Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




YARATILIŞ VE PEYGAMBER KISSALARI
Dilek Buz

Hiçbir şey yoktu. Bir toz zerresi, bir ses, bir damla su…

Hiçbir şey yoktu. Yıldızlar, gezegenler, galaksiler yoktu. Kâinat diye bir şey yoktu; sıcak ve soğuk, ışık ve karanlık, canlı cansız hiçbir şey yoktu.

Zaman da yoktu madde de. Saatler, günler, yıllar anlamsızdı. Bir şeyi ölçmek, tartmak, kıyaslamak, tarif etmek imkânsızdı; zira “şey” diye bir şey yoktu.

Sonra bir ses duyuldu; “OL” diye. Allah “OL” demişti. Evet, hiçbir şey yokken sadece Allah varmış. Zamandan önce, maddeden önce, her şeyden önce O hep varmış. Tek imiş, her şeye gücü yeter, her şeyi bilirmiş.  

İşte Allah, sonsuz hikmetiyle “OL” demişti. 

Ve o anda, küçücük bir noktadan öyle büyük bir patlama olmuş ki; tarifi imkânsız. Küçücük bir anda, küçücük bir noktadan, o kadar büyük bir büyüme dalgası yayılmış ki; bugünkü kâinat işte o patlamadan meydana gelmiş. Milyarlarca yıl boyunca, bu büyük patlama her bir yöne dağılarak evreni oluşturmuş. Evrenin her bir yeri sıcak gaz ve tozla dolmuş.   

Sonraki zamanlarda sonsuz miktardaki toz ve gazlar bir araya gelerek galaksileri, yıldızları, gezegenleri meydana getirmiş. Gezegenler soğudukça kayalar, hava ve su, ısı ve renk ortaya çıkmış. Bu gezegenler içinde biri, uzun zaman içinde yavaş yavaş değişerek yaşanabilir hale gelmiş. Su ve toprak bir araya geldiğinde ondan bitkiler ve hayvanlar ortaya çıkmış. Birbirinden beslenmiş, birbirinden faydalanarak büyümüş, çoğalmış ve yeryüzüne yayılmışlar. Bu süre öylesine uzun sürmüş ki; milyonlarca ve milyarlarca yılı bulmuş. Aşama aşama bitkiler, böcekler, kuşlar ve daha büyük hayvanlar hatta dinozorlar değişerek, gelişerek, çoğalarak yaşamışlar. İşte bu gezegenin adına ileri de “dünya” denilecekmiş.

İlk başlangıç gününden beri tüm evrende yaratılış adım adım ve belli kurallar içinde ilerliyormuş. Bu kurallara fizik, kimya, biyoloji yasaları da dahilmiş. Tüm yıldızlar ve gezegenler yörüngelerinde kusursuz süzülürken, bitkiler ve hayvanlar dünyası da kendilerine verilen özellikleri ve görevleri biliyormuşçasına tabiatın dengesini bozmadan yaşıyorlarmış. Tabiatın dengesi değiştiğinde bitkiler ve hayvanlar da değişiyor ama düzen bozulmuyormuş.

Dünyada o zamanlar gökyüzü masmavi imiş ve her nefesi bol oksijen barındırıyormuş. Sular tertemiz, içleri balıklarla doluymuş. Derelerden çağlayarak akan sular hem hayvanları hem de bitki örtüsünü besliyormuş. Ormanlar, ovalar, cayırlar, vadiler sebze ve meyvelerle doluymuş.  Kırlardan çiçekler fışkırıyor, üstlerinde böcekler uçuşuyormuş. Canlılar rengarenkmiş ve hepsinin ayrı bir sesi varmış; kuşlar cıvıldıyor, aslanlar kükrüyor, yılanlar tıslıyor, köpekler havlıyor, kuzular meleşiyormuş. Dünya adeta; ses, renk, tat ve hareketle dolu bir cennet bahçesiymiş. Hayat bir devinim ve ahenk barındırıyormuş. Ta ki iki ayağı üzerinde yürüyen, grupla hareket eden, ellerini kullanan bir canlı ortaya çıkana kadar. Bu canlı sürekli gelişim gösteriyor; etrafını da değiştiriyormuş.

Dünya, şekillenmeye başladığı günden beri böyle bir canlı görmemişti. Bu canlı, bitki ya da hayvan değildi; o bir “beşer” idi.

 

ÂDEM ve EŞİ / İLK İNSAN

Dünya, iki ayağı üzerinde gezen, elleriyle alet kullanan, birbirleriyle konuşarak iletişim kuran, av için plan yapan ve doğada benzeri pek olmayan yetenekli bir canlıyla tanışıyordu. Nice yaratıklar, dinozorlar gelip geçmişti ama böylesini dünya daha önce hiç görmemişti. Bu canlılar fiziksel olarak insan gibiydi ama henüz yeryüzünde insan diye bir varlık yoktu. Bunlara daha sonradan “beşer” adı verilecekti.

Dünya, beşerlere alışmaya çalışıyordu. Beşerler bir yandan vahşi idiler bir yandan da plan yaparak, alet kullanmayı bilerek, hayvanlardan farklı bir mizaç ortaya koyuyorlardı. Mesela hayvanlar genelde tokken avlanmıyordu ama beşerler her zaman avlanmaya hazırdı. Çok az hayvan kış için yiyecek saklıyordu ama beşerler mutlaka yiyecek biriktiriyordu. Hiçbir hayvan üzerine dış kıyafet giymezdi ama beşerler avladıkları hayvanların derilerinden giyecek yapıp giyiyorlardı. Hayvanların yaşadığı alanda çöp oluşmuyordu ama beşerlerin her geçtiği yerde çöp birikiyordu; hayvanlar yaşadıkları doğaya uyum sağlıyordu ama beşerler doğayı kendine göre şekillendiriyordu. Her hayvanın bir tabiatı vardı; belli şekilde doğar, büyür, beslenir, belli alanda yaşar ve ölürdü. Beşerler ise sürekli yaşadıkları alanı değiştiriyor hem ot hem et yiyor, kendi cinslerini acımasızca öldürebiliyor, sürekli değişim geçiriyordu. Beşerler, fiziksel olarak zayıf olmalarına rağmen, alet kullanarak ve planlı hareket ederek bulunduğu çevreye hükmediyorlardı. Diğer canlılara göre daha akıllıydılar ama bir o kadar da şiddete meyilliydiler. Onların olduğu yerde çatışma, gürültü ve kan vardı.

Her şeyi yaratan, onlara şekil veren, evrenin işleyiş yasalarını koyan Rab, bir gün, tüm kâinatın duyup teslim olacağı şekilde seslendi; “Yeryüzünde sorumluluk alacak, önderlik edecek, hakkı ve adaleti tesis edecek, akıl ve irade sahibi kılacağım birini halife seçeceğim. Seçeceğim kişi “insan” olacak. Ey varlık alemi! Hayvanlar, bitkiler, madenler, akarsular… İnsana karşı saygılı olun ve ona boyun eğin” Tüm varlık alemi emri duyar duymaz boyun eğdi. Zaten O “ol” deyince her şey oluverirdi.

Varlık aleminin insan karşısında teslimiyetçi tavrından ötürü insanlar gelecekte akarsuların yönünü değiştirebilecek, barajlar kurabilecek, yüzlerce büyükbaş hayvanı tek başına bir çoban güdebilecek, demiri ısıtarak şekil verebilecek, bitkilerin tohumlarını saklayıp başka yerde kullanarak tarım yapabilecekti. İnsanın halife seçilmesinin bir neticesi olarak, varlık aleminin tamamına, onlar için konulan yasaları bozmadıkça insan hükmedebilecekti.  

Ancak bir açıklamaya ihtiyaç vardı. Duruma bakılırsa, sanki insanın halife seçilmesine anlam veremeyenler olacaktı. Nasıl olur da yeryüzünün en çok kan döken ve bozgunculuk çıkaran canlısı, Allah tarafından yeryüzünün sorumluluğunu almaya layık görülebilirdi?

Allah sanki bu şaşkınlığa cevap verircesine insana isimleri öğrettiğini duyurdu. Yani insana; akılla birlikte irade, ileri görüşlülük, görünenin arkasında olanı anlama, iki seçenekten doğru olanı tercih edebilme, sabır, merhamet, fedakârlık, hikmet gibi birçok özelliği içinde barındıran, kısacası, Allah’ın temsilcisi olarak alacağı bir kararın veya eylemin sonucunun doğru olup olmayacağını bileceği anlamına gelen “bilgiyi” vermişti. İnsan, bir şeyin veya bir işin yaratılış amacına uygun olup olmadığını biliyordu artık. Bu, sadece Allah’a ait olan bir şeydi. Kısmen de olsa şimdi insana da bu yetenek verilmişti. Zira o halifeydi artık; Rabbinin yeryüzünde seçtiği halife… Ne büyük bir ikram ne büyük bir iltifat ne büyük bir sorumluluktu. Bu sorumluluk insandan başka hiçbir varlığa verilmemişti.

Her şey yolunda gibiydi. Ancak insanın halife seçilmesini kabullenemeyen kibirli biri vardı. İsyan edip asi olan bu varlığın adı İblis idi. Durumu asla kabullenmedi ve insandan üstün olduğunu iddia ederek, insana düşman oldu. Kıskançlık duyguları kabarmış ve kendisini insanın makamına layık görmüştü. Allah’a insanları yeneceğine, onları Allah’ın gözünde küçük düşüreceğine ve insandan acımasız bir intikam alacağına dair yemin etti ve bunun için Allah’tan izin istedi. Zira O’nun makamında onun izni olmadan hiçbir şey olmazdı. Allah, İblisin insana karşı meydan okumasını kabul etti. İblis “insana dörtbir yandan yaklaşıp onu yoldan çıkaracağım, sana karşı küçük düşüreceğim, halifeliğe yakışmadığını ispat edeceğim ve hiçbirini şükreden bir kul olarak göremeyeceksin” diye ant içti. Ve ona kıyamet gününe kadar mühlet verildi.

İnsana karşı İblisin savaşında Allah bir taraf tutmayacaktı. Zira iyi işler yapan ve temiz kalmak için çalışan insanlar üzerinde İblisin hiçbir etkisi olamayacaktı. Bu kesin olan bir kanundu. 

Allah, isimlendirmeyi öğretip değerli kıldığı ilk insana “Âdem” ismini verdi. Ve kendisine bir dişiyi eş olarak tayin etti. Onlara daha sonra “adam” ve “kadın” denilecekti. Allah Adem’e ve eşine şöyle dedi;

“Bahçelerden en güzelinden istediğiniz gibi yiyiniz, içiniz, geziniz; her şey size hazır ve helal kılındı; ancak size verdiğim değerin bir ölçüsü olarak sadece şu ağaca yaklaşmayacaksınız, o size yasaktır”

Öncesinde yeryüzünde beşer olarak gezen varlıklar artık insan ismiyle gezmeye başlamıştı. Ama artık değerli, ölçülü ve uyumluydular. Artık ölçüsüz davranışlar sergilemiyor, zararlı ve anlamsız işlere girişmiyordu. Doyacağı kadar besleniyor, fazlasını paylaşıyor, tahrip etmiyor ve asla kan dökmüyordu.

Adem ve eşi bir müddet, cennet gibi olan yeryüzünde mutlu mesut yaşadılar. Ancak onları bir izleyen vardı. Adem ve eşine gizlice sokulmak için fırsat kollayan İblis, en uygun zamanı bekliyordu. Âdem ve eşine öyle bir şey söylemeliydi ki; onları yasak ağaçtan yemeye ikna edebilmeliydi. Âdem ve eşini kötü bir şeye ikna etmek çok zordu. Çünkü onlar doğruyu ve yanlışı çok net ayırt edebilecek bir yetenekle donatılmıştı. Dolayısıyla onlara bir yanlışı doğru gibi gösteremezdi. Ancak bir yanlışı bile bile seçmeye ikna edebilirdi. Bunun için, insanın en zayıf noktasından yaklaştı ve şöyle dedi; “Ey Âdem! Ebedi olabilmek için, sana sonsuzluk ağacını ve bitmeyecek bir zenginlik kaynağını göstereyim mi?”

İşte bu sonsuzluk, zenginlik ve güç arzusu Âdem ve eşinin aklını başından aldı gitti. Yanlış olduğunu bildikleri halde gözlerine gaflet perdesi indi. Yasak olan ağaca dokundukları anda cennet bahçesi olan yaşam alanları biranda değişti ve kıyamete kadar sürecek acımasız bir savaş başladı. Bu savaş Allah’ın intikamı değil; bizzat insanın ve İblis’in başlattığı savaş olacaktı. Vesveselerin; yani insanı yanlışa götüren “ayartmacı” İblisin sesi ile insanın özüne yerleştirilen “ilahi” sesin mücadelesi olacaktı.     

Âdem ve eşi, yasak ağaca uzanıp hata işlemelerinden hemen sonra, sinelerinde bir duygu patlaması oldu. Bunu daha önce hiç yaşamamışlardı. İlk kez utanılacak bir iş yaptıklarını gördüler. İlk kez bir vesveseye kulak verdiklerini, bunun sonucunda da sınırı aştıklarını, Allah’a karşı ne kadar mahcup olduklarını kemiklerine kadar hissettiler. Düşündüler; Allah’ın içindeki tüm nimetleri helal kıldığı kocaman bir dünyada sahip olduklarıyla yetinmemiş, kendilerine yasak olan ağaca dokunmuşlardı. Bu insanın ilk ve en büyük ayıbıydı; Nankörlük…

Bunu anlar anlamaz yüreklerinden fışkıran pişmanlık nidalarıyla tövbe etmeye başladılar.  Öyle ki Âdem ve eşi uzun süren tövbe nöbetleri sonucunda bitkin düştüler. Tövbe etmeyi, Allah’ın yüreklerine yerleştirdiği bilgi ve kelimeler sayesinde öğrenmiştiler. Sonunda Allah onları affetti. Ama artık ebedi rahatlık yoktu onlara; böylece kıyamete kadar sürecek olan insanlığın serüveni başlamıştı.

Bundan sonra Âdem ve eşine dünyada yayılıp çoğalmaları, yeryüzünün nimetleri ile yaşamlarını sürdürmeleri, karşılaştıkları zorlukları vicdanlarındaki “ilahi ses” ile çözmeleri ve bunu yaparken kulaklarına fısıldanan “vesveselere” itibar etmemeleri söylendi. Ve Cennet dünyası son buldu; imtihan dünyası başladı…

 


YORUMLAR
Çok mutlu oldum
Kaç zamandır site yenilenmiyor buraya kadar dediler diye düşündüm.
Makale,hikaye,öykü,tefsir
Adını koyamadığım ve okumaya doyamadığım
Bu paylaşımınız beni aldı götürdü.
Umarım devamı vardır ve olmalıdır......

Elinize sağlık.


esra

anonim 20.7.2020 19:20:30
Tesekkur ederiz Esra hanım.
Devamı var elbet hem de her güne bir nebi. :)
anonim 20.7.2020 21:26:17

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003528357

iletişim : editor@kimokur.com