Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




KARANLIK GECE (ÖYKÜ)
Necati Ün

Yavaşça araladım gözlerimi, her yer karanlıktı, vücudumda bir soğukluk hissediyordum. Evet üşüyordum. Önce sağıma, sonra soluma bakındım. Hiç ses yok, insan yok, yalnız bendim, karanlık sokağın ortasında. Ne arıyordum? Nasıl geldim buraya?

  Yavaşça ellerimle destek alarak uzandığım kaldırımın üzerinden ayağa kalktım. Hemen karşımda bir ev vardı. Bir sarı ışık geliyordu penceresinden. Diğer evler karanlıktı; bu nedenle buraya gitmeliyim dedim. Geniş bahçesini ahşaptan yapılmış çitlerle çevirmişlerdi. Kirli beyazdı çitlerin rengi, sanki uzun zamandır boyanmamıştı. Siyaha boyanmış kapısını araladım ve bahçeye adımımı attım. Hemen yerde taştan yapılmış bir patika yol, sağlı sollu döşenmiş pür ağaçları, tertibi ve düzeni anımsatıyordu. Ne kadar hoş dedim kendi kendime ve sağ tarafta duran kiler evine baktım. Evin yarısı kadar büyüklüğünde, sarıya boyalı duvarları ve kahverengi ahşaptan kapısı ve penceresi vardı. Küçük adımlarla yürümeye başladım. Korku ve heyecan her yerimi kaplamış, hatta bütün vücudum titriyordu. Gecenin bir vakti hiç tanımadığın bir ev ve onları rahatsız etmek diye düşündüm. Evdeki ben olsam ne yapardım acaba? Açar mıydım kapıyı hiç tanımadığım bir surata? Karanlık yabancı surata.

   Adımlarım kilerin kapısına götürüyordu beni, çünkü ışık yanan yer orası idi. Kapının önüne geldim. Titreyen sağ elimi kapıda asılı duran tokmağa doğru uzattım. Başparmağım ve işaret parmağım ile sıkıca kavradıktan sonra usulca havaya kaldırdım. Tam tokmağı indirecektim ki içeriden gelen ses beni bundan alıkoydu. Sanki elime inme inmişti. Ne aşağı indiriyordum tokmağı, nede yukarı. Öylece asılı kalmıştı, sesin etkisiyle.

     Aklımı kaybediyorum ya da rüya görüyorum galiba dedim. Önce bir sokak ortasın da uyanıyorum, daha sonrada bir evin kilerinde acı acı feryat edip yardım dileyen bir kadın sesi kulağımda.’’Nedir bu sesler böyle? Neler oluyor burada? Kimden ne için geliyor bu ses?’’

  Dona kaldım öylece. İçeride ne olduğunu bilmediğim ve kimseyi tanımadığım bir evin kilerinin önünde duruyorum. Bir an tokmağı elimden yavaşça bıraktım, bir adım geri çekilip dinlemeye başladım. Sesler olanca şiddetiyle semaya yükseliyor ve oradan da her yere dağılıyordu. Aklıma pencere geldi. Hemen birkaç adım atıp pencerenin önüne eğildim. Sağı solu kontrol ettikten sonra yavaşça camdan içeri baktım. Bir adam gözüküyordu içeride. Üzerinde kahverengi bir pantolon, beyaz gömlek vardı. Yaşı kırklarda gibi hafiften kır saçlı idi. Elinde siyah renkli bir iple yavaşça yere eğildi. Pencerenin açısına giren noktada sadece adamı görebiliyordum. İçeride birde masa vardı. Masanın üzerinde tamir işlerinde kullanılan; Çekiç, pense, testere, çiviler, matkap ve uçları vardı. Masanın yanında da bir adet sandalye vardı. Adam arkası dönük halde ip ile bir şeyler yapıyordu. Çığlık sesleri durmuş ürkütücü bir sessizlik hâkimdi. İyice cama yaklaştığımda yerde yatan bir çift ayak olduğunu ve bileklerinin bir iple sıkıca bağlanmış olduğunu gördüm. Bu çığlık atan kadının ayakları olmalıydı.

 Artık heyecanım zirveye ulaşmıştı, öyle ki yüreğim hop oturup hop kalkıyordu. O kadar komik bir halim vardı ki bir başka eve gidip ne durumu anlatabilirdim, nede yardım isteye bilirdim. Çünkü kaldırımda gözlerimi açtığım anda, üzerimde pijamalarım vardı ve yatarken ayağımdan çıkarmadığım panduflarım… Zaten gördüklerimi anlatmaya kalksam bu kıyafetle hiçte inandırıcı olamazdım galiba.

    Durup önce kendimi süzdüm yataktan yeni kalkmış gibiydim. Bir an olsun kendimi rüyada gibi hissettim ama hiçte öyle görünmüyordu. Hala burada pencerenin önündeydim ve başka bir rüyaya ya da olaya geçmiyordum. İyiden iyiye kendimi, uyanık olduğuma  inandırmıştım. Karanlık gece, ışığı yanan ev, kırk yaşlarında bir adam ve çığlık sesleri. Evet, çığlık sesleri, derinden ve boğuk şekilde geliyordu. Sanki kadının ağzına yastık dayamışlarda ondan az geliyormuş gibiydi. Pencereden yine baktım kadının ayakları bir ileri bir geri hareket halindeydi. Ve boğuk ses bir başlıyor, bir susuyordu. İşte şimdi anlamıştım. Kadının ağzını bir bantla bağlamıştı; sesi dışarı çıkmasın diye. Adam sandalyeye oturmuş eline almış olduğu matkaba uç takıyordu. Kalbim hızla atmaya başladı matkapla ne yapabilirdi dedim kendi kendime. Ucu takınca ayağa kalktı ve masanın yanındaki prize matkabın fişini taktı ve matkabı alıp kadına doğru yürüdü ve diz çöktü. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Görmemek için gözlerimi kapattım. Bir çığlık yükseldi bir anda derinden. Gözlerimi açtığımda kadının ayakları acıdan titriyor ve çırpınıyordu. Acımasız adam matkabı kadına saplayıp işkence ediyordu. Tek görebildiğim ayaklarının çırpınması idi. Ayağa kalktı adam. Elindeki matkap kırmızıya boyanmıştı ve damla damla kan akıyordu. Matkabı masanın üzerine bıraktı ve keyifle sırıtmaya başladı. Adamın ön dişlerinden ikisi eksikti ve iştahlı gülmesi ile dışarıya tükürükler saçılıyordu. 

 Olduğum yere yığıldım ve ruhumun acısını gözyaşları ile dindirmeye başladım. Bir süre oturduktan sonra ürkek hareketlerle ayağa kalktım ve cama uzandım. İlk önce kadını aradı gözlerim. Acaba yaşıyor muydu? Hiç sesi de gelmiyordu? Ayaklarını ağır ağır hareket ettiriyordu. Belli ki çok acı çekiyordu. Azda olsa sevinmiştim yaşadığına. Adam yeniden masanın önünde ayağa kalkmış bir elinde çekiç, diğerinde çivi kadına doğru ilerledi. Küt, küt, ııııhh… Artık dayanamadım seslere, yüreğim buruşuk bir gazete kâğıdı gibi idi. Yüzümden akan gözyaşları pijamalarımı adeta ıslatmıştı. Ve tekrar masaya gelen adamın eli ayağı yine kana bulanmıştı. Masanın üzerinde bulunan bıçağı eline aldı ve kadına doğru döndü. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Ben mi izliyorum bunları? Bu zulmü, bu vahşeti diye sordum kendi kendime. Heyecandan titreyen ayaklarımla koştum kapıya. Koştum ama sanki aylar olmuştu, sanki bir ömür geçmiş ruhum ihtiyar olmuştu. Ve kapıyı açtım her yer kan olmuştu. Ve ışıklar söndü yine karanlık oldu…

 Işığın sönmesi ile bir anda her şey koptu. Ne ses var kulağımda ne bir hareket ve nede tıkırtı. Elimi kolumu atmaya çalışıyorum sağa sola ama nafile olmuyor. Bir anda bütün uzuvlarım susmuş bir birine küs olmuştu. Hafızamda parça parça görüntüler vardı. Anda değildi. Bir deniz kenarı, hafifçe esen meltem rüzgârı, martıların balıklarla dansı ve ormanın içinde arkadaşlarla yaktığımız kamp ateşi, hepsi bir birini kovalıyordu…

   

Neler oluyor Allah’ım çıldırıyorum galiba.

Nedir bu anlamsız karmaşa?

Bir girdabın içinde dönüp duruyorum, yok bir tenha.

Hep kargaşa, hep bir kaos?

Bilinmezler diyarında kaybolmuş, bir ama olmuş ruhum, göremiyorum…

-  Dit.

-  Dit.

    Ritmik bir ses duyuyorum.

-          Serumu gidiyor mu?

-          Bugün kaç şişe gitti hemşire hanım?

-          Dört hocam.

-          Sıra dışı bir durum oldu mu?

-          Hayır, olağan seyretti.

-          Tamam, uyanırsa beni haberdar edin.

   Bu seslerde ne? Galiba hastanedeyim. Hala hiçbir yerimi oynatamıyorum. Yoksa şimdide başka bir rüyamı görüyorum? Allah’ım uyandır beni. Artık uyumak istemiyorum. Yatağıma girdiğim gibi pijamalarımla yatağımda uyanmak ve kâbus diyerek kalkmak istiyorum…

    Işık, evet bir ışık yükseliyor, artık hissediyorum. Göz kapaklarım bendeler artık, benimler, oynatabiliyorum. Görüyorum ışık, yeniden ışık. İşte bak! Bir adet yatak karşımda, beyaz bir çarşaf örtülü, düz, kırışıksız. Yanında bir adet altından çektiğinde yatağa dönüşebilen bir koltuk var. Mavi renkli bir dolap ve dolaba monte edilmiş üzerine serum asılan bir adet askı. Evet hastanedeyim. Sadece bir hastane ve ben yatağa bağlı bir halde yatan felç hastası. Ne kadar zaman oldu nasıl oldu bilmiyorum ama ben yatıyorum. Aklımda cevabını almak istediğim birçok soru beklemekte. Gördüklerim ne idi acaba? Bir koma halisünasyonları mı? Yoksa gerçek mi?

-          Hey kimse yok mu?

-         

-          Beni duyan yok mu?

-          Hemşire!

  Birkaç dakika sonra hemşire ve doktorlar koşarak etrafıma toplandılar. Birisi nabzıma bakıyor, diğeri tansiyonumu ölçüyordu. Koşturup duruyorlar başımda ama hiç ses veren yok. Artık dayanamayıp başladım bağırmaya:

     -          Ya bir dursanıza, Allah aşkına nedir bu telaş?

-          Sonunda uyandınız Onur Bey.

-          Sonunda derken?

-          Tam iki yıldır yatıyorsunuz. Hem de hiç tepki vermeden.

-          İki yıl mı?

-          Evet, Onur Bey iki yıl.

-          Hemen bana bir ayna getirin lütfen…

 

  Elimdeydi ayna her zaman karşısına geçip saatlerimi ayırdığım, vaktin değerini bilmeden harcadığım canım aynam. Korkuyorum şimdi sana bakmaya. Çünkü neden bu yatakta yattığımı bile bilmeden hemen sana sarıldım. Kim çıkacak acaba karşıma? İki yıl önceki Onur mu? Yoksa başka birisimi?

          Bir saatlik çabanın ardından o kenarları saç örgüsü işlemeli gümüş aynayı elime aldım. Gözlerimi kapadım ve önünü kendime çevirdim, yavaşça gözlerimi araladım. Önce yorgun bir çift mavi göz karşıladı. Beyaza yakın sarılıkta kaşlarım ve saçlarım oluğu gibi duruyordu. Sadece biraz kısa. Cildimde hafif solgunluk vardı ama ne yara vardı nede bir başka iz. Neler oldu acaba? Kaza yapmış bir insana benzemiyorum. Ayağa kalkmak istedim fakat izin vermediler. Ani baş dönmeleri olabileceği için bir süre oturur vaziyette kalmamı istediler. Artık tüm vücuduma hâkimdim. Ayak parmaklarıma varana kadar her yerimi oynatıyordum. Doktor yanıma geldi. Önce reflekslerimi denedi. Daha sonra ışık ile göz bebeklerime baktı ve parmağını bir sağa, bir sola götürerek takip etmemi istedi. Tüm bu sıkıcı izlek bitince hemşireye serumumu çıkarmasını,öğleden sonra da yavaş yavaş yemek yiyebileceğimi söyledi. Buna sevinmiştim bir anda iki yıl yatakta yatan adamın öğleden sonra yemek yemesi bana çok rahatlatıcı gelmişti. Hatta öğleden sonra artık yürüye bileceğimi duymak beni arşa kadar yükseltmişti.

    Hala ne olup bittiğini kavramış değildim. Sormakta istemiyordum. Onlarda söylemiyordu. Sabırla bekleyip önce yataktan kalkmalı daha sonra bilmeliydim. Öğleye kadar gözlerimi kapattım ve uyudum. Uykumu bölen tek şey yemeğimin görevliler tarafından gelmesi oldu. Yavaşça doğruldum ve gelen yemeklerden yavaş yavaş yedim. Yemekte tarhana çorbası, bir dilim peynir, üç tanede zeytin vardı. Doktor hafif öğünle başlayıp midemi alıştırmamın gerekli olduğunu söylemişti. Onun için az gelmişti galiba yemekler.

     Yemekten sonra bir hemşire geldi ve beni yavaş hareketlerle yere indirdi. Biraz yürüme egzersizi yapınca tekrar yatağıma döndüm. Artık kendimi daha rahat hissediyordum. Akşam olduğunda, akşam olup doktor geldiğinde, hemen doktorun eline sarılıp neler olduğunu sordum. Neden bu halde olduğumu, iki sene boyunca neden uyuduğumu çok merak ediyordum. Doktor duraksadı ve şöyle dedi:

-          Bugün olmaz onur bey.

-          Peki, neden?

-          Henüz buna hazır olmayabilirsiniz.

-          Neye?

-          Dedim ya daha sonra onur bey. Size yarın her şeyi anlatacağım. Sabırlı olalım ve yeniden bir şok olmaması için bekleyelim belki anlatacaklarım yüzünden üzülüp yeniden şoka girebilirsiniz…

      O geceyi nasıl geçireceğimi bir türlü bilemedim. Bir sağa döndüm, bir sola. Bir kaç sayfa kitap ve gazete denedim olmadı. Sonunda teslim olmuştum. Yatağa uzandım, gözlerimi kapattım ve nasılsa sabah olacak ya dedim ve uyudum.

 Sabahın ilk ışıkları ile gözlerimi açtım. Vücudumun yatağa değen yerlerinde hafif yaralarım vardı. Onların kaşıntıları ve hafif acıları olmasa idi, kendimi yeni doğmuş zannedecektim. Neşe ve sevinç bir birine karışık haldeydim. Rüyalar yok, kâbuslar görmemiştim bu gece.         

 Sabah kahvaltısı geldi. Sanki ömrümde ilk defa yapıyormuşum gibi geldi. Kahvaltımı yedikten sonra televizyonu açıp doktorumun gelmesini dört gözle bekledim. Yaklaşık iki saat sonra doktorum geldi. Yanımda duran sandalyeye oturdu ve elindeki tahlil sonuçlarına bakarak şöyle dedi:

-          Günaydın Onur Bey, bugün daha iyi gördüm sizi. Tahlil sonuçlarınızda bunu ispat ediyor zaten.

-          Günaydın Doktor Bey.

-          Nasıl hissediyorsunuz?

-          İyiyim. Bir şey dışında.

-          Evet, sizi anlıyorum.

-          Ben burada yatarken hiç gelen gidenim olmadı mı?

-          İlk aylar birkaç arkadaşınız burada idi. Neredeyse bütün günlerini burada geçiriyorlar, bazen de nöbetleşe kalıyorlardı.

-          Peki, sonra neden gelmediler?

-          Tedavinin uzun sürmesi sanırım onları usandırdı. Hastaneye haftada bir gelmeye başladılar. Bir sene dolduğunda artık hiç birisi gelmedi.

-          Peki, bana ne oldu?

-          Aslında bizde sana neler olduğunu çözememiştik ilk zamanlar. Hiç tepki vermiyordun, derin bir şok hali gibiydi. Uyguladığımız hiçbir tedaviye yanıt vermiyor, öylece beyin ölümü gerçekleşmiş insan gibi yatıyordun.

-          Peki, siz neler olduğunu nasıl anladınız?

-          Arkadaşlarından anladık. İlk zamanlar sürekli üzgün ve birbirlerini suçlar vaziyette davranışlarına şahit olunca, onları sorgulamak için onlarla yakınlık kurmaya başladım. Gel zaman git zaman derken yaklaşık beş ay sonunda onları konuşturmak için bir gece düzenledim ve onları da davet ettim.

-          Gece tüm hızıyla geçiyordu ve Hakanın duygusal yapıda olduğunu fark etmiştim. Ona usulca sokulup hadi artık neden saklıyorsunuz bu meseleyi açığa çıkarıp ta doğruları anlatma zamanı gelmedi mi dedim. İçi öyle dolmuştu ki anlatacağım dedi ama buradan uzaklaştıktan sonra konuşalım dedi.

-          İki saat sonra herkes dağılırken biz de beraber bizim eve gittik. Evde bir kahve yaptık. Bir taraftan yudumladık, bir taraftan da konuşmaya başladık.

-          Tedirgindi ama bildiklerini anlatmaya karar vermişti. Ve söze şöyle başladı.

-          Biz böyle olsun istemedik. Her şey Onur’un iş yerinde terfi olması için yapılan kutlamada gelişti. Ben, Murat, Aziz ve Yakup dört kişi Onurun samimi arkadaşları idik. Onunla yetiştirme yurdunda tanışmıştık ve bizim birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Bu özel günde Onura şaka yapmak istedik.

-          Nasıl bir şaka?

-          Önce bir kurgu yaptık. Daha sonra bu kurgu üzerine bir oyun sergilemek için iki adet tiyatro sanatçısı kiraladık ve de bir ev ayarladık. Ve bir eczaneden de uyku ilacı aldık ve planı uygulamaya başladık. Önce parti sonu onura ilacı içirdik. Yavaş yavaş uykusu gelen Onur pijamalarını giyindi ve uyumaya karar verdi. İşte bu aşamadan sonra biz devreye girdik. Önce Onuru hazırladığımız evin önüne koyduk. Daha sonra evin bahçesine yerleştirdiğimiz kameralarla onu izlemeye başladık. Onurun bahçeye girişi ile bizde bir cümbüştür koptu. Olayın bu boyuta geleceğini bilemeden, Onur korkup, heyecanlandıkça biz kahkahalara boğuluyor ve iştahımız daha da artıyordu. Gecenin bitmesini hiç istemiyorduk.

-          Ve sonra?

-          Sonra bardağı taşıran son damlayı bıraktı aktör. Elindeki bıçakla kadını kesme sahnesi başlayınca odanın her yerini daha önce hazırladığımız kırmızı boya ile boyadık. Ve kadını kesmek için aktör hamle yapınca Onurda gördüklerine dayanamadı ve bütün hızıyla kapıya doğru koştu. İçeriye adım attığında o kadar heyecan içindeydi ki bir iki adım atmadan kendisini yerde buldu. O içeriye girer girmez sürpriz diye çığlıklar atıp eğlenecekken, onu yerde görmemiz bizi şok etmişti…

 -          İşte böyle Onur, küçük bir şaka diye tasarlanan kısa bir öykü sana bunları yaşattı.

 -          Çok şanslı biriyim ki başıma daha kötüsü gelmeden kurtuldum.

 -          Günaydın dünya! Bak bitti işte karanlık gece.

 -          Günaydın yeniden sabah…

  

 

                


YORUMLAR
etkileyici..........
anonim 29.02.2016 17:51:42

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003528952

iletişim : editor@kimokur.com