Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Sayın kimokur.com okurları; mevcut yazarlarımız bir süredir yazı gönderemiyorlar. Alıntı yazı/makale bulmakta/seçmekte zorlandığımız için önemli gördüğünüz, "okunmalı" dediğiniz yazı ve makaleleri bizimle paylaşmanızı rica ediyoruz. Vereceğiniz destekten ötürü şimdiden teşekkür ederiz. EDİTÖR

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




RÖNESANS VE REFORMUN TARİHSEL GELİŞİMİ-III
Bünyamin ZERAN

RÖNESANSIN DOĞUMU

Yüzyılın bu sonunda Avrupa’ya beş çehre egemendir ve onun gelecekteki imgesini meydana getirmektedir. Beş maceracı çehresi: Tüccar, Matematikçi, Diplomat, Sanatçı ve Kaşif. XV. yüzyılın sonu modern insan için her şeyden önce “Rönesans sanatçısı”nın zamanıdır. Oysa o dönemde bu kelimelerin hiç biri yoktur. Rönesans’tan pek söz edilmemektedir. Terim ancak XIX. yüzyılın sonunda, tarihçiler XV. yüzyılın “barbar” ve “karanlık” Orta Çağ’la bir kopuşu vurguladığını işaret etmek istediklerine icad edilecektir.
Sanat eseri bu döneme kadar tanrının veya bir prensin şanı için yapılan kilise veya şato, mezar anıtı veya zafer takı gibi bir bütünün ayrılmaz parçasıdır. Prensler -bunu muhteşem Lorenzo 1476’da Aragonlu Ferdinando’ya yazmıştır- “ünleri için heykel, defne, taç, mezar nutku, binlerce diğer ayırıcı şey” sipariş etmektedir. Sanat artık metalaşmıştır. Sanatçı artık lanetli veya adsız biri değil de hayranlık duyulan bir varlıktır. Yaratmak aynı zamanda toplumsal bir değer haline de gelmektedir. Sanatçı konusunu seçmek için artık bahaneye ihtiyacı yoktur. Ona sipariş veren kişi -artık bu kişi büyük bir olasılıkla tüccardır- artık onun eski eserleri tekrarlamasını istememekte, ondan farkedilmesine yardımcı olacak yeni şeyler beklemektedir. Sanat bu dönemde artık yeni bir değerdir. Sanat eseri ancak satılabilirse bir şey etmektedir. Başka bir ifadeyle, ancak bir piyasası varsa, eğer birçok kişi onun fiyatını kabul ediyorsa değerlidir. Para; güzelin kıstası, sayı; değerin işareti haline gelmektedir.
Modern tiyatronun ortaya çıkışı buradan kaynaklanmaktadır. Artık tiyatro yalnızca ayrıcalıklı saray halkının seyirlik unsuru değildir. Değeri seyircinin boyutundan kaynaklanmaktadır. Oyun da ancak ne kadar seyredilirse o kadar etmektedir. Tiyatro temsili modern biçimine o sıralarda bürünmektedir. Aynı zamanda sosyete temsilli de olmaktadır. Burada kendini göstermek, gözükmek gerekmektedir. Bilinen ilk sözleşmeli tiyatro grubu Padova’da 1546 yılında ortaya çıkmıştır. Burjuvazi kendini sahnelemektedir. Güzelin satılabilir olmakla ortaya çıktığı, kendine yönelik bir gösteri istemektedir. Sanat bugün hala öyle olduğu üzere, mal haline gelmektedir.
Portrelerini sipariş etmeye cüret ettiklerinde, onlara süre garantisi verilmiş olmaktadır. Bruges’e yerleşmiş Luccalı bir tüccar olan Arnolfini 1434’te Jan Van Eyck’e evliliğinin esrarlı tablosunu ısmarlamıştır. Bu tablo onu ticaretinden daha sürekli bir şekilde ünlü kılacaktır. Sanatçılar o dönemde kendilerinin veya atölyelerinin ününe göre ücret almaktaydılar. Çoğu zaman anıtsal olan eserler için ortaklaşa çalışmaktadırlar. Heykeller, zafer takları, freskolar, mihrap aralıkları ve hatta tablolar veya ayin müzikleri birçok işçinin yardımlaşmasını gerektirmektedir. Bunların hiçbiri uzmanlaşmamıştır. Çoğu aynı anda hem mühendis, hem de mimar, ressam, heykeltraş, müzisyen, makinist, oymacıdır... Uzmanlık ünle birlikte gelecektir.
Bu sanatçılar başta halktan çıkmaktadırlar. XV. yüzyılda Piero della Francesca bir kundura tamircisinin; Messinalı Antonello bir duvarcının; Boticelli bir deri tabakcısının oğullarıdır. Rafaello’nun babası ressamdır ama Piero del Pollailolo’ya göre tavuk satmaktadır. Leonardo Floransalı bir noterin -gayri meşru- oğludur. Michalengelo da soylu bir aileye mensuptur. Sanatçı bir sarayda tam zamanlı olarak istihdam ediliyorsa, ona ayni ücret ödenmektedir; ünlü olduğunda, altın sikke cinsinden ödenebilen bir maaş almaktadır. Bu durumda “sanatçı” olarak tanımlanmaya başlamakta, prenslerin kaprislerine tabi olmakta ve benzerleriyle birlikte toplumun içinde, kendi adetleri ve rekabetleri olan ayrı bir toplum oluşturmaktadır.
Zenginliklerin üretilmesi arık öteki düzende olduğu gibi Tanrı’ya boyun eğmeyi değil de evrenin güzelliğini anlamaya hizmet etmektedir. Tüccar sanatçının aracılığıyla, kendi kendine, beyaz atlı prensin kendi olduğu bir peri masalı anlatmaktadır.
Müzik manastırlarda, Gregoriuscu korolardan doğmuştur. Müzik kendini kiliselerde ve kent meydanlarında din şehitlerinin ve peygamberlerin hayatlarını anlatan eserlerin temsili yoluyla ifade etmektedir. Fakat müzik daha başlangıçtan itibaren yalnızca dinsel bayram unsuru olmamış, aynı zamanda kilise egemenliğini kabul ettirmenin laik bir biçimi de olmuştur.
Saraylar zenginleşince, prensler kendi şenliklerini yapmaya ve sparişler veya maaş sayesinde geçinme yeteneğine sahip ilk bireysel sanatçılar olan kendi müzisyenlerine sahip olmaya can atmaktadırlar. Kilise veya saray ustası olarak düğünler, elçi kabulleri, ev açılışları, balolar, cenazeler için beste yapmaktadırlar.
Müzik istiaresi toplumsal evrime ilişkin olarak çok şey söylemektedir. İnsan sesinden müzik aletine geçiş, el emeğinden makineciliğe geçişi haber vermektedir. Müzik notaları, oyunu ve sayılar ile oranlar arasındaki denkliklerin aranması matematiğin zaferini haber vermektedirler. Yüzyıl kendini buna uyarlamakta ve hazırlamaktadır.
Bayram kendini aynı zamanda canlı gösteride de dışa vurmaktadır. Yunan tiyatrosu yeniden bulunmaya başlamakta ve onu seyircilerin önünde oynanması düşünülmektedir. 1472’de Mantova’da mim yapılmakta ve modern tiyatronun öncüsü ve ilk “sanatsal motif”in tiyatrolaştırılması olan Politianus’un Orfeo’su dans olarak sergilenmektedir.
Temsil etmek, sahneye koymak burada da aynı şekilde, herkesin kendini “temsil ettire” bildiği ve bedeli karşılığında bir hizmet alabildiği tüccar toplumu haber vermektedir. Tiyatro dekoruna gelince, o da oyun yazarı gibi, klasik Antikite’nin ona dair verdiklerini kendi hesabına yeniden ele alarak insan kişisinin temsili üzerinden düşünen ressamı haber vermektedir. Bayramlar, halk arasında yaşanan hareketliliği sahneye koymaya ve bu durumu gelenek haline getirerek daha ileriki zamanlar için görüntüyü davet etmektedir. Tablo bunun maketini, ölçekli bir örneğini, anlık gözlemini oluşturmaktadır.
Dönemin olağanüstü resim patlaması içinde, 1490’a doğru iki akım çarpışmaktadır. Bunlardan biri “rasyonel ve toplumsal”; diğeri “irrasyonel ve vahye” dayalıdır. Burada Aby Warburg’un herkesten daha iyi tanımladığı üç belirleyici gelişme kendilerini ifade etmektedirler. “Perspektif, oranlar teorisi, hayatı temsil edecek ifade araçlarının bilinmesi.”
Rönesans’ın en önde gelen niteliği “zihin bağımsızlığı” olarak tanımlanmıştır. İdeali, bütün sanat ve düşünce dallarında uzmanlaşarak bilginin, zevklerin ve inançların oluşturulmasında hiç bir dış otoriteye bağlı olmaya gereksinim duymayan insandı. Bu tür bir insan “tam insan”dı.
Rönesans hümanizması, insanın özerkliğini ve kültürel yaratıcılığını, bilimde ve sanatta özgürlüğünü onayladı. İşte Rönesans’ın gerçeği burada yatmaktadır. Çünkü insanlığın yaratıcı gücünün, ortaçağ Hristiyanlığının yoluna çıkardığı engelleri ve kısıtlamaları aşması için bu çok önemliydi. Ancak ne yazık ki Rönesans, aynı zamanda insanın kendi kendine yeterliliğini ileri sürmeye insanla Hristiyanlığın ebedi doğruları arasında bir ayrılık oluşturmaya başladı. Burada modern tarihin trajedisinin başlangıç noktası karşımıza çıkıyor. Tanrı insanın düşmanı ve insan da tanrının düşmanı oldu.

Rönesansın Sonuçları

Matbaanın gelişimiyle birlikte yerel diller latince kadar önem kazanmaya başladı. Yerel dillerde basılan eserlerin çoğalmasıyla birlikte ulusçuluk akımı tetiklenmiş oldu. Öncesinde bir bütün olarak Avrupa anlayışı daha hakimken giderek ulusçu söylemler ve farklılıklar belirginleşmeye başladı. Matbaanın gelişmesi ile birlikte Avrupa’da okuma-yazma oranı giderek arttı. İdeolojik tarih okumacılığı başta olmak üzere, ideolojik edebiyat, bilim vs. başlamış oldu. Latince yazımların dışında özellikle Yunanca ve İbranicenin gelişmesi hem ilk çağ Yunan metinlerinin Avrupa dillerine çevrilmesini beraberinde getirdi hem de Kitabı Mukaddes’in araştırılması ve basım yoluyla birçok insana geçmesi neticesinde Protestanlığın doğmasına sebep olmuştur.

Reform Hareketleri Başlıyor

İstanbul’un fethi başta Venedikliler olmak üzere Avrupalıların ticaret yollarını ciddi anlamda akabete uğratmış oldu. Avrupalı tüccarlar Hindistan’a ulaşacak daha farklı yolları bulma peşine düştüler. Özellikle Rönesans’ın doğurmuş olduğu hava tüccarların ve onların finanse ettiği tüccarların okumaya karşı ilgisini artırmıştı. Haritacılık ve coğrafya alanına duydukları ilgi onları yeni yerleri keşfetmeye doğru itiyordu. Yeni yerlerde yeni zenginlikler, daha fazla altın ve daha fazla köle elde etme umudu taşıyorlardı.
Yükselen burjuvazi, kendisini kısıtlayan engellerden kurtulma çabası içindeydi. Gelişiminin önündeki en büyük engel, feodal düzenin dayanağı olan Katolik ideoloji idi. Bu ideoloji yıkılmalı ya da egemen sınıfın çıkarlarına uygun hale getirilmeliydi. Değişen ekonomik ve sosyal yapı ideolojinin de değişimini zorunlu kılıyordu. Kapitalist düzenin devamlılığı kendi ideolojisini oluşturmasına bağlıydı. Böylece reform hareketi, Katolik kilisesini hedef aldı. Katolik kilisesi, burjuvazinin üretim ilişkilerinin gelişmesine engeldi. Bu durumda burjuvazi, kendi kilisesini örgütleyerek, Katolikliğin karşısına Protestanlığı çıkardı. Protestan kilisesinin Katolik kiliseden farkı Protestan kilisenin devlet kontrolü altında olmasıydı. Devlet egemen sınıfın bir aracı olduğuna göre, kilise egemen sınıfın kontrolü altına alınıyordu. Reform, Katolik kilisesini hedef aldığından dini boyutu öne çıkarılan sosyal bir harekettir.
Bu dönemde özellikle Vasgo dö Gama, Kristof Colombus, American Vespuci, Bartelmi Diyaz gibi denizcilerin yeni kıtaları keşfetmesi Batı için yeni yağma alanları, yaşam alanları oluşturmuş ve Batı’nın bugünkü zenginliğine ulaşmasının temel yapı taşı olmuştur.
Keşif olaylarında Kristof Colombus’un hikayesi önemlidir. Çünkü Batılı bir kafanın nasıl işlediğinin bize en güzel kanıtıdır. Şimdi onun hikayesine geçelim: “Bazılarına göre, Pinta’daki tayflardan biri olan Trianalı Rodrigo saat onbire doğru “kara” diye bağırmıştır. Başkalarına göre bu tayfanın adı Juan Rodriguez Bermejo’dur ve kıyıyı sabahın saat ikisine doğru ön taraftan farketmiştir. Colombus seyir defterine, karayı ilk görenin her halükarda kendi olduğunu kaydetmiştir. Onbin maravedilik (o dönemin İspanyol para birimi) ikramiyeyi kendi alacaktır. Karın azı çoğu olmaz.
12 Ekim cuma sabahı, yanında “sağ elinde Ferdinando (o dönemin İspanya kralı) ve İsabella’nın işaretleriyle işli ve üzerinde taçların yer aldığı bir haçın bulunduğu bir bayrak tutan” süslü bir noter olduğu halde karaya çıkmıştır. Burası yüz yıllar önce Oreneko’dan gelen, adalarına Guanahani diyen, Arawak dilinden Talnolar tarafından iskan edilmiştir. Colombus buraya San Salvador adını vermiştir. Colombus diz çökmüş ve dua etmiştir: “Ebedi ve kadiri mutlak Tanrı, yaratıcı sözün enerjisiyle göğü, denizi ve yeri doğuran Tanrı! Adın her yerde kutsansın ve ünlensin. Senin yüceliğin ve egemenliğin yüz yıldan yüz yıla ululansın, kutsal adının senin hükümranlık alanının şimdiye kadar saklı olan bu yarısında, kölelerinden en sefilinin aracılığıyla tanınmasına ve yayılmasına sen izin verdin.”
Adanın huzurlu yerlilerinden bazıları onları karşılamaya gelmiştir. “Analarından doğdukları gibi çıplaktırlar. Hepsi de çok güzel vücutlu, çok hoş yüzlüdür. Saçları hemen hemen at kuyruğu kadar kalın kıllardandır ve kısadır. Ve bu saçları kaşlarına kadar dökmektedirler. Bunların alınları ve kafaları çok geniştir. Gözleri çok güzeldir ve küçük değildir. Bacakları ve göbekleri düzgündür. Bir cins fırıncı küreğiyle kürek çekmekte ve bu kayıkları harika şekilde ilerletmektedirler. Amiral bunlardan bazılarına birkaç kırmızı külah ve birkaç cam boncuk ile çok hoşlarına giden daha bir sürü değersiz ıvır zıvır vermiştir.” 
Yerliler -bunlara “İndios” demektedir çünkü Hindlerin yakınında olduğunu sanmaktadır- ona tütün göstermişlerdir. Silahları yoktur ve onlara kılıç uzatıldığında, bunları bıçak tarafından tutmuşlar ve ellerini kesmişlerdir. Colombus onları insan olarak kabul etmemektedir. Ancak kendilerini Asya’da olduğuna inandırmak ve bunu adamlarına kanıtlamak üzere, onları anladığını iddia etmektedir.
Avrupa üç kıtaya ulaştıktan sonra, bunları sahiplenmektedir. Önce yerlere ve halklara kendi kelimeleriyle ve ön yargılarıyla ad vermektedir. Sonra onları belirlemekte, nihayet işgal etmektedir. İşgal ettikleri yerlerde toprakları, madenleri, insanları ve zenginlikleri yağmalayarak paylaşmaktadırlar. Avrupalı tüccarlar Afrika’da, yalnızca kıyılarda ticari şube kurmaktan başka bir şey yapmayarak, altın götürmekle ve köle almakla yetinmektedirler. Her iki durumda da bazı halklar, devletler, imparatorluklar, uygarlıklar ortadan bütün bütüne silinmektedirler. Avrupalı rahipler Asya’yı önce Hristiyanlaştırmak için gitmişler fakat sonra onlar oraların kolonileştirilmesinde Avrupalı tüccarlara yardımcı olmuşlardır. 
Gama 22 kasım 1497’de, kısa bir süre sonra Ümit Burnu’nu geçmiştir. Bir arap denizci olan İbni Mecid Gama’ya kılavuzluk etmiş, böylece Hind Okyonusu’ndaki Arap mevcudiyetinin tasfiye edilmesine bilmeden katkıda bulunmuştur. Batı’da en azından üçyüz yıldır düşü görülen Hind’le deniz bağlantısı nihayet kurulmuştur. Gama’dan sonra denizci Pedro Alvarez Cabral’da Ümit Burnu’nu geçerek 22 Nisan 1500’de Brezilya’yı keşfetmiştir.
1492’de çılgınca bir ad verme kendi dilini dayatma dönemi başlamaktadır. Colombus bu yıldan itibaren rastladığı her şeye ad vermiştir. Fakat orta çağ adamı olduğu için, bu işi yaparken Marco Polo’nun verdiği adları kullanmakta ve ziyaret ettiği adaların adlarıyla Polo’nun Çin’i ve Japonya’sıninkileri çakıştırmak istemektedir. Aynı şekilde, bu adaların halklarına “Hindliler” demesinin nedeni kendini Hind’de görmek istemesidir. Yerliler bu şekilde belirlenmeyi kabul etmemektedirler. Anladıkları zaman “Bize neden Hindliler diyorsunuz?” diye soracaklardır. Onlar kendilerine “halk” veya “gerçek halk” demekte, diğerlerini de “dostlar” veya “düşmanlar” olarak işaret etmektedirler.
Colombus bir süre sonra Avrupa adlarını tekrarlamıştır, çünkü burada daha gerçek, daha saf yeni bir Avrupa inşa etmek istemektedir. Böylece yeni İspanya, İsabela, Fernandina, Juana vs. demiştir. Sonra gerçek bir altüst oluş meydana gelmiştir; kaşifler bazı yerlere, bilinen hiç bir yeri çağrıştırmayan adlar vermektedirler. Bu an hiç kuşkusuz, Orta Çağ’dan modernliğe geçilen, karşılaşılan şeyin kökten yeni olduğunun nihayet kabul edildiği andır.
Colombus’tan onbeş yıl sonra Amerikan kıtasının adı ikinci kuşaktan, özel bir öneme sahip olmayan bir seyyahın adından hareketle biçimlendirilmiştir. Bu kişi American Vespuci’dir. Vespuci bir moderndir. İmanın zaferi için değil de, kendi ünü için yolculuk yapmaktadır. “Adımın şanını sürdürmek için, yaşlılığımın onuru için” diye yazacaktır.
Modern anlamda sömürgeleştirme 1492’de başlamıştır. Hristiyan Avrupa’nın geri kalanını belirleyip, ardından adlandırdıktan sonra ele geçirmektedir. Sömürgeleştirme aslında ticaretin kendi başına yerleşmemesi halinde, onun can sıkıcı bir öncelidir. Asya’yla ticaret yapabilmek için Afrika dolaşılmıştır. Fakat yararsız ve boş, meskun olmayan bu kıtanın altın, gümüş ve şeker kamışını yararlı bir şekilde kabul etmesi ölçüsünde, Amerika sömürgeleştirilmiştir.
Colombus geldiğinde nüfusu ikiyüzbin olan -en düşük tahmine göre- ada, 1510’da yalnızca elli bin ve 1540’da bin kadar kişiye sahiptir. 16. yüzyılın ortasında buraya şeker kamışı ekilince, hep daha fazla köle gerekecek ve bunlar Afrika’dan ithal edilecektir. Bir ton şeker bir emekçinin hayatına malolacaktır. Meksika’nın toplam Kızılderili nüfusu 1519’daki yirmibeş milyondan, 1605’de bir milyona inmiştir. Peru’nun sömürgeleştirilmesi on beş yıl sonra başlamış ve Meksika’daki yolu izlemiştir; hemen yok etme! 1493’te onbirinci İnka olan Oren Huayna Capac imparatorluğu genişleterek, bugünkü Peru, Kolombiya ve Ekvadar’u kapsar hale getirmiştir. İnka’nın 1530’da sahip olduğu uyruklarından 1600’de geriye sadece bir milyon üçyüz bin kişi kalmıştır. 
“Altın harika bir şey! Ona sahip olan istediği herşeyin efendisidir! Altın sayesinde ruhlara cennetin kapıları bile açılabilir...” Colombus 1492’den itibaren onu duymak isteyen herkese böyle haykırmaktadır. Baharat olmadığı için, altın bu yeni toprakların keşfedilmesini meşru kılan yegane şeydir. 1492’den itibaren Kızılderililerin üzerinde farkedilen ve onlardan çalınan altın, izleyen yolculukların masrafların karşılanmasına, baharat satın alınmasına hükümetlerin denetlenmesine, bakanların ve piskoposların istenildiği gibi çalıştırılmalarına tek başına olanak sağlayacaktır. Ondan giderek daha fazla gerekmektedir. Bir yüzyıldan fazla bir süre boyunca, gümüşle birlikte Amerika’nın yegane ihraç kalemi olacaktır. Yeni bir tipten insanların bu kıtaya hücum etmelerini tahrik edecektir. Bunlar artık denizciler ya da hayalperestler değil de, servet avcılarıdır. Artık tüccarlar değil de, çok basit olarak hırsızlardır.
Her şey İspanyolların Kızılderililerin yüz yıllar boyunca biriktirdikleri küçük altın stoklarını toplamaya başladıkları Hispanola’da başlamıştır. Sonra keşfettikleri ilk maden olan cibao’yu (boksit) işletmeye başlamışlardır. 1520’de tapınaklardan çalınan ve madenlerden veya nehirlerden çıkartılan toplam altın miktarı otuz ila otuzbeş ton arasındadır. Bu toplama işlemi adalardaki onbinlerce Kızılderili’nin hayatına malolmuştur.
Cortes ve Pizarro da kıtaya varır varmaz, yağmaladıkları mezar ve tapınaklardaki muazzam altın ve değerli taş kitlesini çalıp çarpmışlardır. Sonra 1548 yılının ortalarına doğru, Meksika’nın orta kesimlerinde Zacatecas gümüş madenlerinin muazzam rezervlerini keşfetmişlerdir. Fetih çılgınlıkları, duvarları değerli madenlerden kiliseler inşa edilmekte, sömürge hareketinin güç ekseni haline gelecek muhteşem bir kent kurulmaktadır. Hatta 1560’tan sonra gümüş metropole yönelik sevkiyatta başı çeker hale gelmiştir. Sonra tükenmeye yüz tutmuş ve 1575’te Peru büyük altın ve gümüş madenleriyle -özellikle, 1546’da keşfedilen çok zengin potosi madeni- birinci sıraya geçmiştir.
16. yy’da toplam olarak, en azından bir milyon Kızılderili yalnızca madencilik faaliyetleri esnasında ölmüştür. Bu madenler şimdi amalgam tekniğini kullanmaktadırlar. Üretim yirmibeşbin ton gümüşe veya ikibin üçyüz ton altına eşdeğerdir. Yani Avrupa’nın diğer yerlerden sağladığının iki katına eş değerdir. Yediyüz ton altına eşdeğerli maden Amerika’da kalmakta ve burada Bakire Meryem heykelleri ile kilise mihraplarının kumaşla kaplanmasına, katedrallerin ve sarayların süslenmesine, yönetim harcamalarının karşılanmasına yaramaktadır.
Madenlerin geri kalan üçte ikisi -binaltıyüz ton altına eşdeğer- esas olarak Sevilla’daki Casa de Contratacion (o dönemin İspanyasında tüm keşif ve sömürgeleri denetleyen, kontrol eden devlet kurumu) aracılığıyla Avrupa’ya ulaşmaktadır. Bu altın eski kıtanın gelişimini beslemekte ve burada gerçek bir uluslararası para sisteminin yaratılmasına katkıda bulunmaktadır, ama amaç İberyalı efendilere bu denli hizmet etmekte değildir. Çünkü Sevilla ve Lizbonlu bankacılar bu madenleri ancak Anvers ve Cenova’da nemalandırabilmektedirler. Charles-Quint ve II. Felipe bu altınla İspanya’yı geliştirme konusunda hiçbir şey yapmayacaklardır. Yenilmez armadanın yok olduğu İngiltere seferi hariç, yeni birkaç haçlı seferine dahi girişmeyeceklerdir.
Amerika XVI. Yüzyılın sonunda altının tükenmesi ve yerli halkların yok edilmesinden sonra, “Yeni Adam”ın biçimlendirilebileceği kaynaklara ve halka sahip olmadığından, yeniden baş belası bir kıta haline gelmiştir. Burada artık “Yeni Adam”ın ta kendisi olan, idealler konusunda düş kuran kişilere açık olan fetih topraklarından başka bir şey yoktur. İşte bu andan sonra, orada hayali Hind’i keşfedilemeyen yeryüzü cennetini kurmaya yönelik ikinci bir Amerika yolculuğu başlamıştır. Bu yolculuk bu kez köle, efendi karışık göçmenlerle birlikte olmaktadır.
Bu yıl, bu tarihe kadar aralarında hiçbir iletişim olmayan iki dünya arasındaki müthiş bir karışımın başladığının altını çizmektedir. Hayvan ve bitki, insan ve fikir, altın ve gümüş değiş tokuşları hiç kuşkusuz insanlık tarihinin tanık olduğu en büyük ve en sert harmanlanmadır. Birinin en büyük zenginliklere kavuşması için, diğerinin nüfusunun üçte ikisinden fazlasını yok edecek olan eşitsiz bir mübadele. Ürünlerin ve ırkların en zenginlerin lehine melezlenmeleri...
Avrupa başlangıçtan tamamen Avrupalı olması tasarlanan bu Amerika kıtasına, en büyük gerçeklerinden biri olacak olan malzemeyi getirecek on milyonlarca Afrikalı göndermiştir. Bunlar Amerika’ya, Avrupa’nın bu kıtaya soktuklarını üretmeye veya yetiştirmeye gelmektedirler; at, inek, buğday ve şekerkamışı...
Nitekim o sıralarda başka iki tip keşif, iki kutsallık yok edici yolculuk başlamaktadır: Biri göğe ve yıldızlara doğru, diğeri de insan vücudunun içine.
Cam işçiliğinde ve optikçilerin tekniğinde kaydedilen gelişmeler sayesinde gök dürbünü gelişerek, insanın evrenle olan ilişkilerini altüst eden ve yeni bir gök haritasının oluşturulmasına katkıda bulunan bir şekilde, bilinmeze doğru yapılan yeni bir yolculuğun harekete geçmesini sağlamaktadır. Fizik Aristoteles’in nitelikselliğiyle bağlarını koparmaktadır. Kısa bir süre sonra Copernicus’la -Polonya asıllı olup, 1500’e doğru papalık astronomu olmuştur- birlikte artık evrenin merkezinde yer almayacaktır. Tıpkı Colombus’tan -İspanya amirali olan Cenevizli- sonra Avrupa’nın dünya gezegeninin yerinden kıpırdamayan merkezi olmaktan çıkacağı gibi.
İnsan artık yeryüzüne bağlı bir kadere sahip hale gelmiştir ve bunun yasalarını bulmak zorundadır. Vinci’nin çok bağlı olduğu, her olayın arkasında matematik yasalarının bulunduğu fikri artık doğrulanma olanağı bulmuştur. Matematik bu kez tüccarların ihtiyaçlarının dışında olmak üzere gelişmeye devam etmektedir. Bu gelişmelerin uygulamada yararlı olup olmayacaklarının henüz bilinmemesine rağmen geometri ve cebir devasa ilerlemeler kaydetmektedirler. Bilgi bizatihi, laik bir değer kazanacaktır.
Başka bir keşif yolculuğu daha başlamıştır; insan vücudunun içine doğru. İnsan artık kendi için kutsal, büyüsel, dokunulmaz bir varlık değildir. 1492’de Valencia’da doğan Juan Vives deneysel fizyolojinin temellerini atmaktadır. Beden yavaş yavaş bir ülke olarak kabul edilmektedir, ziyaret etmek için onu açma hakkı vardır. Cesetler üzerinde açıkça teşrih uygulanmaya başlamıştır. Bolognolu bir anatomi hocası olan Berengario da Carpi 1493’te, Roma’daki papalık tıp okulu da dahil, İtalya’nın tüm okullarında bu uygulamaya izin verilmesini önermektedir. Zamanın en büyük anatomicisi olan Vesale, XVI. Yüzyılın ortasında engizisyonun yasaklarına rağmen insan bedenlerini teşrih etmiştir. De Corporis Hümani Fabrica adlı eserinde, Galenos’un anatomik çözümlemesindeki ikiyüzden fazla yanlışı açığa çıkartmıştır. İnsanın yapısının ancak insanın üzerinde gözlenebileceğini açıklamakta, böylece biyoloji ve antropolojinin temel aksiyomunu koymuş olmaktadır. Bizzat Vinci’de, hayatının son yıllarının büyük bölümünü vücut kasları üzerinde çalışmaya ayırmıştır. İnsanın doğayla benzerliği belirginleşmektedir. Harway 17. yüzyılda kan dolaşımının ilkelerini, bu dolaşımı gezegendeki su devresiyle kıyaslayarak aydınlatmıştır.
Bu keşif yolculuklarının tedavi teknikleri üzerinde etki etmeleri için daha bir yüzyıldan fazla beklemek gerekecektir. Fakat insan kendini daha şimdiden, hizmet etmeye hazırladığı makinenin bir eklentisi olarak kavramaktadır. Kendini onarmanın, korumanın, bakımını yapmanın uygun olacağı bir makine olarak düşünmektedir.

Reformun Sonuçları

Reformla birlikte, Hristiyanlıkta bölünmeler oldu. Yeni mezhepler ortaya çıktı. Katolik kilisesinin mutlak otoritesi kırılmış oldu. Papalığın ve din adamlarının aracılığı reddedildi. Ruhban sınıfından olanlarla olmayanlar arasındaki fark ortadan kaldırıldı.
Reform, kilise dışındaki ekonomik, sosyal yaşamı ve düşünce yapısını da etkiledi. Bilim, sanat ve kültürün gelişmesinin önü açılmış oldu. Ekonomik yapıda ise kapitalizmin daha da güçlenmesi ile sonuçlandı. Protestanlık, kapitalizmle iç içe geçti.
Öte yandan reform, mezhep çatışmasına yol açtı. Katolikler ile Protestanlar arasında yoğun mücadeleler yaşandı. Sonuçta bu çatışmalar Avrupa’da din savaşlarını ve Otuz yıl savaşlarını başlattı. Sonuç olarak 1648 Westfalya Antlaşması ile Protestanlık mezhebi resmen tanınmış oldu ve günümüze kadar Hristiyanlığın en çok taraftar bulan üç büyük mezhebinden biri haline geldi.
Reformla birlikte laik öğretim kurumları açılmaya ve kişisel yargı hakkı savunulmaya başlandı. Ruhani konularda yetki, sivil yöneticilerin eline geçti, devletin gücü arttı. Coğrafi keşifleri gerçekleştirdi. Dünyaya ve evrene ilişkin görüşler değişti. Bütün bunlar olurken çatışmalar, çelişkiler, savaşlar ve uzun mücadeleler yaşandı. Böylece Avrupa’nın kendince aydınlanma dönemi yahut sanayi devrimi dönemini yaşaması için gerekli alt yapı hazırlanmış oldu.


YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet
Ey imanda sebat edenler! Siz Allah’ın (davasına) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. Muhammed Suresi / 7

::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Dan Diner - Mühürlenmiş Zaman



Ziyaret Edilme Sayısı : 002549018

iletişim : editor@kimokur.com