Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




SALİH NEBİ
Dilek Buz

 Salih peygamber bir dere kenarında tek başına oturmuş dereyi izliyordu. Kumluk ve taşlık bir arazinin ortasından geçen dere, adeta bölgeye can veriyor; ova da verimli bahçeleri besliyor, hayvanların ve insanların su ihtiyacını karşılıyor, o bölgede salkım salkım hurmaların ve boy boy ekinlerin yetişmesine sebep oluyordu. Sadece bir dere, yaşanılmaz zannedilen kayalıklı ve kumlu bir ovayı, insan eliyle bereketli ve yaşanabilir müreffeh bir yer yapabiliyordu. Bu bile, insanı akıllı ve üretken olarak yaratan yüce Allah’ın lütfu idi. Ama Salih’in kavmi Allah’a inanmıyordu. Salih, “Bu nasıl olabilir” diye sordu kendi kendine. Kavminin inkarda direnmesini, bunca nimete karşılık şükredici ve ağırbaşlı kimseler olmak yerine; şımarıklık eden kibirli, gaddar ve nankör olmalarını anlayamıyordu. Ataları imanları sayesinde Allah’ın gazabından kurtulmuştu ama şimdi torunları küfürde yarışıyordu.



Salih sesli tefekkür ediyordu. Kavmi içinde onu bir avuç mazlumdan başka dinleyeni yoktu.



“Ademle başladı insanlık, ilahi bilgi her insan özüne Ademzamanında yerleştirildi. Bununla beraber her daim Allah, elçileri ve sözleri ile insanları destekledi; onu özüne sadık kalmaya çağırdı. Bizi hiç yalnız bırakmadı. Öyleyse neden Nuh kavmi yoldan çıktı? Allah’aimanı neden reddettiler? Bir defa insan olmuşken neden sonradan vahşiliğe ve yozlaşmaya teslim oldular? İnsanlara verilen akıl, bilgi, hikmet ve insanlara gönderilen uyarıcı elçilere rağmen insanı yoldan çıkarmaya yol açacak şey ne olabilirdi? İnsanlığı art arda helak olmaya götüren şey neydi acaba? İnsanların düşmanı kimdi?”



Düşündü, düşündü, düşündü…



Ve “insana kendinden başka düşman bulamıyorum” dedi.



Salih kendi kendine böyle konuşurken onu gözetleyen bazı sinsi ve alaycı gözler vardı. Salih’in yakınında bulunan büyükçe bir kayanın ve birdeyaşlı sedir ağacının arkasına saklanmışlardı. Salih’i izliyor, söylediklerini duymaya çalışıyor, ara sırada sırıtarak aralarında gülüyorlar, dalga geçiyorlardı.



Salih iyice dalmıştı, sesli düşünmeye devam ediyordu;



“Ardından insanlar, inananların neslinden çoğaldı ve biraz mal mülk zenginlik elde edince yine yoldan çıktılar. Bunlar Ad kavminden başkası değildi. Kendilerine sapıkça putlar icat ettiler. Büyüklendiler, nasıl olurda Nuh’un kavminin başına gelenlerden ibret almadılar? Nasıl olurda elde ettikleri mal mülk ile haksız yere şımardılar. Kardeşleri Hud’un apaçık sözleri onlara yetmemiş miydi? Sonra onlarda helak oldular. Ve onların başına gelen azaptan kurtulan bir avuç inanmış insan, bizim atalarımız oldular. İrem şehrinden uzaklaşıp zamanla buralara yani Hicr diyarına geldiler. Çok çalışıp bu şehri kurdular. Zamanla çoğalıp güçlendiler ama inanan insanların torunları zamanla inkara batıp zalimleştiler. Bu nasıl bir kaderdir peki? Hayır, hayır! bir kader değil ama nasıl bir tekrardır, kavmim “yeri göğü biz yarattık” diyecek neredeyse! Bu şımarıklık nereden geliyor? Kayalara oydukları kocaman evler ve saraylar, ovaya yayılan bahçeler ve hurmalıklar, bitmez gibi duran deve sürüleri… Bunları Allah’tan değil de kendilerinden biliyorlar. Aslında hayatımız incecik bir ipliğe bağlı sanki; mesela şu dere bir kuruyacak olsa ne yaparız?Toprak mahsul vermese ve ağaçlar kurumuş olsa, hayvanlar susuz kalsa… Bütün Hicr insanları açlıktan ölür. Vallahi bu gidişle sonumuzun diğer kavimler ile aynı olmasından korkarım; zira kavmim bu sözlerimi ve inkarda ileri gidiyor”



Bunları konuşurken Salih nebiyi izleyenler, kahkahalarını tutamayıp ortaya çıktılar. Dalgacı bir üslupla,içlerinden biri söze girdi;



-Ey Salih! Kusura bakma, konuşmanı bölmemek için pat diye ortaya çıkamadık. O kadar ciddi konuşuyordun ki! Ancak konuşma arkadaşını göremedik! Cin mi melek mi? Ortaya çıkacak mı? diye bekleyip durduk. Artık biz kavminin insanlarını hafife alıyorsun, bizi konuşmaya değer gömüyorsun! Yücelerden arkadaşlar edinmişsin! Yine de lütfedip bize ne konuştuğunu anlatır mısın? Belki bağa bahçeye çalışmaya giden bizlere bir neşe olur anlatacakların!



-Kendi kendimle konuşuyordum kardeşlerim, tefekkür ediyordum. Zira siz sözlerimi ciddiye almıyorsunuz? Benimle alay ediyorsunuz!



-Tefekkürde ne imiş ey Salih? Daha önce hiç duymadığımız şeyleri söylüyorsun bize!



-Aklını fark etme ve onu kullanma işidir tefekkür. Akıl ve kalbin beraber düşünme faaliyetidir.



-Peki aklın ve kalbin sana yine ne söylüyor? Bir rüzgârın geleceğini, bizim kayalardan oluşan evlerimizi yerinden söküp atacağını mı? Ad kavmi gibi helak olacağımızı mı?



-Bu alaycı tavırlara, inkara ve şımarıklığa devam ederseniz, Nuh kavminde ve Ad kavminde olduğu gibi yine helak olacaksınız. Ben kendimi ve bana inanan dostlarımı kurtarmak için, Allah’a iman ediyor ve sözümün ulaştığı herkesi uyarmaya çalışıyorum. Ve bunun içinde kimseden hiç bir karşılık beklemiyorum. Sizi zanlarınıza ve nefislerinize değil; Allah’a kul olmaya çağırıyorum.



-Aklın ne çok şey söylüyormuş sana ey Salih! Senin tefekkür pek faydalı geçmiş anlaşılan!



-Aklım bunları söylüyor elbette. Ama ayrıca, Rabbimin lütfedip beni elçi olarak seçti. Bana bunları öğretmese belki bende bilenlerden olmazdım. İşte o zaman bende helak olurdum. Bu yüzden sizi uyarıyorum; ben sizin bilmediklerinizi biliyorum, sizi de bilmeye davet ediyorum.



-Yani Allah kavmin onca ileri gelen zengini varken seni mi seçti elçi olarak? Seni mi layık gördü bize elçi olmaya? Onca ileri gelenimiz varken seninsözüne kim itibar eder? Yoksa Allah’ın bundan haberi yokta; sözleri aklından sen mi uyduruyorsun Salih?



-Zengin olan sadece Rabbimdir. Sizin zenginlik sandığınız şeyler, tüm birikimleriniz, gelip geçici olan şeylerdir ve onlar da size verilen geçici dünya emanetleridir. Allah, kimi isterse onu elçi seçer; bu onun takdiridir. Bunda benim hiç bir iradem yoktur. Ve ben sizden yaptığım davete karşılık hiçbir şey istemiyorum. Sizi sadece inkardan vazgeçmeye, şükrünüzü Allah’a teslim etmeye, adalet ve iyiliği ayakta tutmaya çağırıyorum.



-Karanlık gecelerde ya da çölde yalnız gezerken aklını yitirmişsin sen ey Salih!Sen de bizim gibi bir insansın; hatta asalet ve zenginlik bakımından bizim seviyemizden çok daha altındasın. Bize üstün olan hiçbir tarafın yok! Aslında sen önceden aramızda sevilen ve ümit beslenen biriydin; itibar ve zenginlik kazanacak, bağlar bahçeler sahibi olacak, kavmin ileri gelen asilleri ile birlikte anılacak ve gücümüze güç katacaktın. Bak şimdi haline, sefil bir yalancı oldun. Kendi kendine konuşan bir meczuptan başka bir şey değilsin!



-Ey kavmimin çocukları, kardeşlerim! bunları size söyleten nedir hiç düşündünüz mü? Aklınız mı vicdanınız mı yoksa içinizde biriken ve bize Adem’den beri düşman olan şeytanınsözü mü? İnkar etmekte olduğunuz Allah’tan daha zengin, ondan daha asil, ondan daha itibarlı kim olabilir ki? Varsa öyle biri söyleyin de ben de ondan yana olayım? Ondan başka Rabbimiz yok! Bunu bilin, bunu anlayın bir kere! Hele bir düşünün, Rabbimiz,gökte yağmuru, ağaçlarda hurmayı, koyunları kuzuları, şu önümüzde akan dereyi vermeseydi eğer; bahsettiğiniz o asaletten zenginlikten eser kalır mıydı?



-Ey Salih! Sen ve Rabbin neyin peşindesiniz? Sürekli bizi tehdit edip duruyorsunuz. Sağlam kayalara oyduğumuz evlerimiz, saraylarımız var. Emrimizde çalışan sayısız erkek ve kadın var. Salkımları dolu hurma ağaçlarımız ve mahsulü bitmek bilmeyen bahçelerimiz var. Bütün bunlardan sonra bize ne vaat ediyorsunuz? Açlık mı? Azap mı Savaş mı?



-Bir örnekle anlatayım istersen; büyük ve verimli üzüm bağlarına pazardan yeni aldığın bir köle götürsen, köle bağda çalışmaya başlasa, daha akşam bile olmadan bahçenin artık kendisine ait olduğunu, en başından beri buna hakettiğini hatta bağın atalarından kendisine kalan bir miras olduğunu söylerse ne yaparsın?



-Onu oracıkta boğazlarım.



-İşte her şeyin; yer, gök ve ikisi arasında ne varsa hepsinin sahibi olan Allah,bereketlendirip sizi zengin etmişken iken siz; kölenizin size yaptığı gibi,biranda her şeyin size ait olduğunu söylüyor, efendinize karşı saygısızlık ediyor ve hatta ona düşmanlık ediyorsunuz. Yine de merhameti bol olan Rabbim size elçiler gönderiyor ve defalarca uyarıyor, hemen hüküm vermiyor sabırla bekliyor. Sen daha ilk sözünde köleni boğazlar iken, Rabbim size nice mühlet veriyor. Buna rağmen inkara devam ederseniz, onun gazabı sizinkine benzemez, bunu bilin ve bir daha düşünün.



İnkârcı kişi bu sözler karşısında aptallaştı, bahçesine götürmekte olduğu ki bazı kölelerin de tanık olduğu bu konuşma sonrasında öfkesinden kıpkırmızı oldu.



-Sen delirmişsin Ey Salih! Böyle devam edersen sonun kötü olacak. Lanet olsun sana, dedi.



-Ben ne dediğimin farkındayım. Lakin siz yoldan çıkmışsınız. Beni tehdit ediyorsunuz ama Rabbimin tehdidi çok daha çetindir.



Adam bağırmaya başladı;



-Sıradan bir adam olarak geçmiş karşımıza elçiyim diyorsun. Senden nasıl elçi olabilir? Eğer doğru sözlü isen bir mucize göster de görelim, dedi.



-Mucizeler ve ayetler ancak Rabbimdendir, dedi Salih.



-Yalancının tekisin sen! Elçi olduğunu gösteren bir tane bile işaretin yok.



-Neden illa bir işaret, bir mucize bekliyorsunuz? Sözlerimde bir eksiklik bir yanlışlık mı vardı? Biliniz ki istediğiniz şey size ancak felaket olur!



-Sana ne bizim felaketimizden! Eğer doğru sözlü isen bize bir tane mucize göster!



-Bunu istemeyin benden, cahillik etmeyin. Eğer istediğiniz mucize size gösterilirse vesiz onu da inkar ederseniz, bunu Allah karşılıksız bırakamaz.



-Yeter artık, sus ey Salih! Ya getir bize vadettiğin azabı ya da bir mucize göster!



Tartışmacı adam Salih karşısında üstün gelmiş gibiydi. Ona yapamayacağı bir şeyi söyletip rezil etmek niyetindeydi. Kaçış yolu bırakmamıştı Salih’e. Ortam biran için sessizliğe bürünmüştü. Salih’in bu meydan okuma karşısında ne yapacağını merakla bekliyorlardı. Bu tartışmada üstün gelmesi için kesin bir mucize ortaya koymalıydı. Bunun için ya gökten melek indirmeliydi ya da dağ gibi hazineler akıtmalıydı.



Nefesler tutulmuş heyecan içinde Salih’i izliyorlardı. Salih kolunu uzatıp oradakilere parmağıyla bir şeyi işaret etti.



-İşte arzulayıp durduğunuz mucize karşınızdadır!



Hepsi birden Salih peygamberin işaret ettiği yere baktılar. Olağanüstü bir şeyle karşılaşacakmış gibi tuhaf tepkiler vermeye hazırlanıyorlardı ki; önce anlayamadılar sonrada kahkahaya boğuldular.



-Rabbinin bize mucize diye gönderebildiği şey, şu kayanın arkasında duran dişi deve midir? Zaten o da bizimdir. Sen bizimle dalga mı geçiyorsun Salih?



-Alay etmekten Allah’a sığınırım. Vallahi sözlerimi ciddiye alın; Allah bu deveyi bir mucize, bir ayet ve bir imtihan olarak seçti.Bu deveden ovada yüzlercesi hatta binlercesi dolaşıyor, onlardan türlü türlü faydalanıyorsunuz. Onlar, kuru otlardan ve dikenlerden beslenerek size nice faydalar sunuyorlar. Büyük ve uzun yollara onların yardımıyla gidebiliyorsunuz. Ama yine de onlar için bile bir defa olsun şükretmediniz Rabbinize. İşte size şimdi düşünüp anlamanız için bir fırsat! Etinden, sütünden, derisinden, çölde yol bulmasından, nice ağır yükleri sizin için uzaklara taşımasından ibret alın. Bir düşünseniz bugüne kadar akletmeniz için bu deve örneği bile yeterdi. Ama şimdi durum başka; Rabbim o dişi deveyi seçti ve ona dokunulmazlık tanıdı. Artık ya iman eder sözümü dinlersiniz ya da isyan eder helak olursunuz. Bu bir tehdit; bu bir meydan okumadır! İyi dinleyin beni! O deveye asla zarar vermeyeceksiniz ve derenin suyundan, istediği yerinden içmesini engellemeyeceksiniz. Bir gün dereden o içecek; bir gün de Hicr halkı içebilecek. Onun su hakkına karşı çıkar ya da o deveye bir zarar verirseniz; artık size kurtuluş kapısı kalmayacak. Rabbimin gazabından kimse kurtulamaz.



Olanları duyup gelen ve konuşmalara şahit olan başka kimselerde vardı. Onlar da şaşkınlık içindeydiler. Düşmanca bir tutum takınarak “sen iyice delirmişsin, senin sonun iyi olmayacak, asıl sen bizim gazabımıza tutulacaksın” dediler. Ve asık suratlarla hakaretler ederek oradan uzaklaştılar.



Salih arkalarından seslendi;



-Bana ne olacağını sadece Rabbim bilir.





Salih nebi ile kavminden bir grup arasında dere geçen konuşmalar, herkes tarafından duyulmuştu. Yıllardır Salih sürekli bir şeyler anlatıp dururdu, kimseyi ayırt etmez, söylediklerini de çekinmeden söylerdi. Ama son konuşulanlar, bir deveyi dokunulmaz sayması ve kendi düzenlerini tehdit etmesi, kavmi için artık kabul edilemez şeylerdi.



Salih şehrin meydanında yüksek bir yere çıkıp yaşananları insanlara yüksek sesle anlattı ve sonuna şunu ekledi;



-Ey kavmim, artık ben sözümün sonuna geldim. Bu uyarım daha öncekilere benzemez. Rabbim tüm inkar ve inadınıza rağmen sabredip tövbe etmenizi beklemiştir. Ama siz belayı istediniz ve ısrarla bir mucize istediniz. Sonunda sizin hakkınızda karar verildi ve size bir işaret olarak sıradan dişi bir deveyi dokunulmaz kıldı. Vallahi ona bir zarar verirseniz ya da su hakkına dokunursanız helak edilirsiniz. Bu Rabbimin tekrar edegelen bir uygulamasıdır; mucize istediniz O da gönderdi işte, şimdi onu inkar ederseniz helak edilirsiniz.



-Ey Salih! Rabbin su içme hakkını sıraya mı koydu? bir gün bu dişi deveye, diğer gün de bütün Hicr halkına öyle mi? Ne haksız bir taksimdir bu? Buna inanmamızı mı bekliyorsun?Semud kavmi olarak bizi insanlara küçük düşürdüğün için senden utanıyoruz.



-Deveye asla zarar vermeyin ve onun su sırasını sakın ihlal etmeyin.Bu zor şeyi ısrarla siz istediniz! Sürekli bir mucize beklediniz ve Allah’a sürekli meydan okudunuz.Allah meydan okunacak biri değildi; haddinizi aştınız ve o da sizi cezalandırdı. Ama bu cezaya razı olun ve sabredin. Sakın sınırı aşmayın. Eğer düşünürseniz buradaki hikmeti anlayacaksınız. Birçoğunuzun yüzlerce devesi vardı. Bereketli bağ ve bahçelerden, ambarlar dolusu yiyecek elde ediyordunuz. Kayaları oyarak yaptığınız sütunlu, süslü ve korunaklı evleriniz emsalsizdi. Siz böyle bolluk içinde iken bile ihtiyaç sahipleriyle paylaşmayı bilemediniz. Her türlü mal ve mülk üzerinde hak iddia ederek herkese efendilik etmeye kalkıştınız. Siz, şehriniz ve mülkünüz konusunda tek tasarrufun kendinize ait olduğunu sandınız. Şimdi Allah sizin hakkınızda hükmünü verdi ve sizi küçük düşürdü. Ya itaat edersiniz ya da yok olursunuz.



Salih’in sert sözleri sonrasında kavminin ileri gelenlerinin canları fena sıkılmıştı. Sataşacak yer arıyorlardı. Salih’in çevresinde ona iman etmiş az sayıda dostu vardı. İnkarcılardan bazıları onlara seslenerek;



-Ey Salih’in sefil dostları, siz gerçekten bunlara inanıyor musunuz?



Salih nebiye inananlar, sayıca az, mal ve evlat bakımından da zayıf kimseler oldukları için sefil kimseler diye anılıyorlardı. Kimseye bir zararları olmadığı halde sürekli bir aşağılama ve dışlanmaya maruz kalıyorlardı.



Semud kavminin ileri gelenleri, Salih nebiyi yalnız bırakmak için etrafındaki inananların kafalarını karıştırmak istiyorlardı. Salih’in son sözlerinden sonra ondan yüz çevirmelerini umut ederek sözlerini sürdürdüler;



-Sizin inandığınız Salih iyice delirmiş. Bütün kavmini bir deveyle değişmiş. Rabbi de onunla bir olmuş bize düşman olmuş. Bu sizin aklınıza yatıyor mu? Belki sizinle anlaşamıyor olabiliriz ama bu saçmalığa siz de inanmıyorsunuz herhalde?



Onlar inançlarına çok sadıktılar;



-Biz Allah’a, onun kulu ve elçisi olan Salih’e gönülden inanıyoruz, dediler. Varlıklı kimselerin ileri gelenleri ise çıldırmış gibi hep bir ağızdan;



-Öyleyse biz hepsini inkar ediyoruz, lanet olsun size de devenize de…diye bağırdılar. Sonra da içlerinden bazıları, bellerinden kılıçlarını çektiler. Daha önceden bulup getirdikleri işaretli dişi deveyi karşılarına aldılar. Salih ve etrafındakiler endişeyle bağırdılar; 



-Sakın o deveye zarar vermeyin, bunu yaparsanız tahmin edemeyeceğiniz bir azaba muhatap olursunuz. Allah’ın yasalarında sapma olmaz. Bu kesin hükümdür. Dokunmayın o deveye… Yapmayın… Yazıktır… Günahtır…



Ama kavminin ileri gelenleri hırsla kılıçlarını sallayıp devenin ayaklarını kestiler. Deve acı içinde yere yığıldı. Çırpınarak, kanlar içinde ve herkesin gözü önünde vahşice öldürülmüştü.Semud kavmi Allah’a meydan okumuşlardı adeta. Ve bunun sonucu olarak gözlerini göğe diktiler. Salih’in iddia ettiği azabı beklediler. Her ne kadar inkarcı olsalar da daha önceki kavimlerin helak edilişinden haberdar idiler. Ama bir şey olmadığını görünce cesaret kazandılar ve hakaret etmeye başladılar. “Hani bize vadettiğin felaket nerede?” diyorlardı. “Bizi basit bir deveyle kandırmaya mı çalışmıştın”, “hadi getir bize azabı”, “istediğimizi elde eder; istemediğimizin ayağını keseriz demiştik sana Ey Salih”



Hepsi zafer kazanmış gibi sevinçliydi. Sanki koca bir orduyu yenmiş gibi hissediyorlardı. Artık karşılarında duracak Salih ya da Rabbi yoktu. Bu onların en zor kararlarıydı ve artık korkularını yenmişlerdi. Salih’in sözlerinin de kendisinin de bir itibarı kalmamıştı.



Salih acıyan gözlerle bakarak; “Rabbim vaadini yerine getirecektir, bekleyiniz” diyerek oradan sessizce uzaklaştı. Onu peşinden bir avuç dostu izledi.





Aradan günler geçmişti. Hiçbir şey olmadığını gören inkarcılar daha da cesaret kazanmış; Salih’e karşı bir plan kurmaya başlamışlardı. Onun asılsız sözlerinden rahatsız oluyor, düzenlerinin bozulmasından korkuyorlardı. Kendi kurdukları saltanata hayran idiler. En büyük saraylar ve hazineler onlarındı. Salih’in dinine geçerek bunu kaybetmeyi göze alamazlardı.



Günler sonra dokuz kişilik bir çete kurdular. Gece vakti baskın yaparak, deve olayı sonrası sessizliğe gömülen Salih ve ailesini öldüreceklerdi. Sonsuza kadar ondan ve rabbinden kurtulacaklarını düşünerek plan yapmışlardı.



Planı uygulayacakları gecehazırlıklarını yaptılar. Tuzaklarını eksizsiz yapmışlardı. Salih’i, ailesini ve inananlardan hiçbirini sağ koymayacak, hepsini vahşice öldüreceklerdi. Ama bilmedikleri bir şey vardı; sağlam bir tuzak kurmuşlardı onlar akıllarınca ama her şeyden haberdar olan Allah’ın, o gece için başka bir planı vardı.          



Salih peygamberin ailesi ve müminler, kendilerine Allah’tan gelen emir üzere o gece kavimlerini terk etmiş, oradan hızla uzaklaşmışlardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde, sabaha yakın bir zamanda Allah’ın emri yerine geldi. Semud kavmini, öyle bir şiddetli bir fırtına yakaladı ki; yıldırımların şiddeti evlerin en dip köşesine kadar ulaştı. Adeta çığlıkların duvarlara sindiği korku dolu bir günün sonunda hayatta kimse kalmamıştı. İnkar eden ve zorbalıkta ileri giden bir de bunun üstüne ısrarla Allah’ın gazabını isteyen bir kavim daha helak olmuştu.



Semud kavminin helakı çok çetin olmuştu ama Allah onlardan geriye bir iz bırakmıştı. Onların çokça adını andıkları, kendileriyle gurur duydukları, zenginliklerinin adeta sembolü olan kayaları oyarak yaptıkları sütunlu sarayları, yüzyıllar boyunca sahipsiz kaldı ve oradan geçmekte olan kervanlar ya da  çobanlariçin ıssız, sessiz ve ürkütücü birer hayalet şehire dönüştü. 


YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003528359

iletişim : editor@kimokur.com