Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Sayın kimokur.com okurları; mevcut yazarlarımız bir süredir yazı gönderemiyorlar. Alıntı yazı/makale bulmakta/seçmekte zorlandığımız için önemli gördüğünüz, "okunmalı" dediğiniz yazı ve makaleleri bizimle paylaşmanızı rica ediyoruz. Vereceğiniz destekten ötürü şimdiden teşekkür ederiz. EDİTÖR

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




KUR’AN VE BİLİM AKLEDEN KALP (ZİHİN/GÖNÜL)
Nörolog Dr. Ömer Hakan YAVAŞOĞLU

Görünmeyen hakikatin, gaybın gerçekliği, pozitif bilimlerle uğraşanların son yıllarda önemli ilgi alanlarından birisi haline gelmiştir. Önceden sadece, sınanabilen ve test edilebilen bilgiler gerçek kabul edilirken, günümüzde görünmeyen bir düzenin var olduğuna inanan bilim adamları artık görünmeyeni de gerçek olarak tanımlamaya/anlamaya başladılar.



Günümüzde mevcut kâinatın henüz sadece %4’ünün tesbit edilebildiğini, geri kalan %96’sının ise ne olduğu bilinmediğine göre, bu görünmeyen/gaybın aslında belki de hakikate işaret ettiğine inanan bilim adamları şu anda hala mevcut bilinen %4’ün sınırlarına ulaşmaya çalışıyorlar.


Evrenin sırlarını beş duyu ile açıklamak zordur. Bu yüzden insanlar farklı kanallardan gerçeklere ulaşmaya çalışırlar. Kişiyi gerçeklere götüren birinci yol, deney-gözlem, ampirik yaklaşımdır. Nöropsikiyatrinin ve pozitif bilimin ilgi alanıdır. İkinci yol, akıl yürütmedir. Teorik pozitif bilim ve din biliminin, sosyal bilimler ve psikiyatrinin ilgi alanıdır. Gerçeğe götüren üçüncü yol önsezi ve sezgi’lerdir ki bunlar din bilimlerinin dışında bugün nöropsikiyatri’nin de ilgi alanı olmuştur. Dördüncü yol, inançtır. Diğer üç yolla açıklanamayan durumların açıklanmasına yardımcı olur, örneğin nöro-psikoloji de artık bu alanla ilgilenmektedir.


İnsanın beş duyusu dışındaki ikinci algılama mekanizması, zihinsel beyindir (akleden kalp/gönül). Sinirbilimin önde gelen dünyaca ünlü otörlerinden kognitif (yüksek bilişsel/zihinsel fonksiyonlar) sinirbilimci Prof.Dr. Marsel Mesulam insan beyninin %90’ının duygu, düşünce ve davranış işlemlediğini, beş duyu ile ilgili işlemlerin ise beynin sadece %10’unu meşgul ettiğini söylüyor.


Kısa adı zihinsel beyin (gönül/akleden kalp) diyeceğimiz organımızın diğer canlılardaki beyinden çok önemli temel farkları vardır. Mesela insan beyninin, zamanı algılayan anlamlılık kabiliyeti ve manyetik hassasiyeti olduğu tesbit edilmiştir. Somut düşünce dışında soyut düşünce de üretebilmektedir. Amaç belirleyen, güç ve enerji programlayan bir yapıya sahiptir. Zamanlama ve sıralama yaparken aynı zamanda arzu ve ayartıcı özbenliğin dürtülerini de seçebilmektedir.


Zihnimiz bir günde ortalama 50-100 bin civarında düşünce üretirken, bu düşüncelere duygu ekleyerek tepki oluşturabilir. Karar verirken sadece mantığıyla değil, sosyal ve duygusal boyutları da hesaba katarak karar vermektedir. Düşünce üretme aşamasında, sembolleri bolca kullanıp, yeni kavramlar geliştirmek de insan beyninin işidir.


Beş duyumuz, yemek, içmek, barınmak ve üremek için yeterli iken, medeniyet üretmek, akıl yürütmek, muhakeme yapmak, evrene hâkim olmak, insani değerleri geliştirmek, felsefi arayış içinde olmak, kutsala inanmak bu sınırlı duyularla açıklanamaz.


İnsanın psikolojik ihtiyaçları, arzuları ve hedefleri sınırsız iken, beş duyu ile algılayabildiği ve hükmedebildiği şeyler ise çok sınırlıdır. Evrene hâkim olmak, sonsuza dek yaşamak, ölümün farkında olup ondan korkmamak sıradan bir insanın tipik arzularıdır. Bir yandan bu kadar geniş ve ileriye yönelik istekleri, diğer taraftan da karşılanması gereken psikolojik ihtiyaçları varken, insan bir virüse yenik düşebilir. Doğaya hâkim olmak istediği halde, tansiyonunu hatta kalp çarpıntısını bile kontrol edememesi (istemsiz çalışan otonom sinir sisteminin kontrolündedir) ironik bir gerçektir.


İşte burada zihnin, diğer canlılarda bulunan yeme, içme, barınma ve üreme gibi temel ihtiyaçların ötesinde soyut ihtiyaçları olduğunu da görebiliriz. Peki, bir ihtiyaç söz konusuysa ve o ihtiyaç karşılanamazsa sonuç ne olur? Yemek ihtiyacımız karşılanamadığında kan şekerimiz düşer ve hipogliseminin kaçınılmaz sonuçlarını yaşarız (önce ajite-huzursuzluk-aşırı tedirginlik-zihin bulanıklığı, giderek bilinç bulanıklığı-sara nöbeti ve koma…). Aynı şekilde duygusal ihtiyaçlarımızı gideremediğimizde de ruh sağlığımız bozulur. Korkularımızı yenemez, kendimizi güvende hissedemeyiz. İşte bu noktada insanın kutsala inanma ihtiyacı önem kazanır. Zihin cihazımız ise, psikolojik ihtiyaçlarımız giderilmediği takdirde korku, güçsüzlük, çaresizlik duygularıyla farklı arayışlara girebilir. Ruhsal hastalıklarda savunmasız kalan beynimizin soyut düşünce üreten yapısında da bozulmalar meydana gelir.


Zihin cihazının (akleden kalp/gönül) ürettiği soyut nesneler; her şeyi bilme, sonsuz olma, adil paylaşımda bulunma, sevgiyle donanma, merhamet gösterme, mutlak yani sınırsız olma, özgür yaşama, her şeyi kontrol etme, gibi soyut bilimsel sabitelerdir. Kutsala inanma da bilimsel sabite yani soyut nesneler içinde yer almakta ve insanın soyut düşünce dengesi, güven sağlamasını kolaylaştırmaktadır. ”Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, gücü sınırsız olan, beni işiten, kalbimden geçenleri duyabilen, beni benden çok bilen koruyucu bir güç var. Bu güç beni koruyor” diye düşünerek kutsala inanan bir insan, ruh gemisini zihinsel bir limana demirler ve dinginlik kazanır (6).


Aslında bu gönül dediğimiz latif emanet, yeni bir kavram değil… Kur’ani bir kavram olan akleden kalp, bizim kanaatimize göre, aynı zamanda zihin denilen şeyin ta kendisi… Hz.Yunus’dan da çok iyi aşinayız bu gönle zaten…


Gönül, kalbi hayatın merkezini teşkil eden mefhumlardandır. Bütün içe büyümeye vesile olan zihinsel/batıni faaliyetler gönülde meydana gelir. Kur’an-ı Kerim’de, kıyamet günü Allah’ın huzuruna “selim bir kalp ile gelenler, müstesna bir yere sahiptirler” (Şu’arâ 26/89) denilmektedir. Yine Tâhâ 20/25 de “Musa dedi ki; Rabbim! göğsümü aç ve genişlik ver…” şeklinde dua da bulunduğu halde, İnşirâh Sûresi’nde Allah Rasulü “Senin göğsünü açmadık mı?” hitabına mazhar olmuştur.


Gönül (kalb/fuad/yürek) umumi kanaate göre Hakk’ın nazargâhı, Batınî idrak merkezidir. Hz. Peygamber’in göğsüyle ilgili hitap da, bunun delilidir. Yunus Emre, kalbin bu özelliğini veciz bir ifadeyle “Gönül Çalab’un tahtı” şeklinde dile getirir (2).


Gönül Allah’ın tecelli mahalli olmakla birlikte, o nadiren mutmain, çoğu zaman mutmain olmayan, bazen mühürlenen, bazen hastalanan, katılaşan ve kibirlenen tavırlarla da ortaya çıkabilmektedir. Zaten Arapça kalp kelimesi kulb’dan gelir ve yanar-döner, her-an her tarafa meyledebilen bir özelliğe sahiptir. Gönlün bu tavırları Kur’an-ı Kerim’de birçok âyet-i kerime ile dile getirilmiştir. Üstelik kalb kelimesi Kur’an-ı Kerim’de istisnasız hep fiil formunda gelmiş olup isim olarak kullanılmamıştır. Bu çok dikkati şayan bir vurgudur.


Örnek olarak “akletme” eyleminde bulunmayanları şiddetle yeren şu âyetlere bakalım:


“Şâyet akletmiyorlarsa, seni dinlemelerine rağmen, sağırlara sen mi işittireceksin” (Yûnus 10/42).


“İyi bilin ki, Allah katında canlıların en zararlısı, akletmeyen (gerçek) sağır ve dilsizlerdir!” (Enfal 8/22).


“Allah akletmeyenleri bedbahtlığa/ümitsizliğe (şaşkınlığa) mahkûm eder” (Yûnus 10/100) (7).


21. yüzyılda, modern tıptaki gelişmeler çok ilginç noktalara gelmiştir. Mesela Nöro-teoloji denilen bir bilim dalı; maneviyatla meşgul filozoflar, din adamları, güzel ahlâkı savunan pozitif bilim adamlarıyla; beyinle ve insan psikolojisiyle uğraşan bilimadamlarını biraraya getirmiştir. Bilim adamları bırakın insan denilen muammanın sırlarına nüfuz etmeyi, sadece beyinin sırlarına dahi ulaşmada ne kadar zorlandıklarını itiraf ederek, ancak kolektif akılla hareket ederek birçok disiplindeki otörler tüm birikimlerini bir havuzda toplayarak bu muammayı çözebileceklerini düşünüyorlar.


21. yüzyılda insanoğlunun geldiği nokta hayli vahimdir. Teknoloji ve bilgi edinme olağanüstü bir hızla gelişirken ve yaşamımızı kolaylaştırırken beraberinde olması gereken bilgi ahlâkının temerküz etmeyişi insanı sanal mutluluğa davet eder olmuştur. Tabi günümüzün kartezyen felsefe ile şuurları durdurulmuş, iğdiş edilmiş, beyinleri; sürekli tüketerek organizmaya indirgenmiş (yiyen-içen-çıkaran-üreyen ama akletmeyen) ve insan-insan ilişkisi askıya alınmıştır artık.


Hülasa insanoğlunun daha çok mutluluğu için çalışan bu Nöro-teolojiyi kuran bilimadamları (adını sayamadığımız daha pek çok bilimdalı/disiplin) insanlığın hiçbir döneminde bu kadar maneviyata-ahlâka ihtiyacı olduğunu zannetmiyoruz diyerek çalışmalarını giderek derinleştirip diğer bilim dallarıyla köprüler kurmaya çalışıp, insan denen meçhulü(!) anlamaya çalışıyorlar. Zaten Nörolojik ve psikiyatrik bilimlerde de eskisi gibi yakınlaşma arttı ve Biolojik Psikiyatri, Davranış Nörolojisi/Kognitif Nöroloji, Nörokuantoloji, Nöro-Genetik, Nöro-İmmünopsikoloji vb. üst disiplin içeren bilimdalları da beyinle ve insan mutluluğu ile uğraşan doktorların daha çok ilgi alanı olmaya başladı. Bugün batı üniversitelerinde Mutluluk Kürsüleri kurulmaya başlandı. Hala insan mutluluğunun bile akılla elde edilebileceğinde ısrarcı olan Batı Aklı sanırım yavaş yavaş İslam Aklı’nın olağanüstü ve hakikaten medeniyetler doğuran birikimini belki de bu sayede öğrenecek…


Şimdi tüm bunların gönül ile ne ilişkisi var sorusunu sorabiliriz. İşte modern nöro-bilimciler, eskiden beynin, tüm vücut denetimi tamamen kendisine aittir derken artık bu kontrolün beyine gelen başka uyarılarla önce başka bir üst merkezden başlayıp daha sonra beyni aracı olarak kullandığını anlamaya, dillendirmeye başladılar.


Yani özetle; Niyet dediğimiz şey var ya niyet, işte bu niyetlerimiz mekân olarak tam olarak bilinemeyen bir merkezden beyine uyarı göndermekte ve kişinin tüm Düşünce-Duygu dünyası, mutluluğu, sıkıntısı, huzur veya huzursuzluğu buna göre şekillenmektedir.


“Şüphesiz bu (vahiy) kalbi olan kimseler için bir uyarıdır” (Kaf 50/37) âyeti, bu kalbin maddi değil, imanın ve inkârın, sevginin ve nefretin makarrı olan merkez anlamında kullanıldığını açıklamak için yeterlidir (7).


Carl JUNG, huzuru aradığı yolculuklarından birinde bir kızılderili reisiyle oturur. Kabile reisi Dağ Gölü, ona “beyaz adamların deli olduğuna artık iyiden iyiye kanaat getirdiğini” söyler. Niye diye sorar psikoloğumuz? “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye cevap verir bilge reis. Herhalde der Jung. Ya siz neyle düşünüyorsunuz? “Reis Dağ Gölü, kalbine işaret eder biz bununla düşünüyoruz”!


Kalbin kendisine ait bir aklı var mı? Kadim öğretiler fiziksel kalbin ötesine geçen farklı bir organdan bahsederler. Duyarlı, algılayabilen, insanın ruhuna ışık veren bir organ. Sufilikte ve Hıristiyan mistisizminde, kalbin taşıdığı değeri ifade eden sayısız anekdot, şiir ve hikaye vardır. Eski Mısırlılarda mumyalama işlemi sırasında beyin de dâhil tüm organlar çıkarılırken, kalbi yerinde bırakırlarmış. Zira Kalp onlara göre ruhun, aklın ve duygunun tahtıdır.


Son yıllarda yapılan çalışmalar kalbin düşündüğümüzden daha akıllı olduğunu gösteriyor. Kalp beyinden sinyal alıyor evet ama kendisi de vagus siniri yoluyla beyne bilgi gönderiyor. Beyne gönderdiği sinyallerle beynin entelektüel işlevleri yerine getiren bölümünü uyarabiliyor veya tamamen devre dışı bırakabiliyor. Kalp kendi hormonlarını üretip vücuda bırakıyor, beyinden binlerce kat daha güçlü bir manyetik alan yayıyor. Kalbin üzerinde yer alan sinir hücreleri, tıpkı beyin gibi yapılanıyor. Kalbin beyni, kendi dopaminini salgılayabiliyor. Bu sinirsel iletici, davranışlarımız üzerinde kuvvetli etkileri olan bir bileşik.


Geçmişin bilgeleri kalbin ancak dikkat ve niyet etmekle dönüşebileceğini söylüyorlardı. Kalbimizle görebilir, kalbimizle düşünebilir, kalbimizle hüküm verebilir ve nihayet onunla yaşayabilirdik (1).


Beynin yakın zamanlarda keşfedilen bir özelliği Nöroplastik olma durumudur. Yani önceden sabit ama değişmez denilen nöron (gri alan)lar, yoğun öğrenme ve uzun zihinsel mesai ile yeniden düzenlenebiliyor. Mesela yirmi yıl boyunca günde sekiz saat masa tenisi olan bir insanın beyni, oynamamış insandan farklı oluyor. Hadiselere, maddeye, insana velhasıl varlığa olan bakış açımız değiştiğinde beyinde yeniden nöro-kimyasal yolaklar oluşuyor. Mesela Bilişsel Psiko-Terapi, Ben-Ötesi Psikoterapi, Transpersonel Psikoterapi vb psikoterapi yöntemleri işte beynin bu Plastisite özelliği yoluyla kişide olağanüstü bir değişim-dönüşüm Yeniden İnşa oluşturuyor. Yoksa Allah Rasulü’nün yeniden inşa ile çocuklarını diri diri toprağa gömen ve çok ilkel yaşayan bedevileri Altın Nesle dönüştürmesini biyolojik ve bilimsel olarak nasıl izah edebiliriz? Evet, verilen görevi bihakkın yerine getiren Allah Rasulü’ne beynin bu değişebilirlik-esneyebilirlik kapasitesi Rabbimiz tarafından bildirilmişti belki de. Aslında değişimi yapan tabii ki Kur’an idi ama onu yaşama geçirebilecek Beyin kapasitesini insana veren tabii ki Rabbimizdi. Ancak beynin bu kapasitesinin ortaya çıkabilmesi, gönlün/akleden kalbin alıcılarının açık yani inandığı şeyi önyargıları olmadan tasdiki gerekiyor. Bu yöntemle sayısız psikolojik rahatsızlık tedavi edilebiliyor artık. Hatta mutluluk için yanlış olan algılarımızın/girdilerimizin ancak bu biyolojik yolu kullanarak insana huzur getirdiğini, vb. birçok hastalığın böylece güçlenen İmmün sistemimiz (bağışıklık sistemi) yoluyla daha kolay atlatılabildiğini anlamak gerekiyor.


Gönül ve yürek olarak da tanıdığımız kalp başlıca iki manada kullanılır. Birisi, göğsün sol tarafında sol memenin altında ve daha çok da çam kozalağına benzeyen, aynı zamanda yapısı ve dokusu itibariyle de bedendeki her uzuvdan farklı bulunan; ihtiva ettiği harika karıncık ve kulakçıkları, bütün his ve duygulara merkeziyeti, bütün damarlara ve damarcıklara merciiyeti ve insan uzuvları arasında bizatihi müteharrik olma gibi imtiyazı; hem bir motor gibi çalışması hem de bir emme-basma pompası gibi faaliyet göstermesi itibarıyle çok hayati bir organdır ki bu organa biz yürek de deriz.


İkincisi ise, öncekinin dublesi, alternatifi, meleki buudu ve aynı zamanda, şuur, idrak, ihtisas, akıl ve irade gücünün de merkezi ruhani bir latife’dir ki, gerçek bilgeler ona “hakikat-i insaniye”, filozoflar da “ nefs-i natıka” demişlerdir. İnsanın asıl hakikati de işte bu Kalp’dir. İnsana bu manevi buudu itibariyle “âlim”, “arif”, “müdrik” denir. Ruh bu latifenin esası ve batını, Biyolojik Ruh ise bineğidir. Allah’a muhatap olan, sorumluluklar yüklenen, ceza gören, mükâfat alan, hidayetle kanatlanan, delaletle yuvarlanan, aziz kabul edilen, hor görülen ve ilahi marifetin “Mirat-ı Mücella”sı olan hep bu latifedir.


Kalp, hem idrak eden hem de idrak edilen hususiyette bir yapıya sahiptir. İnsan; ruhuna, cismine, aklına onunla girer. Kalp, Ruhun Gözü gibidir. Basiret kendi dünyasına göre onun nazarı; akıl ruhu, irade de iç dinamizmidir.


 


Umumiyet itibariyle biz ”gönül” derken bu ikinci kalbi kasdederiz. Gönül ve kalp, gönül ve kalp farklılığı, bunların birbirinin yerine kullanılması bir yana, bu ruhani latife cismani kalple sımsıkı alakalıdır (3).


İnsanların en çoğunun akılları bu ruhani kalp ile, cismani kalbin arasındaki ilişkiyi idrak etmek hususunda hayrete düşmüştür. Çünkü rabbani kalbin (akleden kalp), cismani kalple olan irtibatı tıpkı renklerin cisimlerle; sıfat ve niteliklerin mevsuflarla olan irtibat ve ilişkisine benziyor. Veya aleti kullananın aletle ilişkisi gibidir. Ve yahut da oturanın mekânla ilişkisine benzer (4).


Beden ve ruhun işlevleri hakkında kökten bir farklı bakış açısı geliştiren, Aristoteles (M.Ö. 384-322)’e göre algının merkezi organı, beyinden ziyade, Kalp idi. Eğer, bir hayvanın algısı harekete dönüşecek olursa, kasın kasılmasını takiben, hareketle şunlar ortaya çıkacaktır: “… kaynağın yeri (olan kalp) algıları değiştirir, onlar uzanır veya kısalır, bu yolla hayvanın ihtiyaç duyduğu hareket oluşturulur. “Aristoteles’e göre, algılama özellikle kalpte onun özel ruhu ile ortaya çıkar. Merkezi duyu organı olan, tek tek duyu organlarıyla bağlantılıdır.


 


Aristoteles düşüncelerini, platonik bir matematiksel ve sanal dünyadan ziyade, doğal bir dünya üzerine oturtmuştur. O, anasır-ı erbaayı (hava, su, toprak ve ateş) beşinci bir element daha ekledi. Bu element yalnız dünya ile sınırlı değil, aynı zamanda yıldızlar ve cennetin de parçasıydı. Tüm evreni kaplıyordu. Bunu “ether” olarak adlandırdı (Bediüzzaman aynı maddeyi esir diye adlandırmıştır). Aristoteles’e göre ether, solunum esnasında bedene alınıyordu ve akciğerlerden kalbe ulaşıyordu. Daha sonra da “canlandırıcı nefes/vital pneuma” veya “canlandırıcı kalbe” dönüşüyordu. Bu canlandırıcı nefes kalpten bedene kan damarları yoluyla dağıtılıyordu. Bu şekilde kalbin ruhu ile kas gibi organların ruhu (psyche) arasında bağlantı mümkün hale geliyordu (8).


 


Kalp, iki yönü olan öyle nurani bir cevherdir ki, bir yönüyle devamlı ruhlar âlemine, diğer yönüyle de cisimler âlemine bakar. Cisim, şer’i ölçülerin birleştiriciliğinde ruhun emrine girmişse, kalp ruhlar âlemi yoluyla aldığı feyizleri bedene ve cisme taşır, orada da huzur ve itminan esintileri meydana gelir.


Kalp eskilerin ifadesiyle “nazargâh-i ilahi”dir. Allah, insana insanın kalbiyle bakar. İnsanla muamelesi o insanın, kendi kalbine göre cereyan eder. Zira kalp; akıl, marifet, ilim, niyet, iman ve kurbet gibi çok hayati hususların kalesi mesabesindedir. Kalp ayakta ise bu duygular da hayatta sayılır, o yıkılmış veya bir kısım muhlikâtla sarsılmışsa, bu latifelerin hayatiyetinden, devam ve temadisinden bahsetmek oldukça zordur. Sonsuz saadet rehberimiz Hazret-i Sâdık u Masdûk bu konuda: “Bakın, cesette bir çiğnem et parçası vardır ki, o sıhhatli olunca bütün cesette sağlam olur; o fesada yüz tutunca da bütün ceset bozulup gider. Dikkat işte o kalptir” buyurarak kalbin, insan bedenindeki yeri ve önemine dikkatleri çekmiştir.


İnsanın mutlu ve sağlıklı bir hayat sürebilmesi düzgün ve üst düzeyde çalışan bir bağışıklık sistemi ile mümkündür. Yani mükemmel yaratılmış insanda sistemlerin sorunsuz çalışması ve mutluluk hormonlarının normalin altına düşmemesi için bağışıklık sisteminin sürekli ve her daim pozitif ve üst düzey kapasite ile çalışması gerekli olup bunu sağlayan ise güzel ahlâk ve pozitif-olumlu olabilmektir. İşte tevekkül ve doktoruna teslimiyeti yüksek ama gereken tıbbi yaklaşımı ihmal etmeyen hastaların çabuk iyileşmesi ve kolay hastalanmamasındaki sır bu olsa gerektir (Mesleki tecrübelerimiz ve birçok meslektaşımız bu konuyu el’an samimiyetle teyid/itiraf etmişlerdir).


Tam tersi de doğru olup, negatif düşünceli ve olumsuz ahlâklı insanların immün sistemleri normalaltı kapasitede veya çalışamaz hale gelip çökebilir hatta genetik yapıyı olumsuz yönde değiştirip umulmadık hastalıklara davetiye çıkarabilir. Mmodern tıp bunun sebebini hala anlayabilmiş değil ve sebebine İdiopatik adını vermiştir. Öte yandan tıbben kolay düzelen bir hastalık bile olsa umulmadık komplikasyonlar ve bir türlü düzelemeyen hasta profilleri, hekimleri de aciz hale düşürüp, modern tıbbın neden hala bazı hastalara gerçekten şifa olamadıkları hakkında fikir verir. Yani hastanın, hastalığa bakış açışı, kalbi durumu o kadar önemlidir ki, tedavi sürecinde biz hekimler bu blokajı çoğu zaman fark edemeyiz. Gereken her şey yapılmıştır ama bir türlü hasta düzelemez, çünkü asıl hastayı ayağa kaldıracak olan bağışıklık sistemini, bizzat hastanın kendisi çökertmiştir. Ama farkında değildir… İşte bunu fark edebilen hekim, ancak hastaya kendi iyileşme gücünü de farkettirebilirse (bilişsel terapiyle-algı düzeylerini değiştirilebilirse ki bu mümkündür=Nöroplastisite) Şifa’ya vesile olabilir…


Kognitif Nöroloji’nin duayenlerinden Prof. Marsel Mesulam geçenlerde gerçekleştirilen (Mayıs-2011-Marmaris) Uluslararası Kognitif Nöroloji Kongresine yolladığı Türkçe tebrik konuşmasında; beyin hakkında bilinemeyenlerin, bilinenler yanında hala bir okyanus gibi olduğunu vurgulamış ve gerçek bilimadamının bu yüzden mutlaka alçakgönüllü olması/aczini anlaması gerektiğini vurgulamıştır.


Zaten Akleden Kalbini kullanabilen hekimler (algılarını modern tıbba teslim etmemiş hekimler, kendilerini yeniden her hastaya göre inşa edebilen, şekillendirebilen, tamamlayıcı-bütünleyici olanlar yani Zülcenaheyn hazık hekimler) şifaya yetkili kılınırlar ve kendi acziyetini bilenlerdir bunlar, kendilerinin aracı/vesile olduğu bilincini an be an taşıdıkları için, kaynağa yönelirlerse bi-iznillah zaten şifa gelir (Muhyi: dirilten, eş-Şifa: şifa veren). Alınacak nefes sayısı bitmişse ölüme de vesile olabilir (Mü’mit: öldüren) hekim ama asla öldüren o değildir. Allah’ın Muhyi-Mümît sıfatları gibi diğer tüm sıfatları da kullarında bir şekilde yer, zaman, olay, duruma ve hak edip etmemesine göre tecelli ettiği gibi hasta üzerinde de aşikâre görünürler.


Kalp; düşünce sıhhati, tasavvur sıhhati ve ruh sıhhati hatta beden sıhhati için adeta bir kale gibidir. İnsanın maddi, manevi duyguları bu kaleye sığınır ve korunmuş olurlar. Bu açıdan insan için bu kadar önemli olan kalbin de karantinaya ve gözetilmeye ihtiyacı vardır. Zira o, yaralanınca tedavisi çok güç ve ölünce de hayata döndürülmesi çok zor bir latifedir. Kerim Kur’an bize “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma…” duasını öğütlemekte, Efendimiz de sabah-akşam el açıp hem de defaatle: “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım!, Kalbimi dininle sabitleyip perçinle” tazarruunda bulunmakla çok önemli korunma ve karantinayı hatırlatmaktadır (3).


Yine Kerim Kur’an’da akleden kalple ilgili şu âyet ne kadar anlamlıdır: “İyi ama, onlar hiç mi yeryüzünde gezip dolaşmazlar? Bu sayede kendisiyle akledecekleri bir kalbe ya da işitecekleri bir kulağa sahip olsalardı ya! Ama şu da var ki; gözler kör olmaz, fakat asıl kör olan göğüslerdeki kalplerdir” (Hac 22/46).


Vahiy özürlülük algımızı yeniden inşa ediyor. Bizim “kör, sağır, dilsiz” dediklerimiz vahye göre özürsüz; zira canda özür olmaz. Asıl özürlülük Akleden Kalp’de ortaya çıkan özür, Hakk’ı duymayan sağır, görmeyen kör, konuşmayan dilsizdir.


Kaf Sûresi’nin 36 ve 37. âyetlerinde ise mealen şöyle buyurulmaktadır: “Biz onlardan önce nice nesilleri helak etmişiz; onlar güç ve kudret olarak bunlardan çok daha ileriydiler; fakat ‘bir sığınak yok mu?’ diye sığınacak delik aradılar. Elbet bunda (akleden) bir kalbe sahip olanlar için ibretlik bir uyarı vardır; veya pür dikkat bir şahit olarak kulak verenler için… “Bu ibare gösteriyor ki, Kur’an kalb derken fiziki bir organı değil, akletme ve inanma yetisini kasdetmektedir.


Kalbin iki asli manası vardır:


1) Bir şeyin en şerefli ve en saf kısmı,


2) Sürekli dönen ve yerinde durmayan.


Kur’an da genellikle Akıl anlamında kullanılır. Kur’an’da bağırsak kelimesi dahi geçerken hasetsen “beynin” geçmemiş olmasının gerekçesi budur Akleden Kalp beyin (zihin), fıkheden kalp ise yürektir, denilebilir (5).


Evet, kalp, bütün hayırların bereketlerin insana ulaşmasında önemli bir köprü vazifesi gördüğü gibi, aynı zamanda şeytani ve nefsanî bütün dürtülere ve bütün hatıralara vize verebilme mevzuunda da tehlikeli işlere alet olabilir. O Hakk’a tevcih edilebildiği sürece, bedenin en karanlık noktalarına kadar her yanına ışıklar yağdıran bir projektör olur; yüzü cismaniyete dönük kaldığı zamanlarda da şeytanın zehirli oklarının hedefi haline gelir.


Kalp; Allah-kâinat-insan arasında ince ince akıp duran duyguların yüksek debili bir ırmağı olmasına rağmen, bu cihan-baha latifeyi yerinden etmek ve bu ırmağa mecra değiştirtmek için onun sayılamayacak kadar da düşmanları vardır. Kasvetten küfre, ucubdan kibre, tul-i emelden hırsa, şehvetten gaflete, menfaatten makam düşkünlüğüne, şöhretten baş olma sevdasına kadar yığın yığın düşman, taarruz vaziyetinde onun zaaf ve boşluklarını kollamaktadır.


İman kalbin canı, ibadet onun damarlarında akıp duran kanı, tefekkür, murakabe, muhasebe ise onun bekasının esaslarıdır. İmansız birinde Kalp ölü ve ötelere karşı bütün bütün kapalı, ibadetsiz birinde o ölüm ağında ve onulmaz hastalıklarla sürüm sürüm; tefekkürsüz, muhasebesiz ve murakabesiz bir bünyede ise her türlü tehlikeye açık ve emniyetsizdir. İlk kategoriye giren insanlar sinelerinde emme-basma nev’inden bir et parçası taşısalar da, katiyen bunların kalplerinin var olduğu söylenemez. İkinci kategoriye girenler, varlık-yokluk arası vehimlerinin sisli dünyasında hep mesafelerinin esiri olarak yaşar ve bir türlü hedefe ulaşamazlar… Üçüncü kısma dâhil olanlar ise, bir hayli mesafe almış, bir hayli engebe aşmış olmalarına rağmen, tam zirveye ulaşamadıkları için her zaman tehlike sath-ı mailinde sayılırlar; düşe kalka yürür, müsabakasını yenile yenile sürdürür ve ömürlerini vefasız ve aşılmaz bir tepenin yamaçlarında tüketirler (3).


Hâsıl-ı kelam olarak, modernizmin zihinlerimizi iğdiş ettiği ve tasavvurlarımızı imha ederek durdurulan bu medeniyetin mürekkep yalamışları olarak bizlere düşen; Kalp-Beyin birlikteliğini mizan üzere mezcedip, doğu-batı medeniyeti arasında Köprü ve İnşa-Medeniyet özelliği taşıyan gönül medeniyetimizi yeniden kurmak, her hikmete kimde ve nerede olursa olsun sarılarak başta insanlık ailesi ve sonra ümmetimiz, milletimiz, beldemiz ve de ailemiz için sulh adacıkları(cennet köşeleri), hatta sulh kıtaları oluşturup her iki dünyaya yönelik hem bedensel hem de ruhsal mutluluk rehberleri olarak kendimizi ıslah etmeli/eğitmeli (ve dolayısıyla bunun sonucunda çevremizi de) yetiştirmeliyiz…


 

YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı


::Bir Portre
[HyperLink1]
ŞEHİT MURTAZA MUTAHHARİ
devamı >
::Bir Ayet
"Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Oysa o, zalimlere kayıplardan başkasını arttırmaz" İSRA/82

::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Edward W. Said tarafından yazılan Şarkiyatçılık/Oryantalizm isimli eser, “Batı“nın “Doğu“ya bakış tarzını büyük bir zihinsel güçle sorgulamıştır. Tavsiye edilir.



Ziyaret Edilme Sayısı : 002541850

iletişim : editor@kimokur.com