Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




HUD NEBİ
Dilek Buz

Nuh Tufanından kurtulan bir avuç insan, suların çekilmesiyle beraber yeniden karaya ayak bastılar. İlk zamanlar ataları Adem’den farkları yoktu neredeyse; yeni bir dünyada gibiydiler. Tufan yeryüzünde insanlardan kalan ne varsa hepsini yok etmişti. Bu nedenle insanlar yepyeni bir hayata başlangıç yaptılar. İnsanların çoğalıp yeryüzüne dağılması; eskisi gibi şehirler kurması yüzyıllar alacaktı. Önceleri hayata tutunmak için; beslenme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamanın kolay yollarını bulacaklardı. Her bir kavim yerleştiği bölgenin şartlarına göre gelişme gösterecekti. Artan nüfusla beraber yaşamayı, değiş tokuş yapmayı, ortak konularda yardımlaşmayı geliştireceklerdi. Bu durum yaşamı kolaylaştıracak, nüfus artışını hızlandıracaktı. Artan nüfus tüketimi artırdığı gibi üretimi de artıracak; zaman içinde yeni yaşam alanları kurulacak, şehirleşme başlayacaktı.



Bu gelişmeyi göstererek büyüyüp zenginleşenlerden biride Ad kavmi idi. Tufandan önceki yaşam şeklini çok daha ileri taşımış; yüksek tepelere sağlam evler inşa etmişlerdi. Bölgelerinde taş yontmada ve şehir kurmada en mahir kavim onlar olmuştu. Ayrıca verimli bağlara sahiptiler. Gıda ve barınma sorununu çözüp günden güne zenginleşti Ad kavmi. Ama maddi anlamda gelişmek insanlık için bir ölçü değildi. Zira Ad kavmi günden güne şımarıp, gururlu ve kibirli davranmaya başladılar. Kendini yeterli ve zengin görmek hastalık gibi Ad kavminin yakasına yapıştı ve bir daha bırakmadı. Allah inancına sıkı sıkıya bağlı atalarından sonra hepten yoldan çıktılar ve kendilerine Nuh kavminde olduğu gibi putlar icat ettiler.



Elleriyle yaptıkları putlara ve birbirlerine karşı duydukları saygı dışında hiç kimseye değer vermiyor; fakir fukaraya acımıyor, açları doyurmuyorlardı. Kendilerinden olmayanları aşağılıyor, onlarla alay ediyorlardı. Ekmek dilenmeye gelen aç insanları meydana toplar, önlerine lokma lokma ekmek atarlardı. Onların, vahşi hayvanlar gibi birbirlerini teperek ekmek kapmaya çalışmalarını keyifle izleyip, bundan büyük zevk duyarlardı. Bununla yetinmeyip aç ve mazlum insanların çocuklarını zorla ellerinden alır; onlara zorbalıkla her iş için kullanırlardı.



İnsanlara karşı böyle acımasız davranırlarken; putlara birçok hayvan kurban ederlerdi. Kurban edilen hayvanların etleri çoğu zaman güneş altında çürür ve kargalara, kuzgunlara, köpeklere yem olurdu. Kurban etinden bir parça almak için bekleyen aç insanları ise aşağılar “bu kurbanlar sizin için değildi” diyerek onları şehirden kovarlardı.



Güç ve zenginliğin şımarttığı bir kavimdi Ad kavmi. Sürekli övünür ve kendilerini diğer kavimlerle kıyaslayıp, onlardan üstün olduklarını iddia ederlerdi. Paylaşma, yoksulları koruma, yardım etme nedir bilmezlerdi. Aksine bahçelerine bekçiler koyar, aç insanları yaklaştırmazlardı. Kendi topraklarından geçen derenin suyunu kendi bağlarına akıtırlar; dere boyunca su bekleyen diğer kavim insanlarının bağlarının kurumasına yol açar; bundan gizli bir haz duyarlardı.  



İşte böyle bir kavim için Allah, kendi içlerinde Hud isminde birini elçi olarak seçti. Hud sabırlı, akıllı, tatlı sözlü, dosdoğru biriydi.  Kavmini Allah’tan aldığı sözler ile bıkıp usanmadan uyarıyor, insanları sapkın inançlarından vazgeçmeye çağırıyordu. Lakin o anlatmaktan bıkmamıştı; kavmi de inkar etmekten... Yine de az da olsa Hud peygambere inanan birileri çıkmıştı elbette. Ama onlarda sayıca çok az ve etkisiz kimselerdi; zayıf kimseler olmaları sebebiyle de kavimlerine güç yetiremiyor; söz geçiremiyorlardı. Ellerinden geldiğince Hud’a yardımcı olmak istiyor; ama çaresiz kalıyorlardı. Yine de onlar samimi bir şekilde Hud’a inanıyor, söylediklerine gönülden bağlanıyorlardı.





Hud peygamber ömrünü elçilik vazifesini hakkıyla yerine getirmek için harcadı. Bundan hiçbir zaman yorulmadı, şikâyet etmedi. İnkara şartlanmış bile olsa kavminin insanları, belki bir gün yüzlerini dönerler diye didinip durdu.



Yine bir gün, ilerlemiş yaşına rağmen, başına topladığı insanlara saatlerdir içtenlikle dinini anlatıyordu. Karşısında sadece beş ya da altı kişi vardı ama sanki bütün insanlığa hitap ediyormuş gibi ciddi ve heyecanlıydı;



-Kardeşlerim, beni iyi anladınız mı? Bu kavramlar çok önemli. Sevgi; bir şeye hak ettiği değeri vermektir. Ne eksik ne fazla… Bir şeye hak ettiğinden fazla değer verirsek, bunun adı aşırılık olur. İşte biz, yaratanın kulları olarak bunu çoğu zaman ayarlayamıyoruz. Bazı şeylere aşırı değer verirken bazı şeyleri de hepten unutuyoruz.



-Ey Hud! Neyi abartıyor olabiliriz? Bize biraz daha açıklar mısın?



-Kardeşlerim, ben sizin düşmanınız değilim; bilakis akrabanızım, kardeşinizim. Sizin iyiliğinizi istiyorum. Bakınız; oğullar, altınlar, sağlam barınaklar, verimli araziler, sürüler dolusu hayvanlarınız var. Bu zenginliklerin hiçbirine bel bağlamayınız, tutkuyla sevmeyiniz, şımarmayınız; bunların hiçbiri sizi koruyamaz.    



-Ey Hud, Adil bir gözle bakarsan kavmimiz de açlık diye bir şey yok. İnsanlar gıdaya kolayca ulaşabiliyor. Barınma sorunlarımız da yok; kale gibi evler yapıyor, soğuktan, sıcaktan vahşi hayvanlardan kolayca korunuyoruz. Çocuklarımız sağlıklı büyüyor, her geçen gün Ad kavmi olarak daha da çoğalıyoruz. Bize güç yetirebilecek hiçbir kavim yok çevremizde. Bu durumda bizde yanlış olan ne var?



-Yanlış olan, sahip olduklarınız değil; kendinizi sahip sanmanız ve bununla övünmeniz! Daha önce de söyledim, bizden önce yaşayıp helak olan Nuh’un kavminin haberleri size ulaşmadı mı? Onlar da yoldan çıkıp Allah’ı unutmuşlardı. Ve Allah da onları bu sebeple yeryüzünden silmişti. Şimdi ise benim kavmim Allah’ı unuttu. Çeşitli isimler vererek birçok put icat ettiler. Bu putlara verilen isimler aslında geçmişte yaşamış bazı adamları ve kadınları temsil ediyorlar. Belki de bu insanlar yaşarken birçok faydalı ve güzel işler yapmışlardı. Ama ölüp gittikten sonra onları birer tanrı gibi anmakta ne demek? Onlara kurban adamak, onlar için mabedler kurmak, her yaptığınız işi onlara atfetmek… yağan yağmuru bağda yetişen üzümü bile onlardan bilmek… Bunlar ne büyük gaflettir. Her şeyi yaratan Allah bunları görmez mi sanırsınız?   



-Ama bunlar bize atalarımızdan kalan şeyler. Biz yeni bir şey uydurmadık! Hal böyleyken onların inanışlarını nasıl terk ederiz? Bu atalarımıza saygısızlık olmaz mı? Sen olmayacak şeyler söylüyorsun ey Hud!



-Size her şeye hak ettiği kadar değer vermekten bahsetmiştim. Doğru sözlü iseniz söyleyin bana; atalarınızı Allah’tan daha mı çok saygıya layık görüyorsunuz? Atalarınızdan gelen her uydurma habere itibar ediyorsunuz ama bana inanmıyorsunuz. Ömrüm sizinle birlikte geçti; arsız ve güvenilmez bir adam olmadığımı bilirsiniz, sizden hiçbir karşılıkta istemediğim sadece Allah’a davet ettiğim halde neden sözlerime itibar etmezsiniz?



-Neden itibar edelim ki? Bize hiç görünmeyen, sesi hiç duyulmayan, mucizesi olmayan bir tanrıya inanmamızı bekliyorsun. Bizim ise adları belli olan, dualarımıza cevap veren, aramızda adaletle hükmeden tanrılarımız var.



-Tanrılar mı dediniz? Sizin tanrılarınız var demek? Tahtadan ve taştan ibaret olan bu putları yapan sizsiniz, onları temizleyen, rüzgar devirdiğinde doğrultan sizsiniz, iki kişi arasında bir mesele olduğunda, güçlüden yana karar verip “tanrılar böyle istedi” diyen yine siz… Bunlar nasıl bir tanrıdır söyleyin bana! Sizin iddia ettiğiniz gibi; yağmuru yağdıran, anne karnında bebeğe can veren, yerden hayvanlarımız için ot bitiren gerçekten bu putlar mıdır? Onların kendilerine bile faydaları yok görmez misiniz?



-Ey Hud! Onların canı olmadığını bizde biliyoruz. Ama onların temsil ettiği yüce ruhlar bizi görür, bizi duyarlar.



-Buna bir deliliniz var mıdır?



-Atalarımız… Onları bu putlara taparken gördük!



-Ya atalarınız bilmeyen cahil kimselerse… Ya yollarını şaşırtan kimselerse….



-Ey Hud, sen tam bir budalasın! Atalarımız hakkında nasıl böyle konuşabilirsin?



-Ben budala değilim ancak Allah’ın seçtiği güvenilir bir elçiyim. Bu uyarıları size yapmam için bana Rabbim emrediyor. Ben, Rabbimin bana verdiği ilim sayesinde  size, iyiliği hakim kılmayı ve kötülükten uzak durmayı öğütlüyorum. Peki sizin tanrılarınız size ne öğütlüyor?



-Onlar bize öğüt vermez. Biz onlara saygı gösteririz.



-Ey kardeşlerim! Nuh’un haberlerini mutlaka sizde duydunuz. O da bizim atamız sayılmaz mı? Neden bundan bir ibret almazsınız? Bir düşünün; yüksek tepelere ev yapmanız bile tesadüf değildir; Nuh tufanından kalma bir tedbirdir. Öyleyse Allah’ın gazabından korkunuz ve bir an önce iman ediniz?



-Bizi bu şekilde tehdit edip korkutmanın kime faydası olacak? Böyle bir iş yaparak, bizi inancımızdan çevirmek isteyerek ne elde etmek istersin?



-Tekrar ediyorum, benim sizden hiçbir beklentim yok, ücretim Allah katından olacaktır. Ben bana emredileni yapıyorum sadece. Madem sizi Allah kendisi yarattı; sizin birbirinize uyarak nefsinizi ilahlaştırmanıza asla izin vermeyecek. Böyle bir nankörlüğün sonu acı verici bir azaptan başka bir şey olamaz.



-Ey Hud, yalancının tekisin sen! Doğru sözlü isen hadi getir azabı bize.



-Azap benim elimde değil. Ama ondan kaçmak varken neden onu isteyesiniz?



-Çünkü sana inanmıyoruz. Yalancı olduğundan şüphe ediyoruz.



-Ben yalancı değilim ama siz sağır, kör ve inatçısınız.



Hud aynı sahneyi belki binlerce kez yaşamıştı. İnkara şartlanmış bu insanların, katılaşmış zihinlerinde en ufak bir gedik açamamıştı. Onu aşağılayarak ve alaya alarak dağılıp gittiler. Hud’un ise kızmaya, sitem etmeye, öfkelenmeye niyeti yoktu. O sadece bir davetçiydi.



Etrafına toplanan insanların dağılmasından sonra yüksek ve sağlam duvarların kapladığı sokaklarda sözünü dinleyecek birilerini bulma ümidiyle dolaşmaya başladı.





Hud peygamber bir sokaktan geçerken yeni ve büyük bir ev yapan ustalara rastladı. Onlara kolaylıklar dileyip ustalıklarını takdir etti. Sonra onlara;



-Ev yapmak için ne güzel taşlar bulmuş, uzaklardan buralara kadar getirmişsiniz. Kayalıklardan, hangi taşın işlenmeye, şekil almaya meyilli olduğunu bilerek seçip getirmişsiniz. Zira bazı taşlar bir darbede dağılıp ufalanıyor, bazıları suyu çekip içine hapsediyor, bazıları şekil verilemeyecek kadar sert oluyor. Taşları duvara dizerken, gelişi güzel değil; hangisinin o sıraya en uygun olduğunu bilerek yerleştiriyorsunuz. Aslında sizler, takdiri hak ediyorsunuz. Peki kardeşlerim, bir düşünsenize; bu dünyayı böyle çeşit çeşit yaratan, kusursuz bir uyum veren, güneşi ayı tepemizde bize ışık kaynağı kılan, yağmur yağdıran, salkımdan üzüm toplatan her birine hassas bir denge koyan en büyük sanatkâr olan Allah, en büyük takdiri hak etmiyor mu sizce de? Bizi akıllı varlıklar kılıp kıymet veren Allah övgüye layık değil mi? Öyleyse neden Allah’ı değil de kendi ellerinizle yaptığınız şeylere tapınıyorsunuz?



-Yine başlama ey Hud, biz senden bıktık artık. Tekrar söylüyoruz, bize ve işlerimize karışma!



-Sizleri zorlayacak değilim. Kendime ücrette istemiyorum. Şunu bilin yeter; İnsan sahip olduğu ne varsa kendinden biliyor; lakin bütün bunları ona veren Allah’tır. İnsan acizdir. Ama ne zaman kendini yeterli görse, azgınlaşır, aşırıya kaçar ve sonunda helak olur.



-Yine mi tehdit ey Hud? Hadi getir bizi korkuttuğun o azabı da görelim!



-Neden azaba bu kadar isteklisiniz? Neden beni hiç dinlemiyorsunuz? Yıllardır sizi doğru söze davet ediyorum hala neden en ufak sözlerime itibar etmiyorsunuz?



-Ama sen tüm atalarımızdan kalan mirası reddetmemizi istiyorsun. Biliyorsun ki biz atalarımıza sıkı sıkıya bağlıyız.



-Ben sizi yaratıcınızı tanımaya ve anlamaya çağırıyorum. Eğer atalarınıza saygı göstererek elde etmek istediğiniz bir şeref var ise bu şerefe en çok, Allah’a teslim olarak elde edebilirsiniz. Çünkü izzet ve şeref ancak Allah katındadır.



-Git başımızdan, biz halimizden de saygınlığımızdan da memnunuz.



-Ama sahibimiz, yaratıcımız, Rabbimiz sizin bu halinizden memnun değil.



-Kimin umurunda… Bizim senden de Rabbinden korkumuz yok. Bizim tapındığımız kendi tanrılarımız var. Hem onlar bizim işimize karışıp sizin gibi bizi tehditte etmiyorlar. Biz onlara kurban veriyoruz; onlar da bize hiç eksilmeyen bolluk ve bereket… 



-Siz işinize geldiği gibi inanıyorsunuz; dini bile bile yalanlıyorsunuz. Bunun hesabı olmaz mı sanıyorsunuz?



-Defol git başımızdan seni ahmak adam. Yeter artık bizim düzenimizi diline dolamana müsaade etmeyeceğiz artık. Sen ancak ayak takımını kandırırsın, onlardan başkası sana itibar etmeyecektir. Siz miskin ve ayak takımısınız; biz ise zengin ve şerefli Ad kavminin asil insanlarıyız. Eğer Rabbinin gücü yeterse toplasın gelsin ordusunu. Sizi de Rabbinizin ordularını da alt etmeye bizim gücümüz yeter.





O anda Hud’u bir titreme tuttu. Nöbet geçirdiğini ya da iyiden iyiye aklını yitirdiğine kanaat ettiler. Ama bilmedikleri şey şu idi; Hud, o an Rabbinden bir haber almıştı. Sonrasında da koşarak evine gitmişti.



Onun koştuğu pek görülmemişti. Kalbi güm güm atıyordu. Kendisine gelen haberle heyecanlanmış, bir yandan da korkmuştu. Hemen inanan dostlarının gizlice toplanması için haber salmıştı. Konuşmak içinde müminlerin tamamı gelinceye kadar beklemişti. Sonra onlara;



-Rabbimiz rahmeti gereği bizi uyararak hemen burayı terk etmemizi istedi. “Bugün inanmayanların tamamı helak olacak” dedi. Kurtulan kimse kalmayacak. Kendilerine gelen elçinin sözlerini yalanlayarak, sahip oldukları akıl ve vicdana ihanet ederek zulümde ve inkarda ileri gittiler. Bir de üstüne Allah’a meydan okudular. Bu onların kaçamayacakları bir azap günüdür. Elimizden gelen bir şey yok artık. Bizim de fark edilmeden buradan uzaklaşmamız gerek.  Şehirden tek tek ayrılalım, dikkat çekmeyelim, daha sonra da anlaştığımız yerde toplanıp birlikte bu topraklardan uzaklaşacağız, dedi.



Hud peygamberin inanmış dostları, Hud’un bu sözlerinin gerçekliğinden en ufak şüphe etmediler. Kendilerine söylendiği şekilde; kısa sürede şehri terk ettiler. Hemen sonrasında gökyüzü bulutlarla kaplandı. Yağmur yağacağını düşünen Ad kavminden birileri;



-Yine bereketli bir yağmur geliyor. Biz şanslı İrem şehrinin insanlarıyız.  Biz böyle iken, bizden büyük kim olabilir? Dediler.



İnkarlarının, zalimliklerinin ve büyüklenmelerinin cezası olarak korkunç bir sonla ansızın yüz yüze geldiler. Gökten bereket beklerden felaket geliyordu da haberleri yoktu.



Soğuk ve çok kuvvetli bir fırtına tüm şehri bir anda yutuverdi. Sağlam duvarları olan evlere saklanmak, kapıları sıkıca kapatmak onları kurtaramadı. Yedi gece ve sekiz gün süren dondurucu rüzgar, Ad kavmini, varlık sebebi saydıkları tüm zenginliklerini; hayvanlarını, sağlam kayalardan yapılma evlerini silip süpürdü. Geride hiçbir iz bırakmadı.



Yaratıcının kanunu yine aynı şekilde işlemişti. İnananlar kurtulmuş; inkarda direnenler helak olmuştu.





devam edecek.




YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003528378

iletişim : editor@kimokur.com