Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Tüm dünya mazlumlarının acı ve keder gözyaşlarinin dinerek yerini sevinç ve huzur damlalarına bıraktığı ve tüm alemin İslam güneşiyle aydinlandiğı bayramlara ulaşmak duasıyla... Mübarek Ramazan Bayramimiz size ailenize ve tüm İslam alemine hayırlar getirsin inşallah.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




SİNEMA FİLMİ İZLEMENİN BEDELİ (ÖYKÜ)
Dilek BUZ

 Sinema Filmi İzlemenin Bedeli

Hava soğuk, paltoma biraz daha sarılıyorum. Eve gitmek için durağa doğru yürüyorum. Etrafta pek kimseler yok. Akşamın geç vaktine kalan son birkaç kişi de benim gibi hızlı hızlı durağa doğru yürüyor. Yol boyunca reklam panoları var. Bu panolarda, sinemalara yeni gelen bir filmin afişleri asılı. Renkli ışıklı afişler… Dikkat kesiliyorum, hüzünleniyorum. Bir yandan durakta otobüsü beklerken, bir yandan da anılara dalıp kayboluyorum. 
Yıl 1972. Sekiz yaşındayım o zamanlar, mevsim sonbahar. Bir dağ köyü olan Kıymetli Köyü İlkokuluna gidiyorum. Güneşli ama yine de soğuk bir gün. Çamurlu köy yolunda pantolon paçalarımı kirletmemek için kuru yerlere zıplaya zıplaya ilerliyorum. Avucumda bir beze sarılı üç yumurta var. Kırılmasınlar diye öylesine bir çaba harcıyorum ki; o an “kafan mı kırılsın yumurtalar mı” deseler, “kafam kırılsın” derdim heralde. Bu üç yumurta, okula gelen seyyar sinemacının bilet ücretiydi. Birgün önce akşam haber verilmişti sinemanın okulun bir sınıfına kurulacağı, izlemek isteyenlerin iki lira bilet ücreti, iki lira yoksa buna denk gelebilecek bir şeyler getirmeleri istenmişti. Evet, eğer para yoksa iki liraya denk gelebilecek bir şeyler… her ne olursa… bende evden yalvara yalvara üç yumurta koparmıştım, değerinin ne olduğunu bilmeden, umarım kabul ederler diye de dualar ediyordum. Yol boyu gördüğüm arkadaşların ellerinde de bir şeyler vardı. Peynir, tereyağı, yumurta getirenler hatta bir yetişkinin avucuyla üç avuç miktarınca buğday, arpa getirenler bile vardı. Bütün bunların sinemacının ne işine yarayacağını bilmeden götürüyorduk. Sinemacı bunların bir kısmını satıyor bir kısmını da kendisine ayırıyor olabilirdi. 
Herneyse, okulun bahçesinde Türk bayrağının asılı durduğu direğin altında toplandık. Badanası yer yer akmış okul duvarında “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazıyordu. Bizim köyün tüm nüfusu kürt idi ama olsun… “Ha Türk ha Kürt, ikisi de aynı şey, sadece baş harfleri ters yazılmış” diye düşünüyordum.
Okulumuzun toplam nüfusu ellibeş öğrenci idi. O sabah gelenler ise ancak kırk kadardı. Bilet ücretini getirmeye bir şey bulamayanlar gelememişti. İlk defa sinema izleyecektik, çok heyecanlıydık. Biran önce zilin çalmasını ve sinemanın kurulduğu sınıfa koşmayı sabırsızlıkla bekliyorduk. Ve nihayet vakit geldi ve bizi içeri almaya başladılar. Seyyar sinemanın sahibi olan ince bıyıklı tuhaf adam kapıda duruyor, her öğrenciden ücret olarak ne getirdiğine bakıyor, bazen yüzü gülüyor bazen de yüzünü buruşturuyordu. Yine de bir şey getirmiş herkesi içeri alıyordu. 
Tek tek içeri girdik. Küçük sınıfta her sıraya üç öğrenci düşmüştü. Ortada oturan sıkışıp kalmıştı; iki yanında oturanlarında bir yanı sırada oturuyor diğer yanları da havada kalıyordu. Ama kimse şikayetçi değildi. Gözlerimizi, yazı tahtasının üzerine gerilen beyaz bez parçasına dikmiş, orada ne olacağını, arkamızda duran sihirli makinanın, İstanbul’u ve sanatçıları; ancak adını duyduğumuz Yılmaz Güney’i, Cüneyt Arkın’ı sınıfa nasıl getireceğini merak ediyorduk.
Nihayet her şey tamam oldu. Muhtar ve iki öğretmende arkalarda yerlerini aldılar. Sinemacı ışıkları söndürdü, perdeleri kapattı. Makinanın başına geçip bir makara benzeri aleti çevirmeye başlamıştı ki sınıf kapısı sertçe açıldı. Hatta duvara çarptı. Karanlık sınıfa bir çocuk girdi. Bu bizim sınıftan bir arkadaştı, Telli Ana’nın hem yetim hem öksüz olan torunu Rıza’ydı. Yüzü gözü ağlamaktan şişmiş, burnu akmış, perişan olmuştu. Bağırırcasına “bende izleyeceğim, aha da bedeli” diyerek elindekini uzattı. Sinemacı son bir müşteri yakalamış gibi koştu, uzatılan şeye baktı. Bu, yemek pişirmek için yakılan ateşin üzerine tencere oturtmaya yarayan, üç ayaklı bir demir olan “sacayağı” idi. Sinemacı “hiç fena sayılmaz” der gibi malzemeyi alıp malzeme çuvalına attı. Rıza da arka sıralarda karanlıkta kayboldu.
Daha sonra öğrendik ki; sinema izlemek için Rıza çok diretmiş, gönderecek hiçbirşey bulamayan Telli Ana’da en sonunda, kendisi için çok gerekli bir malzeme olmasına rağmen, öksüz torununa dayanamayıp, ocağın ayağını uzatıp “al bunu götür” demiş. Rıza da böylece, bizim gibi hayatında ilk kez sinema filmi izlemişti. Akşama içecek sıcak bir aşı olmadan…
… 


YORUMLAR
ne fedakarlık ama....
umuduna yürümek için bazen sevdiklerinden feragat edeceksin tıpkı Rıza gibi...

güzeldi


esra
anonim 10.11.2017 18:50:21

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet
Ey imanda sebat edenler! Siz Allah’ın (davasına) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. Muhammed Suresi / 7

::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Dan Diner - Mühürlenmiş Zaman



Ziyaret Edilme Sayısı : 002721720

iletişim : editor@kimokur.com