. Allah ise “sizin dininiz size benim dinim banadır” çağrısıyla iman edenleri ayrı bir grupta kendi muhalefet dilleriyle tarif etmektedir. Biz etrafımızdaki hadiselere etki etmeyi dilerken yalnızca oy vererek etki edeceğimizi düşünüyorsak ve oy vermekle birlikte yapılacak onca zulme de ortak olacaksak, davul bizim boynumuzda ama tokmak zalimlerin ve küfredenlerin elinde olacaksa sormak lazım “sizin kafirleriniz onlardan daha mı hayırlı” (54/43) diye. Bizim etkimiz öyle bir şey olmalı ki küfür bizim vahiyden aldığımız yaşam biçimine kendini teslim etmek zorunda olduğu gerçeğini kabullenebilmeli. Bu ısrarda olmak için bizim kendimize/inandığımız değerlere gönülden şeksiz şüphesiz inanmamız gerekiyor. Hadi itiraf edelim esas sorunumuz bu değil mi? Biz kendi inancımızdan/kendi kapasitemizden emin değiliz onun için bir şey yapmak adına ya da yapıyor görünmek adına birazda popülerlik kaygısı adına olmaz mecralara at sürüyoruz, olmaz mecralarda kılıç kuşanarak kendimize rol biçiyoruz. Biraz gerçekçi olalım derim.





                 Bir binanın temeli bozuksa üstüne yapacağınız restarasyonlar yalnızca şekilsel bir güzellik arzederler. Bunlar “üflemeyle dağılacak örümceğin evlerine” benzer. Allah kalıcı olana davet etmektedir. “Selin üstündeki köpük nasılsa atılır” asıl olan su olmaktır. Hugo Chavez’ler, Jose Mujica’lar, Nelson Mandela’lar ve daha bir çok devlet adamları elbette ki ülkelerinde bir takım olumlu değişimlere imza atmışlardır. Sorun insanların kişisel olarak iyi oluşları ya da kötü oluşlarından ziyade hayatlarını ne için harcadıkları, onlara şahsiyetlerini kazandıran fikrin ne olduğu ve neye hizmet ettikleridir. İşte bu fikrin temsilciliği kendisiyle birlikte temsil ettiklerini de Allah’a karşı sorumlu kılmaktadır. Firavun ve Musa kıssasında Firavun’un büyücüleri o dönemin sistemini ayakta tutan ideologlardı. Onlar Musa’ya gelen vahye Firavun’un ellerinin ve ayaklarının çapraz kesilmesi tehdidine rağmen nasılsa rabbimize döneceğiz diyerek teslim olmuşlardır. Şimdi biz müminler Musa’ya gelen vahye teslim olan büyücüler gibi bir tavır mı takınacağız yoksa Firavuni sistemi temsil eden bir parti ya da kuruma müslümanların sahip çıkmasını rica eden gaflet halinde bir kimse mi olacağız! Sözümüzü yine Kur’an’dan ayetlerle bitirelim çünkü bizim için esas uyarı ancak ondadır. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun müminlerin seçimi Allah’a ve resulüne ve  kitaplarına imandan yana olsun.





 “Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a gönderdik. Onlar ise; "Bu çok yalancı bir sihirbazdır" dediler. 23-24﴿Mûsâ onlara tarafımızdan gerçeği getirince, "Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın" dediler. Fakat kâfirlerin tuzağı hep boşa çıkmıştır. 25﴿Firavun dedi ki: "Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim. (Faydası olacaksa) Rabbini yardıma çağırsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum." 26﴿ Mûsâ da, "Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım" dedi. 27﴿Firavun ailesinden, imanını gizlemekte olan mü’min bir adam şöyle dedi: "Rabbim Allah’tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez." 28﴿ "Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hâkim kimseler olarak iktidar ve saltanat sizindir. Ama başımıza geldiğinde bizi, Allah’ın azabından kim kurtarır?" Firavun, "Ben size ancak kendi görüşümü bildiriyorum ve sizi ancak doğru yola götürüyorum" dedi. 29﴿ İman etmiş olan adam dedi ki: "Ey kavmim! Şüphesiz ben, Nûh kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi ve onlardan sonra gelen toplulukların başına gelen olayların sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah kullarına asla zulmetmek istemez." 30-31﴿ «Ey kavmim! Gerçekten sizin için, o bagrisip çagrisma gününden, arkaniza dönüp kaçacaginiz günden korkuyorum. (O gün) sizi, Allah’(in azabin)dan kurtaracak kimse yoktur. Allah, kimi saptirirsa, artik onu dogru yola iletecek de yoktur.» 32-33﴿ Andolsun, daha önce Yûsuf da size apaçık deliller getirmişti de, onun size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz. Daha sonra o ölünce de, "Allah ondan sonra aslâ peygamber göndermez" demiştiniz. İşte Allah aşırı giden şüpheci kimseleri böyle saptırır. 34﴿ Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan kimselerdir. Bu ise Allah katında ve iman edenler katında büyük öfke ve gazap gerektiren bir iştir. Allah, her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler. 35﴿ Firavun dedi ki: "Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ’nın ilâhını görürüm(!) Çünkü ben, onun yalancı olduğuna inanıyorum." Böylece Firavun’a yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı. Firavun’un tuzağı, tamamen sonuçsuz kaldı. 36-37﴿O inanan kimse dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun ki, sizi doğru yola ileteyim." 38﴿ "Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Ahiret ise ebedi olarak kalınacak yerdir." 39﴿ "Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, mü’min olarak salih bir amel işlerse işte onlar cennete girecek ve orada hesapsız olarak rızıklandırılacaklardır." 40﴿"Ey kavmim! Bu ne hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz." 41﴿ "Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi mutlak güç sahibine, çok bağışlayana (Allah’a) çağırıyorum." 42﴿ "Şüphe yok ki sizin beni tapmaya çağırdığınız şeyin ne dünya ne de ahiret konusunda hiçbir çağrısı yoktur. Kuşkusuz dönüşümüz Allah’adır. Şüphesiz, aşırı gidenler cehennemliklerin ta kendileridir." 43﴿ "Size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını hakkıyla görendir." 44﴿(Mümin suresi)



 


YORUMLAR
bünyamin kardeş Allah senden razı olsun, günlerdir düşüncelerimi meşgul eden sorularımın cevabını verdiğin için...
evet bende senin gibi bu yozlaşmış, çürümüş, hakkaniyetini ve adaletini yitirmiş bu dünyada yaşamın bir amacı olması gerektiğini düşünüyorum. insanların neden var olduklarının bilincinde ve şuurunda olması gerektiğini, kendilerini yaratan rabblerine karşı sorumluluk bilincinde olması gerektiğini ve kitabı hayatın merkezine yerleştirmeleri gerektiğini... Kuranın takipçilerinin kafasındaki düşünceleri kitaba doğrulatma ve söyletme gayesi gütmeden asıl amacın ve gayenin ne olduğunu anlayarak, anlamaya çalışarak ilkeli bir yaşam sürmeleri gerektiğine inanıyorum.
anonim 07.06.2015 17:20:00
Neyse uzatmadan gelelim kafamı meşgul eden sorulara;
geçenlerde bazı sağlık sıkıntılarım yüzünden hastaneye gittim. sıranın bana gelmesini beklerken duvarda asılı olan bir yazı dikkatimi çekti. yazıda kısaca hasta haklarından bahsediyordu. gayet güzel mesajlar vardı hoşuma gitti. ama bir ifade beni rahatsız etti. bu ifadede 1982 anayasasının 56. mad. atıf yapılmıştı. içimden dedim ki ben kurtulmaya çalıştıkça yine karşıma çıktı bu anayasa... okuduğumda hoşuma giden maddelerin asıl kaynağı yine 1982 anayasası olduğunu öğrendim.
Neyse, sonra bu moral bozukluğuyla eve geldim. uzun zamandır bakmadığım anayasanın maddelerine teker teker bakmaya başladım. inanın keşke bakmasaydım diyecek bir duruma geldim, yarım saat sonra.
anonim 07.06.2015 17:20:22
neden mi?
MADDE 25: Düşünce ve Kanaat Hürriyeti
MADDE 26: Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti
MADDE 27: Bilim ve Sanat Hürriyeti Basın ve Yayımla İlgili Hükümler
MADDE 28: Basın Hürriyeti
MADDE 29: Süreli ve Süresiz Yayın Hakk
MADDE 33: Dernek Kurma Hürriyeti
MADDE 34: Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı
MADDE 35: Mülkiyet Hakk
MADDE 41: Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları
MADDE 42: Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödevi
MADDE 43: Kıyılardan Yararlanma
MADDE 44: Toprak Mülkiyeti
MADDE 45: Tarım, Hayvancılık ve Bu Üretim Dallarında Çalışanların Korunması
MADDE 48: Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti Çalışma İle İlgili Hükümler
anonim 07.06.2015 17:20:45
MADDE 49: Çalışma Hakkı ve Ödevi
MADDE 50: Çalışma Şartları ve Dinlenme Hakkı
MADDE 51: Sendika Kurma Hakkı
MADDE 52: (Mülga)
MADDE 53: Toplu İş Sözleşmesi ve Toplu Sözleşme Hakkı
MADDE 54: Grev Hakkı ve Lokavt
MADDE 55: Ücrette Adalet Sağlanması
MADDE 57: Konut Hakkı
MADDE 60: Sosyal Güvenlik Hakkı
MADDE 61: Sosyal Güvenlik Bakımından Özel Olarak Korunması Gerekenler
anonim 07.06.2015 17:21:07
işte nedeni olan maddeler... hayatımı kuşatan ben kaçtıkça beni kovalayan maddeler…
apartman dairemdeki yöneticisinden tutunda , yönetimine varana kadar bütün bu kuralların hazırlanmasına ilham kaynağı olan bu anayasa...
çoçuğumun okula gitmesinden, aldığı eğitim ve öğretim faaliyetlerini düzenleyen bu anayasa...
hepimizin hayatında önemli bir husus alan sosyal güvenlik hakkını sağlayan bu anayasa...
şu anda burada yazı yazmamı sağlayan ve bu siteyi açmayı sağlayan yine bu anayasa...
kurduğumuz dernekler ve kurumların tüzüklerinin ilham aldığı yine bu anayasa...
yaptığımız ticari faaliyet ve bu ticareti yaparken aldığımız kredileri düzenleyen yine bu anayasa....
iş hayatını ve iş hukukunu düzenleyen bu anayasa… (iş yaptığımız insanın yanlış bir şey yapmasında yani paramızı veya malımızı haksız bir şekilde ele geçirmesinde yine bu anayasanın sunduğu imkanlar çevresinde, bu anayasadan ve sistemden medet umuyoruz.(kolluk kuvvetlerine başvurmak gibi).
anonim 07.06.2015 17:21:27
Biri bize hakaret, darp ve gasp etse bu sistemin ve bu anayasanın normlarından faydalanıyoruz. Ve bu anayasadan medet umuyoruz. Aman canım boşver bundan bir hayr çıkmaz demiyoruz.
şeçme ve seçilme hakkını düzenleyen yine bu anayasa (bu maddeye uymamanın yolu aday olmamak veya seçmemek )
vb... vb... işte kafamı meşgul eden sorular…
anonim 07.06.2015 17:21:48
ben bu sorularla uğraşıp dururken bu firavuni düzenin kuşatılmışlığından nasıl kurtulacağımı düşünürken, bünyamin kardeş hızır gibi yetişti senin yazın ve bu yazıyı okuyunca meselenin sadece devlet yönetimiyle alakalı olduğunu oy vermemeyle bu işin çözüleceğini anladım. Anayasanın sunduğu bütün kişisel, sosyal ve toplumsal hakları kullanmakta bir beis olmadığını fark ettim. Hayatımı etkileyen bu anayasadan kurtulmanın aslında gerçekci olmadığını anladım. Zaten istediğim halde başaramıyordum.( bu arada bunu başaran varsa yazsın gittiği yoldan gitmeye hazırım) neyse uzatmayayım. Umarım derdimi anlatabilmişimdir. Bu arada bu yazıyı kaleme alan bünyamin beye de çok teşekkür ederim. Yıllardır çözemediğim anayasa sorununu çözdüğü için…
allah senden razı olsun...
bir dost...
anonim 07.06.2015 17:22:06
Sistem nedir ? Kimlerden oluşur ? Yerel gizli güçler mi var yoksa küresel güçler mi..bence öncelikle sistemin adam akıllı tanımını yapmamız gerekiyor..sistem diyoruz ama.bu sadece anayasa ise bu gerçekçi değil maalesef..
Ayrıca gelin oy verin ama kime verirseniz verin demiyor hic kimse..bu kadar soyutlamak doğru değil..iç ve dış basını takip edelim gelin oy verin sisteme girin mi diyorlar yoksa sadece suna oy verin mi diyorlar..ne için calisiyor ? İnsanları sisteme dahil etmek oy vermekle oluyorsa bu çok kolay bisey..oysaki zaten hepimiz modern devlette sisteme dahil olmuş durumdayız..bence daha kkapsamlı düşünmek lazım...
anonim 10.06.2015 19:16:00
yorum yazan "bir dost"
yani ????

Yazar kendince meseleyi çözmüş ama siz iki arada bir derede kalmışsınız gibi....
anonim 10.06.2015 20:42:57
iyide az namusuzu desteklemezsek daha namussuzu geliyor o zaman ne yapalım
anonim 21.07.2015 23:08:10

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003532828

iletişim : editor@kimokur.com