Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Tüm dünya mazlumlarının acı ve keder gözyaşlarinin dinerek yerini sevinç ve huzur damlalarına bıraktığı ve tüm alemin İslam güneşiyle aydinlandiğı bayramlara ulaşmak duasıyla... Mübarek Ramazan Bayramimiz size ailenize ve tüm İslam alemine hayırlar getirsin inşallah.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




BEŞ DUYU ORGANIMIZ (ÖYKÜ)
Dilek BUZ

Eski bir çay ocağının, kendisi gibi eskimiş taburesine yalnız başına oturmuş gazete okuyordum. Beklediğim biri yoktu, yapacak işimde; sıkılmış bunalmış soluğu çay ocağında almıştım. Böyle zamanlarda bu çay ocağı kurtuluşum oluyordu. Duvarları eski kilimlerle, masaları hasır örtülerle kaplıydı. Tavandan asılı sallanan eski ev eşyaları vardı. Şehrin mazisinden fotoğraflar, motifli desenli çaydanlıklar, üç oklu bir yay, birkaç hançer, kılıç… Loş bir ortam oluşturacak kadar aydınlatma… Dikkat dağıtmayacak kadar radyo yayını… Modern kafelere inat, maziyi çağrıştıran bir çay ocağıydı burası. Müşterileri de bir o kadar eskiydi; hepsi orta yaş üzeri insanlardı. Belki de en gençleri ben idim. Gerçi bende pek genç sayılmam artık.

Gazeteyi evirip çeviriyordum. Okuyasım pek yoktu aslında. Resimlerine bakınıyor, kenarlarını katlıyordum; biryandan da okuyor gibi elimde dolandırıp duruyordum. O kadar insan içinde boş boş oturamazdım ya!

İçimden “Allah’ım, ne sıkıcı, ne boş bir gün” diye geçirdim. Yapacak bir iş, uğraş arayışına girdim. O anda karşı masalardan birinde yalnız başına oturan yabancıyı fark ettim. Benden üç beş yaş kadar büyüktü. Temiz traşlıydı, saçları yarı yarıya ağarmış, üzerine ince deri bir yelek giyinmişti. Elinde kalem defter bir şeyler yazıyor; dertli endişeli görünüyordu. Çayı yarım kalmış, içmemişti. Sürekli yazıyor çiziyor karalıyor, sonra tekrar yazıp çiziyordu. Onu tüm diğer çay ocağı sakinlerinden ayıran bir hali vardı. Bunu anlatmamı beklemeyin, tasvir edemem, gerçekten ayrı bir dünya, ayrı bir iklimde gibiydi. Kalemi bile farklıydı, elinde silinebilir kurşun kalem tutuyordu ilkokul öğrencileri gibi. Bu çay ocağında tek kalem Bulmaca Necmi’de olurdu, o da bulmaca çözmek için tükenmez kalem taşırdı. Onu herkes tanırdı, yıllardır bu çay ocağında bulmaca çözerek nam salmış, bulmacalarda bir tane bile boş bırakmayarak namını sürdürmüştü. Başka çay ocakları onu, bedava sınırsız çay hakkı tanıyarak kendilerine transfer etmek istemişler ama o yanaşmamıştı.

Ama karşımdaki kişi Bulmaca Necmi değildi. Peki kimdi öyleyse? Merakım gitgide artmıştı. Bu çay ocağında yabancı pek olmazdı. Herkes birbirini tanır bilirdi. Bu yabancı kimdi ve ne yapıyordu? Birden, benim içimden geçenleri duyup da rahatsız olmuş gibi kalemiyle sağlam bir nokta koydu deftere, sonra o sayfayı yırtıp buruşturdu, hemen ayağının dibindeki çöpe atıverdi. Sonrada şekerliğin altına bitmemiş çayın parasını koyup çekip gitti.

Yerimden kalkıp o masaya oturdum hemen. Cüzdan çalıyormuş edasıyla korka korka eğilip çöpten buruşturulmuş defter yaprağını aldım. Beni izleyen birileri olup olmadığını göz altından kolaçan ettim, (kimse fark etmemişti) Kağıtta yazanların borç listesi mi, aşk şiirimi, intihar mektubumu olduğunu çok merak ediyordum. O anda durdum, yaptığım şeyi sorgulamaya başladım? Bir başkasına ait yazı, izinsiz okunur muydu hiç? Ama bu yazı gizli saklı değildi ki! Çöp hükmünde idi şu anda. Sahibi yazıp atmıştı öylesine. Başka bir yerde de bulabilirdim, rüzgarda savurup suratıma yapıştırabilirdi. Öyleyse bunu okumak suç sayılır mıydı yine de? Ama burada durum başkaydı sanki; yazarını takip etmiş, o gittikten sonra alıp okumak istemiştim. Ama ortalığa atmasaydı öyleyse, gizli saklı bir şeyse ne diye ortalığa atıyordu ki? Ama attığı yer bir anlamda ortalık değildi, diğer çöplerle beraber yakılacak ya da toprak altına gömülecek, böylece yok olup gidecekti. Okunmamalıydı. Ama ya intihar mektubuysa, belki de bunu okuyup zamanında yetkililere haber vererek onu kurtarabilirdim?

Ben uzun süre hesap edip durdum. Bir haklı çıkıyordum bir haksız. Meseleyi bir sonuca bağlayamadım ama bir karara varmıştım; utana sıkıla (bu suçluluk hissettiğimi gösteriyordu) okumaya başladım.

“İNSANIN BEŞ DUYU ORGANI”

Sayfanın başında böyle yazıyordu. Hayal kırıklığı gibi bir şey hissettim. Biyoloji ders notu gibi bir şey aklıma geldi. Devamının çok farklı olduğunu gördüm, neden böyle bir yazı yazdığını anlayamadım ama sonuna kadar kesintisiz okudum. Karalanmış, silinmiş kısımları, düzeltmeleri saymazsak tam olarak aşağıdaki gibi yazıyordu;

“Beş duyu organımızdan biri gözdür. Göz, çevremizdeki nesneleri görmemizi sağlar, böyle yazar ders kitapları. Ama eksik, ama yanlış, ama tutarsızdır bu ifade. Göz bakar sadece, kapaklarını açarda bakar dünyaya, ışık varsa görür, perde yoksa görür, yakın mesafeyse görür, onu da çoğu zaman yanlış görür. Asıl gören gönüldür; onu ne mesafe engeller ne de karanlık. Gördüğünün künhüne varır gönül. Göz ağaç görür; gönülse hayat… Göz güneş görür, ay görür, dere tepe görür; gönülse sonsuz sanat… Göz altın görür, taht görür, kılıç görür; oysa gönül bunları acı olarak, zulüm olarak, gözyaşı olarak görür. Göz sulanır; gönül ağlar, göz bakar; gönül görür. Herkeste göz var ama herkes göremez.

Beş duyu organımızdan biride burundur. Koku almamızı sağlar. Nesnelerin ve yiyeceklerin kokularının neye ait olduklarını, tazemi bayat mı olduklarını, iyi mi kötü mü olduklarını anlamamızı sağlar. Bu tanımda eksiktir, bu da yanlıştır. Burun sadece koklar, maddelerin kimyasını analiz eder. Kokuyu alan hafızadır, hafıza olmasa duyumsadığımız koku hiçbir şey ifade etmeyecekti. Hafıza karar verir bir şeyin kokusunun neye ait olduğuna. Yastığı koklayan birisi kir kokusu alır, evlat anası ise yavrusunun kokusunu duyar o yastıkta, kimisi balıkçıda balık kokusu alır; yetim ise denizde kaybolan babasının kokusunu, kimisi sigara kokusu alır sokakta; kimisi de aynı kokuda yalnızlığı…

Başka bir duyu organımız da kulaktır. Dışımızdaki dünyada neler olup bittiğini işittirir bize. Nesnelerin çıkardığı sesleri dinler, neye ait olduklarını, ne mesafede olduklarını bildirir. Bu da tanım da eksik tabi ki. Bunlar insanı sadece biyolojik olarak tanımlamaya çalışanların ifadeleridir. Eğer tek işiten kulak ise, ruhlarımızda duyumsadıklarımız ne olacak? Nice ses vardır ki duyumsadığımız ne ağızdan çıkmıştır, ne kulaklarımız duymuştur; ama yine de çok iyi işitiriz onları. Sevdiğinden ayrılan yüreğin serzenişini, zulme uğrayan mazlumun içindeki çığlığı, suratına diğer çocuklardan tokat yiyen öksüzün içinden geçen hıçkırıkları, mezarlardan yükselen feryatları işitiriz, kulaklarımız duymasa bile. Ruhların işitmesi kulakların işitmesinden daha keskin, daha güvenilirdir.

Bir de tat alma duyumuz vardır. Bunu dilimiz sağlarmış. Yediğimiz yiyeceklerin tadını anlamamızı sağlarmış. Sadece dil bunu yapabilir mi? Yapamaz tabi ki! En güçlü tat alma duyumuz huzurumuzdur. Her ne kadar dil gibi görünür olmasa da huzur, tat almanın en önemli şartıdır. Halk arasında deyişi bile vardır; “Huzur olmadan ağzının tadı olmazmış” İdam saati gelen zavallıya bal yedirseniz ne tadı alır sizce, onurlu birine zorla haram yedirseniz, bir meczuba zemzem içirseniz… Koca bir yanılgı, koca bir hiç. İnsan dediğin huzurda bulur gerçek tadı, huzur yoksa aldığınız her tat yabancı, her tat yalancı.

Son olarak, duyu organlarımızdan biri de dokunma duyumuzmuş, tenimizle dokunduğumuz şeyleri fark eder, anlar, hissedermişiz. Onun ısısını, yumuşaklığını, ıslak ya da kuruluğunu, pürüzlü ya da kaygan olduğunu hissedermişiz. Biz bütün bunları dokunmadan hissedemez miyiz? “hissi kablel vuku” ne olacak öyleyse? Hissetmenin en zayıf olduğu yerdir aslında ten. Yakup peygamber değil miydi o; diyarlar ötesinden “vallahi bana delirmiş demezseniz ben Yusuf’un kokusunu alıyorum” diyen. Yusuf’un kokusunu getiren, tenine dokunmuş gibi gömleği yüzüne sürdüğünde görmeyen gözlerini açan, ona huzur ve sükûneti taşıyan ne idi? Hangi duyu organı başarmıştı bunca şeyi.

Duymak, hissetmek; fani bir bedene bırakılamayacak kadar yücedir. Alem duysun, işitsin, görsün, tatsın ve dokunsun bu gerçeğe, tüm benliğiyle…
…”

Böyle bitiyordu sayfada yazanlar. 
Buz gibi olmuş çayı bir yudumda kafaya diktim. Çaycı seslendi;
-Heyyyy birader, o senin bardak değildi.
-Olsun, ne fark eder? Dedim.
Bir şey anlamadı, öylece bakakaldı.

Dilek Buz


YORUMLAR
Bütün bu yaşadıklarınız bir öykü değil sanırım tamimiyle gerçek...değil mi


esra
anonim 21.2.2019 20:55:21
Cay ocagi gercek, kisi gercek... Kagitta yazilanlar ise içimizden geçenler...
anonim 21.2.2019 21:02:49
Bünyamin beyin son makalesi ile sizin bu yazınız aynı tarlanın farklı ürünü gibi.
Dert aynı,tasa aynı,kaygı aynı.


esra
anonim 28.2.2019 16:24:56

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 002891407

iletişim : editor@kimokur.com