Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Sayın kimokur.com okurları; mevcut yazarlarımız bir süredir yazı gönderemiyorlar. Alıntı yazı/makale bulmakta/seçmekte zorlandığımız için önemli gördüğünüz, "okunmalı" dediğiniz yazı ve makaleleri bizimle paylaşmanızı rica ediyoruz. Vereceğiniz destekten ötürü şimdiden teşekkür ederiz. EDİTÖR

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




REFORM SONRASI AYDINLANMA DÖNEMİ-I
Bünyamin ZERAN

  MERKANTİLİZM

Merkantilizm, geleneksel biçimde ele alındığı zaman Avrupa iktisadi düşüncesinde ve ulusal ekonomi politikasında 1500 ile 1800 yılları arsında kalan dönemi kapsar. Merkantilist düşüncenin ilk yazılı kaynağı olarak 1613 yılında bir İtalyan tüccarı olan Antonio Serra tarfından yazılan “Maden Kaynağına Sahip Olmayan ülkelerde Altın ve Gümüşü Bollaştıran Nedenler Üzerine Kısa bir İnceleme” adlı broşür kabul edilir. Merkantilizmin son sistematik takdimi ise 1767 yılında James Steuart Mill tarfından yayınlanan “Politik Ekonominin İlkeleri Üzerine İnceleme” adlı kitapta yapılmıştır.
İlk kez Adam Smith (1723-1790) tarafından adlandırılan Merkantilizm kavramı 16. yüzyıldan itibaren 19. yüzyıla kadar sürecek olan bir dönemin başlangıcını oluşturur. Merkantilizm, “ticari sistem” ya da “sınırlayıcı sistem” olarak literatüre geçmiş olsa da, sadece ticaretle sınırlı kalacak şekilde tanımlanmamalıdır. Çünkü Avrupa’da 18. yüzyılın sonunda liberal düşüncenin de egemen olduğu evrede, ulus devletlerin kurulmasına etkileri olmuştur.
İthal ürünlerde uygulanan yüksek vergilendirme bazı ürün alımlarını dondurmuş, dış ülkelere ihracatı yapılacak ürünlerin yerel üretimleri teşvik edilmiştir. Bu ekonomi politikası, hem milliyetçi, hem emperyalist, hem de, belli otoritelere üstünlük sağlayan bir sistem haline gelmiştir.
Merkantilizmi destekleyenler arasında mutlak monarşinin destekleyicisi ünlü isimler arasında Fransız Jean Bodin (1530-1596) ve İngiliz filozof Thomas Hobbes (1588-1679) da vardır ki, bunların üzerinde hemfikir oldukları konu, yönetimi destekleyecek her türlü güç ve zenginliğe açık olma felsefesidir.
Yeni kolonilerden sağlanan gelirlerle ticaret monopolü yaratmak İngiltere ekonomi politikasının özünü oluşturur. I. Elizabet ilkin denizcilik yasası çıkarır. Fiyatların sabitlenmesi, çalışma saatlerinin belirlenmesi, bireylerin deniz ticaretinde çalışmaya teşvik edilmesi Elizabet döneminin getirdiği yeniliklerdir. Bu sayede İngiltere deniz ticaretinde kendisine rakip olan Hollanda’yı eritmeyi hedeflemiştir. Yine bu sayede Avrupa’ya ihracat sadece İngiliz gemileriyle yapılacaktır. 1660’da çıkan yeni bir yasayla kolonilerden ithal edilen ürünlerin İngiliz gemileriyle taşınması yasallaştırılır.
Alman merkantilizmi devletin iç kargaşasını çözmede bir araç gibi işlev görmüştür. Hazine gelirlerinin artırılması hedeflenmiştir. Alamn merkantilizminin yöneticilerine krallık hazinesi anlamına gelen “kammer” sözcüğünden türeme “kameralistler” denmiştir.
Fransa’da ise XIV. Louis (1643-1715) döneminde monarşik yönetimin destekleyicisi şeklinde görülen merkantilizm, dış üreticileri yüksek vergilendirme ve Fransız ticaretini desteklemek adına gemicilerin teşviklendirilmesi gibi özellikler içerir ve devletin gelirlerini artıracak amaçlar üstüne kurguludur. Endüstriyel üretim, devletin kontrol ettiği düzen çerçevesinde üretim firmalarının hammaddeyi sadece Fransız kolonilerinden alma ilkesine dayalıdır. Fransa bu sayede üçyüz gemilik bir donanmaya sahip olmuştur. Vatandaşlarını kolonilere yerleştirmiş ve genç nüfus elde etmek için aileyi destekleyici vergilendirmeye gitmiştir.
Ticari devrimin getirdiği bu yenilikler Avrupa tarihinde burjuvazinin ekonomik güç olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kolonilerden sağlanan işgücü, köleliğin uyanmasını da beraberinde getirmiştir. Tüccar, bankacı, gemi sahibi, yatırımcı, endüstriyel üretici konumunda olan burjuvazi, 19. yüzyıla dek politikada temsil edilmese de, ekonomik gücü elinde tutmuştur.

AYDINLANMANIN EŞİĞİNDE AVRUPA’NIN SİYASİ GÖRÜNÜMÜ

Krallık rejimleri güçlerini 18. yüzyılda da devam ettirir. Sömürgecilik hız kazanır. Hindistan ve Amerika dünya haritasına dahil olur. Fransa kraliyet sarayı Versailles büyüleyicidir ama yirmi milyona yakın Fransız da savaş felaketini yaşamıştır. Ülke krizler yığınıdır. Tarımda hasat son derece kötüdür, ağır vergiler süregitmektedir ve haliyle kötü beslenme, salgın hastalıklar (1720’de Akdeniz Veba Salgını), açlık ve erken ölümler yaygındır. Ekonomide merkantilizmin sonuçları kendisini göstermiştir. Sömürgelerde, özellikle Amerika’da altın ve gümüş madenlerinin bulunması devletin zenginliğini sağlayacaktır. Bu da köle ticaretini inanılmaz boyutlara taşıyacaktır. Böyle bir manzara karşısında mutlakiyet yönetimlerinin taşrasında, senyör ya da asiller hem kazanmakta, yeni topraklar ve imtiyazlar edinmekte hem de halka yeni vergiler yüklemektedir. Doğal olarak köylüler nefret noktasındadır. Kentlerde ise patronlar, özel mülkiyet sahipleri, şirketsel birliktelikler güçlenmektedir.
İspanya, İsveç ve Hollanda Krallıkları ise Rönesans ve Keşifler dönemindeki güçlerine sahip değillerdir artık. Ama bu yüzyılda Prusya krallığı ve Rusya imparatorluğu tarih sahnesine çıkar. Kuzey Almanya’da, 1701’de doğan Prusya Krallığı, nüfuz sahibi, güçlü asil ailelerin ağırlığını taşıyan bir krallıktır. Ünlü Kral Friedrich Wilhem, tarım ve sanayi alanında gerçekleştirdiği yeniliklerle modern Almanya’nın temelini atmıştır. 

AYDINLANMA ÇAĞI

Aydınlanma çağını, Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve önde gelen bir takım fiozofların aklı, insan yaşamındaki mutlak yönetici ve yol gösterici yapma ve insan zihniyle bireyin bilincini bilginin ışığıyla aydınlatma yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel bir döneme, bilimsel bir keşif ve felsefi eleştiri çağına, felesefi ve toplumsal harekete verilen dönem olarak tanımlayabiliriz.
Yeni Çağ Batı Avrupa’sında, ekonomik ve sosyal alanda başlayan dönüşüm, siyasal düşünce yapısında da değişimi beraberinde getirdi. Döneme damgasını vuran burjuvazi, ekonomik yapıya hakim olduktan sonra, siyasal yapıda da etkinliğini artırma mücadelesine girişti. Onun bu isteğini kuramsal anlamda dile getirenler aydınlanma dönemi düşünürleri oldu.
Aydınlanma felsefesinin İngiltere’de deneyci, Fransa’da akılcı, Almanya’da ise mistik akılcı yönü ön plana çıkmıştır. Aydınlanma düşüncesinin temelini bireyin özgürlüğü düşüncesi oluşturmuştur. Aydınlanma düşüncesinin özü akılcılığa dayalıdır ve amacı dogmaları yıkmaktır! Kant’ın “aklını kendin kullanma cesaretini göster” sözü, aydınlanma felsefesinin bu yönüne vurgu yapmaktadır. Esas itibariyle aydınlanma felsefesi Avrupa’da 17. yy ortalarından 19. yüzyılın ortalarına kadar süren Rönesans, reform, hümanizma akımlarıyla bağlantılı bir fikir hareketidir. Aydınlanma çağının siyaset bilimine önemli katkısı, siyasi iktidarın kaynağının İlahi kökenli olmayıp halka ait olduğunun kabul edilmesidir.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Aydınlanmayı belirleyen bir takım tavır ya da eğilimden söz edilebilir. Bunlar sırasıyla; hümanizm, deizm veya ateizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimsercilik ve evrenselciliktir. Bunlardan hümanizm, Aydınlanmada, her şeyden önce dünyanın, sınırları doğa tarafından değil de ulusal sınırlar tarafından çizilen, insani bir dünya olduğu anlamına gelir. Dünya Tanrı tarafından yaratılmıştır, fakat o artık insanların elindedir. Buna göre dünya, insanın değerleri, tutkuları, umut ve korkularıyla belirlenen insani bir evrede bulunmaktadır. Bu evrede insanın evrensel olan doğasına büyük bir inanç beslenir. Temel duyguların, fikirlerin her yerde aynı olup, ulusal, kültürel ve ırk bakımından olan farklılıkların yapay olduğu savunulur.
Aydınlanmada hümanizmi tamamlayan tavır ise ateizm veya deizmdir. Başka bir deyişle Aydınlanmanın hemen tüm düşünürleri çoğunluk olarak ateist yahut deisttirler. Hristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançlarla, bağnazlık ve dini, insanlığın ilerlemesi önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. İnanç ve dine karşı çıkarken akıl ve bilime sarılan Aydınlanma düşüncesi, Tanrı’nın evrene müdahalesine kesinlikle karşı çıkmış ve bilimin gerektirdiği kendi içinde kapalı ve düzenli bir sistem olarak evren görüşünü benimserken, Tanrı’yı en iyi durumda bir seyirci durumuna indirgemiştir.
Akılcılık ise, Aydınlanmada insanın rasyonelliğe, doğuştan getirdiği aklına inançla belirlenir. Buna göre, akıl insana matematiğin en soyut, en karmaşık doğrularını anlama ve öğrendiği bu doğruları evrene uygulama olanağı vermiştir.
Aydınlanmanın akılcılığını tamamlayan şey, sınırsız iyimserlik olmuştur. Bu iyimserliğin temelinde ise, evrenin tüm yönleri ve her ayrıntısıyla rasyonel olduğu inancı bulunmaktadır. Fiziki evren rasyonel olduğuna göre, onda bir düzen vardır ve bu düzeni belirleyen şey de belli sayıdaki rasyonel ilkelerdir.
Bu bağlamda, Aydınlanmaya damgasını vuran bir diğer özellik, insan doğasının evrenselliğine duyulan inançtan başka bir şey değildir. Buna göre herkes aynı akla sahip olduğundan, herkes aynı rasyonelliği sergilediğinden, uygun bir eğitim sürecinden geçmiş olan herkes aynı doğru sonuçlara ulaşmak durumundadır.
Ne var ki Aydınlanma düşüncesi 19. yüzyılda erozyona uğramıştır. Aydınlanma düşüncesinin tüm temel ögeleri; hümanizm, ilerlemecilik, iyimserlik, insanın bilim ve teknoloji sayesinde sınırsızca yetkinleşebileceğine olan inanç yerle yeksan olmuştur. Varolan tüm maddi ilerleme insanın yaşam kalitesini artırmadığı gibi eşitsiz bir dünya varetmiştir. Avrupa’da bir kısım elit burjuvazi için yaşam çok konforlu ve refah düzeyi yüksek olurken aynı zamanda varoşlarda ve banliyölerde yaşayan halk için sefil bir yaşam söz konusu olmuştur. Köleler içinse ölümün yaşamdan daha iyi olduğu bir dünya varolmuştur.
Aydınlanma Dönemi’ne damga vuran düşünürler vardır. Bunlar: John Lock, Montesquieu, J.J. Rousseau ve Voltaire’dir.

JOHN LOCKE

Modern çağda emprizmin gerçek kurucusu olan John Locke’tur (1632-1704). Toplumsal ve politik görüşleriyle Avrupa’daki aydınlanmanın öncüsü olmuş, temel hak ve özgürlükleri, akla dayalı yaşam biçimini savunarak kendi çağı için eğitici bir rol oynamıştır.
Locke, insan zihnini öncelikle üzerine hiç bir şey yazılmamış beyaz kağıt (tabula rasa) kabul eder. Bu kağıt deneyim yoluyla dolmaya başlar. Deneyimin yolu duyumlardan ve iç algı denen düşünümden geçer. Bütün ideler duyumdan ya da düşünümden gelir. İdelerimizin çoğu duyular yoluyla kazanıldığı için Locke bu kaynağı duyum (sensation) olarak adlandırır. İdelerimizin öteki kaynağı ise zihnimizin işlemleridir. Zihnimiz duyular yoluyla kazandığımız ideler üzerinde çalışıp onları algılar. Böylece nesnelerden edinemeyeceğimiz başka bir ideler kategorisi sağlarız. Bunlar; algılama, düşünme, inanma, usavurma, bilme, isteme gibi zihinsel edimlerdir.
Thomas Hobbes’a göre doğa durumu “herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir durumdur” John Locke göre ise bir savaş durumu değil özgürlük durumudur ama bu durumu yöneten bir doğal yasa da vardır. Bu yasa aklın yasasıdır ve insanın yeryüzünde eşit ve bağımsız olduğunu, kimsenin bir başkasının yaşamına, sağlığına, özgürlük ve kazanımlarına zarar vermemesi gerektiğini öğretir. İnsanlar doğaları gereği etik yasayı ve kutsal yasayı keşfetme ve buna göre davranma yeteneğine sahiptirler. Locke’un öngördüğü doğa durumunda bireyin değeri, onun Tanrı’nın bir yaratığı olarak sahip olduğu yaşama hak ve özgürlüğü, akıl yasası olarak tüm insanlar tarafından algılanıp kabul edilir. Şu halde özü ahlaksal ve Tanrısal olan doğa yasası, insanların doğal hak ve ödevlerini onlara aklın sesi olarak duyurmaktadır. Locke’a göre insanların doğuştan sahip oldukları doğal haklar, kendini koruma ve yaşamını savunma hakkı, özgür olma hakkı ve mülkiyet hakkıdır.
Tanrı insanlara toprağı ve yaşamlarını sürdürmelerini sağlayacak olan her şeyi vermiştir. Bu nedenle üzerindeki ve içindeki şeyler açısından olmasa da, toprağı kendisi açısından insanların özel mülkiyetinin olması Tanrı’nın istenci ile uyumludur. Özel mülkiyet için birincil hakkı oluşturan şey emektir. Doğa durumunda bir insanın emeği kendisinindir ve “emeğini karıştırarak kökensel durumundan uzaklaştırdığı her şey de onun olmaktadır.” Bu durumda sömürge yoluyla elde edilen topraklarda emek ürünü olduğu için sömürenin meşru malıdır ve miras olarak kendisinden sonraki çocuklarına bırakabileceği bir maldır.
Öyleyse hak ve özgürlüklerin etkili bir biçimde korunabilmesi için örgütlü bir toplum oluşturmak gerekir. Bu da bir toplum sözleşmesinden geçer, yani doğal yasayı tanımlayacak ve çekişmeleri bir karara bağlayacak yazılı bir yasanın olması şarttır. Doğa durumunda insanların kendilerini savunmaları, haksızlıkları cezalandırmaları her zaman olanaklı olmayabilir. Bu nedenle çabucak örgütlü bir topluma itilirler. Şu halde insanların devlet kurmalarının ve kendilerini hükümet altına koymalarının temel amacı mülkiyetlerinin korunmasıdır. Fakat insanlar doğal olarak özgür, eşit ve bağımsız oldukları için kimse öz onayı olmaksızın başkasının politik gücüne uyruk edilemez. Birinin kendini doğal özgürlüğünden sıyırıp yurttaş toplumunun bağlarını üstlenmesinin biricik nedeni başka insanlarla anlaşarak onların arasında rahatlık, güvenlik ve barış içinde yaşama ve mülkiyet olanaklarından yararlanma hakkına kavuşmaktır.
Locke’a göre insanlar, devretmeleri gereken hak ve yetkileri, toplumun çoğunluğuna devredecek biçimde sözleşme yapmalıdırlar. Sözleşme bireyin, çoğunluğun istencine boyun eğmesini gerektiren bir sözleşme olmalıdır. (Yalnız burada çoğunluk dediğimiz şey doğru anlaşılmalıdır. Seçkinlerin ve ruhbanların iki oy hakkı varken seçkin olmayanların ancak tek oy hakkı vardır.)


YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet
Ey imanda sebat edenler! Siz Allah’ın (davasına) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. Muhammed Suresi / 7

::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Dan Diner - Mühürlenmiş Zaman



Ziyaret Edilme Sayısı : 002549027

iletişim : editor@kimokur.com