Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




HABİL İLE KABİL
Dilek Buz

Âdem ve eşi için hesap vermeden yaşadıkları, rahat ve huzur dolu günler son bulmuştu. Ne olacağı ne kadar süreceği belli olmayan hayat serüveni başlamıştı. Yaptıkları her iyi ve her kötü işin dünyada ve ahirette bir karşılığı olacaktı artık. Bunu bilerek yaşamak zor geldi Adem ve eşine. Yine de insanlar zor işleri başarmakta ve sorumluluk almakta istisna varlıklardı. Kısa sürede yeni hayatlarına alıştılar. Kendilerine sağlam bir barınak yaptılar. Etrafını çitlerle çevirdiler. Eskiden korku yoktu; tüm tehditleri Allah “yok” saydırmıştı Adem ve eşine. Ama artık aşağılanmış ve kaderi kendi çabasına bırakılmıştı. Sıcaktan, soğuktan, vahşi hayvanlardan korunmalıydılar. Affedildikleri kendilerine söylenmiş olmasına rağmen yine de suçluluk duyuyor; yaratıcıdan bol bol af diliyorlardı. Zira her an bir hata ile yüzleşiyorlardı. Barınak yapmak için yuvarladıkları bir kayanın, karınca yuvasına bile denk gelmesini istemiyorlardı. Çit yapmak için kesecekleri ağacın kuruduğundan emin olup öyle kesiyorlardı. Gıda ihtiyaçlarını karşılamak için topladıkları meyve, tohum, taneli yemişler, köklü bitkilerin bile hesabını yaparak, doğanın ve başka canlıların hayat düzenini bozmayacak kısmını barınaklarına götürüyorlardı. Adem ve eşi gün içinde ihtiyaçlarını karşılamak için çalışıyor; geceleri ise dinlenerek geçiriyorlardı. Bir zaman sonra Ademin eşi gebe kaldı ve zamanı gelince doğum yaptı. Bir oğulları oldu. İlk oğulları büyürken ikinci bir erkek çocukları daha oldu. Adlarını ne koydukları bilinmiyordu. Ama sonraki çağlarda insanlar bu iki kardeşe “Habil ile Kabil” dediler. Habil ile Kabil, anne babalarının yanında huzur ve güven içinde büyüyorlardı. Âdem ve eşi, çocuklarına yaşadıkları topraklarda nasıl hayatta kalabileceklerini öğretiyorlardı. Yani hayvan derilerinden ve bitki liflerinden giyecek şeyler yapmayı, bazı bitkilerin tohumlarını ekerek zamanı gelince mahsul almayı, hangi bitki ve hayvanın zararlı olduğunu, hangilerinin zararsız olduğunu tecrübe edebildikleri kadarıyla öğretiyorlardı. Kendileri de birçok şeyi deneme yanılma yöntemiyle öğreniyorlardı. Âdem ve eşi dünyayı yeni tanıyorlardı; ama kendilerine verilen bilgi sayesinde Rablerini, onun isim ve sıfatlarını iyi biliyorlardı. İnsanın Rabbine karşı sorumluluklarını iyi biliyor ve çocuklarına anlatıyorlardı. Bu bilgiyi kıyamete kadar korumalarını, İblis’in yeryüzündeki sesi olan şeytani vesveselere karşı hazırlıklı olmalarını öğütlüyorlardı. Habil ve Kabil anne babalarını çok seviyorlardı. Onlar ise daha büyük bir sevgi ile Rabbi sevmelerini gerektiğini anlatıyorlardı. Habil ve Kabil iki kardeş olarak araları çok iyiydi. Beraber oyun oynar, çayırda çimende yarış yaparlardı. Ama yaşları büyüdükçe işleri de sorumlulukları da arttı. Beraber vakit geçiremez oldular. Biri yemiş toplamaya giderken diğeri su getirmeye gitti. Biri kuzu otlatırken diğeri odun kırdı. Biri babasıyla beraberken diğeri annesiyle kaldı. Bu durum Kabil’in kendini daha yetenekli ve daha çok sevgiye layık olduğunu düşünmeye başlamasına neden oldu. Ancak tam tersine anne ve babasının Habil’i daha çok sevdiklerini düşünüyordu. Aslında Âdem ve eşi, oğulları arasında ayrım yapmıyorlardı; sadece doğru ve güzel işlerini destekliyor, yanlış ve kötüye yol açacak düşünce ve davranışlarını da düzeltmeye çalışıyorlardı. Habil her işi temiz ve sağlam bitirmeye çalışırken; Kabil sadece görünür kolay işleri yapıyor, onu da gereği gibi yapmıyordu. Kabil ateş için odun taşımış olsa odunu yetersiz kalırdı, içme suyu getirecek olsa temiz pınarlardan değil derenin herhangi bir yerinden alıp getirirdi, sofrada payına düşenden çok yer ama yine de mızırdanırdı. Habil ise Kabil gibi davranmaz; aksine onun kusurlarını örtmeye çalışırdı. Bundan ötürü Âdem ve eşi, Habil’i daha çok takdir ediyor, Kabil’i ise daha çok uyarmış oluyorlardı. Bunu, Kabil içinde büyütüyor ama belli etmiyordu. Kabilin bilmediği bir şey vardı; içinde büyüyen vicdanının değil, şeytani yanının sesiydi. Günler bu şekilde akıp gidiyor, Kabil’in hırsı büyüyordu. Derken, bahar ayları gelmiş, tabiat yeniden canlanmıştı. Âdem ve ailesine ait olan koyunlar kuzulamış, bereketle çoğalmışlardı. İçlerinden aynı gün doğan iki kuzudan birini Habil’e, diğerini de Kabil’e hediye ettiler. Her biri kendi kuzusuna isim verdi. Sonraki günlerde herkes kendi kuzusunu en iyi çayırlarda otlatarak; en güçlü, en iri, en sağlıklı koça sahip olmanın iddiasıyla yarışa giriştiler. Günler geçtikçe iki kuzu da büyüyüp boy attı. Hızla büyümüşler, güçlü kuvvetli olmuşlardı. Her bakanın hoşuna gidecek, sahip olmak isteyecekleri koçtu ikisi de. Bu yüzden Habil ve Kabil koçlarını çok seviyor, onları arkadaş gibi yanlarından ayırmıyorlardı. Bir gün Âdem çocuklarını başına toplamış, onlara türlü türlü nasihatler ediyordu. Derken konu infak etmek, kurban etmek, gibi konulara gelmişti. Âdem şöyle dedi; “İşte oğullarım, böyledir”. Biz tek olan, adil ve merhametli olan, sonsuz cömertlikte olan Allah’ın kullarıyız. Onun dışında hiçbir şeyin kulu ve kölesi olamayız. Bunun bir işareti olarak, kendi dışımızda kalanların ihtiyaçlarını karşılamak, onlara yardım etmek, cömertlikte bulunmak, yardımlaşarak adaleti aramızda güçlü tutmak için ve sahip olduğumuz şeylere esir olmadığımızın bir işareti olarak en çok sevdiğimiz şeyler ne ise onlardan Allah yolunda harcamalıyız. Allah bize vermişti biz de Allah’ın rızası için başkalarına verebilmeliyiz. Böyle yaparak Allah’a yakınlaşmış oluruz. İşte bunun adına “kurban” denir. Ve biz Allah’a kurban vermek yani ona yakınlaşmak için yarışır, bunun için vesileler ararız. Adem’in sözlerinden etkilenen Habil ve Kabil, Allah için en çok sevdikleri ve sahip oldukları neleri var ise, onu sabah vakti kurban vermeye hazır olduklarını söylediler ve yattılar. Sabah olduğunda ikisi de erkenden kalktı. Yine yarış havasındaydılar. Bu defa Allah’ı razı etmek için yarışıyorlardı. Hayvanlarının içine daldılar. Habil en sevdiği koçunu Allah için kurban etmeye hazırdı. Kabil’in gelmesi biraz gecikmişti. Aranıp durdu hayvanların içinde. Sonra o da bir koçla geldi. Ama bu koç Kabil’in boylu poslu koçu değil, sürü içinden seçilmiş sıradan bir koçtu. Kabil kendi koçuna kıyamamış, ondan vazgeçmek istememişti. Ayrıca en iyi koçunu kaybedecek olan Habil’e de üstünlük kurabilecekti böylece. Habil ve Kabil, seçtikleri koçları kurban ettiler o gün. Akşam eve döndüklerinde mutlu görünüyorlardı. Doğru yapıp yapmadıklarını sordular babalarına. Âdem de; Habil’in kurbanının kabul olduğunu; Kabil’in kurbanının kabul olmadığını söyledi. Zira Kabil en sevdiği koçu değil sıradan ve zayıf bir koçu kurban etmişti. Kendi eliyle yetiştirdiği bir koçtan Rabbini razı etmek için bile vazgeçememişti. Bunları duyan Kabil, kardeşi yanında rezil olduğunu düşündü ve çok öfkelendi. Anne babasından sonra şimdi de Allah’ın Habil’i takdir edip, kendisini dışladığını düşündü. Kabil’in kalbindeki kıskançlık ateşi bir daha dinmeyecek şekilde tutuştu. O an bir şey demedi ama damarlarında dolaşan vesveseye tamamen teslim oldu. Aradan zaman geçti ama Kabil’in öfkesi hiç dinmedi. Aksine günden güne artan kıskançlık nöbetlerine girdi, uykusu bölündü ve sürekli kafasında aynı şeyleri kurguladı; “Neden herkes Habil’den memnun ama benden şikayetçi? Bu apaçık bir ayrımcılık değil mi? Ne yaparsam yapayım, ne Allah’ın ne de anne babamın sevgisini kazanamayacağımı anladım. Bunun tek bir yolu var; o da yolumun üstündeki taşları temizlemek! Eğer Habil’den kurtulursam tüm sevgiler ve takdirler bana kalır”… … Kabil hatayı kendinde hiç aramadı. Hatalarından vazgeçip, sevdiklerinin gönlünü yeniden kazanmak yerine, saygınlığını zorbalıkla elde etmek istedi. Ama zorbalıkla sadece kötü şeyler kazanılabilirdi. Gözünü kan bürüdü Kabil’in. Yediği içtiği hiçbir şeyden tat alamıyordu. Huzursuz ve gergindi. Sürekli başka şeylerle meşgulmüş gibi davranıyordu. Aslında meşgul de sayılırdı. Zira aklında, fikrinde ve bedeninde İblisin zehri dolaşıyordu. İçinden bir ses; “Kurtul ondan Kabil, kurtul” diyordu. Ama bu ses özündeki hakkın sesi değil; aklındaki “iblisin sesiydi”. Ve iki kardeş bir gün kırlarda çobanlık yapıyordu. Habil sağa sola koşturuyor, kuzularla oyun oynuyordu. Onun huzurlu hali, çok zamandır içten içe kin dolan Kabil’i çileden çıkardı. Öfkesinden kızardı, hasta nöbeti geçiriyormuş gibi titremeye başladı. Sonra yerden eline sivri bir taşı alıp; -Seni öldüreceğim, dedi. Hayretler içinde kalan Habil; -Neden? Neden böyle bir şey yapasın? dedi. -Sen hak etmediğin halde anne babamın sevgisini benden çaldın. Ayrıca en büyük ve bakımlı koçu kurban ederek gösteriş yaptın; böylece Allah’ı da aldattın! -Kardeşim kimse Allah’ı aldatamaz; ancak görünüyor ki İblis ve onun şeytanları seni aldatmış. Tövbe et ve vazgeç bu işten. -Hayır! Seni öldüreceğim, bu işte kararlıyım, beni de kandıramayacaksın… Habil son söz olarak; -Eğer sen beni öldürmek için elini kaldırsan bile, ben elimi kaldırmayacağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım, dedi. Kabil aklının içinde kaynamakta olan düşüncelere hâkim olamadı ve bir vuruşta kardeşini öldürdü. Habil, dediği gibi hiç karşı koymamıştı. Kabil ise aylardır planladığı şeyi başarmıştı. Ancak kardeşinin cansız bedeniyle baş başa kalınca büyük bir pişmanlığın içine düştü. Şeytanları onu bir anda yüzüstü bıraktı. “Ben ne yaptım?” diye söylenmeye başladı. Kardeşinin başında geçirdiği her vakit ona büyük acılar yaşattı, pişmanlığı her an daha da arttı. Kabil kardeşinin başından ayrılamıyordu. Yapması gereken bir şey olduğunu hissediyor ama ne olduğuna karar veremiyordu. Pişmanlığı aklını başından almıştı. Sonra yeri eşeleyen bir karga gördü. Ölmüş bir başka kargayı toprağa gömmeye çalışıyordu. Kabil boynunu büktü ve; “Yazıklar olsun bana, kardeşimin ayıbını örtme konusunda bir karga kadar bile olmadım, çaresiz kaldım, yazıklar olsun bana” dedi. Dünya böyle bir acıya ilk kez tanık olmuştu. İlk kez insan kanı dökülmüş, “şerefli” kılınan insan kendini inkar edercesine şeytana “teslim” olmuştu. Ama ona karşılık Habil Allah’a teslimiyetini ortaya koymuş ve inancını hayatına “hakim” kılmıştı. Bundan sonraki insanlık serüveni, Habil gibi “Allah’a inanan ve ona teslim olanlar” ile Kabil gibi “şeytanın sözüne kulak verip ona teslim olanlar” arasında sürecekti. … İDRİS PEYGAMBER Habil’in öldürülmesinin üzerinden yıllar geçti. İnsanlar yeryüzünde çoğalmaya başladılar; aile ve kabileler halinde tarihteki ilk köyleri kurdular. Kimi aileler nehir ve dere kenarına, kimileri orman içlerine, kimileri dağ yamaçlarına yerleştiler. Her biri yaşadıkları alandan etkilenerek yaşam biçimlerini değiştirip geliştirdiler. Nehir kenarında olanlar balıkçılığı, sal ve kayık gibi su araçlarını, suda balık gibi yüzmeyi öğrenirken; ormanda olanlar, orman hayvanlarıyla yaşamayı, meyvelerle beslenmeyi, ağaçlardan ev yapmayı, ok ve mızrak gibi av silahları yapmayı; dağ yamaçlarında yaşayanlarda kayalardan ev yapmayı, koyun ve keçi gibi hayvanları evcilleştirmeyi, onların etini, sütünü saklamayı ve yünü kullanmayı; yünden eşya yapmayı öğrendiler. Her gün yeni şey keşfediyor, hayatı biraz daha kolaylaştırıyor ve çocuklarının aç kalmadan yaşayabilmelerini biraz daha garantiye alıyorlardı. Adem’le başlayan insanın yeryüzü sürgününü, birbirlerine destek olarak biraz daha kolaylaştırıyorlardı. Adem’in vefatının üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen onun öğretilerini hala hatırlayanlar vardı. Adem çocuklarına ve torunlarına, yaratıcının insanı “nasıl” ve “neden” yarattığını, insanın amacını, ona hangi görev ve sorumlulukları verdiğini, insanlardan ne istediğini, dünya imtihanını kazanmanın önemini uzun uzun anlatmıştı. Bu sözler hayatı güzelleştirecek, insanlar arasında huzur ve güveni sağlayacaktı. Sözlerini dinlemedikleri takdirde tüm düzenlerinin bozulacağını, insanların arasına kin ve husumet gireceğini, zalimlere dönüşeceklerini anlatmıştı. Bu sözler dilden dile efsane gibi dolaşırdı. Yine de Adem’in tüm ısrarcı uyarılarına rağmen, onun öğütlerini unutan ve böylece insana yakışır davranışlardan uzaklaşanlarda vardı. Hatta günden güne çoğalıyorlardı bile. İnsan denilen varlık, yeryüzünde daha ilk adımlarını atıyor bile sayılmazdı ama yine de Adem’in sözlerini eskinin masallarına benzetenler vardı. Oysa insan cennet hayatından kovulup dünya meşakkatiyle tanışalı daha ne kadar olmuştu ki? Bir düşünseler; doğada kendi karakterini unutan hiçbir hayvan ya da bitki yoktu. Elma tohumundan ancak elma fidesi çıkardı, kirazdan da kiraz… Aslanlar ot yemezdi, koyunlar da et… Arılar tembellik etmezdi, zıplamayı unutan tavşan, uçmayı bilmeyen kuş olmazdı. Hiçbiri karakterini ve hayattaki amacını unutmazdı. Ama ne yazık ki; insanlar yeryüzünün en unutkan varlıklarıydı. İşte böyle, Âdem’in sözlerini unutanlarda vardı hatırlayanlarda… Bu kişilerden aklını kullanan ve özlerinde taşıdıkları ilahi sese kulak verenler müminler diye adlandırıldı. Allah’ın yüceliğini ve emirlerini tanımayıp görmezden gelen, aklını kullanmayıp vesveselere teslim olan, gerçeği görmezden gelip üstünü örtenlere “kafir” denildi. Böylece iki taraf arasında ayrılık ortaya çıktı ve iki tarafta haklı olduğunu iddia etti. İnsanların aralarında ki anlaşmazlığa son vermek; hakkı ve güzel olanı ortaya çıkarmak, kalplerdeki şüpheleri gidermek maksadıyla yüce Allah, yeryüzünde uygun gördüğü kişiler içinden elçiler seçmeye başladı. Allah vahiy denilen sözlerini bu elçilere, Cebrail isimli vahiy meleği vasıtasıyla ulaştıracaktı. İnsanlar aslında özlerine yerleştirilen bilgi ile doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yeteneğine sahiptiler. Ama Allah, yüce merhametini bir kez daha göstererek; uyarıcı ve hatırlatıcı olarak insanların kendi içlerinden elçiler seçmeyi uygun görmüştü. Bu elçilere peygamber denecekti. Ve onlar iyiliği emredip kötülükten sakınmayı öğütleyeceklerdi. Bu peygamberlerin öncülerinden birisi de İdris idi. İdris peygamber, çok sabırlı ve dosdoğru idi. Tüm hayatını insanları iyiliğe teşvik edip, kötülükten uzaklaştırmak için harcadı ve böylece Rabbi katında yüce bir değer kazandı. … 


YORUMLAR
Bence bir kaç gün ara ile yayınlasanız daha iyi olur.
hikaye tefsir tadında
okunması için tavsiye ettiklerim oldu
günlük çok hızlı geçecek gibi
siz bilirsiniz yine

esra
anonim 21.7.2020 09:42:32

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003528343

iletişim : editor@kimokur.com