Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




İBRAHİM, İSMAİL VE İSHAK PEYGAMBER
Dilek Buz

Nuh tufanından, Ad ve Semud kavimlerinin helakından sonra geride kalan inanmış insanların neslinden gelenler, yüzyıllar boyunca hızla çoğalıp yeryüzünün dört bir tarafına dağıldılar. Birçok kavim ve şehir ortaya çıktı. Bunların bazıları tarımda ve hayvancılıkta ilerledi bazıları da ticaret ve zanaatta. Ticaret ve alışveriş bu dönemde çok hız kazandı. Böylece ticareti elinde tutan büyük ve güçlü yöneticiler olan krallar ortaya çıktı. Artık insanlık aile, kabile ve kavimler derken; bütün bunları temsil eden kralları görmeye başladı. Artık şehirleri ve onların halkını krallar yönetiliyordu. İnsanların iradeleri önce aile ve kabilelere, sonra kavimlere ve onların ileri gelenlerine teslim edilmişti; şimdide krallar bunu tekellerine almıştı. Her kral halkının üzerinde hâkim Rab gibi hareket ediyordu.



Krallar ve insanlar elçilerin getirdiği mesajları unutup, kendilerinden önceki kavimleri helak eden sapkın inanış olan putperestliğe geri dönmüşlerdi. Putperestlik; bir inanç biçimi olarak değil, insanları ikna ederek, onlar üzerinden zenginlik ve güç devşirmenin yolu olarak icat edilmişti.



Artan nüfus ve büyüyen şehirleşme insanlığı sadece imkân ve zenginlik olarak geliştirmişti. Yoksa insan aynı insandı. Buna benzer hayat tarzları daha önce Nuh, Hud ve Salih peygamberler zamanında da ortaya çıkmıştı. İnkarlarını ve zalim yaşam tarzlarını sürdüren kavimler helak edilmişler; kurtulan bir avuç inanan kişinin neslinden gelenlerde, mal ve güce kavuştuklarında; onu korumak adına tekrar putperestliğe dönmüşlerdi.



Allah, putları kullanarak insanları sömürenleri ve putlara teslim olmuş insanları uyarmak için aralarından birini peygamber olarak seçecekti. Yöntemi, karakteri, zekâsı ve taşıdığı yüce değerler ile tanınan bu kişinin adı “İbrahim” olacaktı.



….



İbrahim



Toprak, su ve doğranmış otların karışımından çamur yapılıyor, sonra kalıplara dökülüyordu. Böylece kerpiç tuğlalar üretiliyordu. İşte bu kerpiç tuğlalardan yapılmış büyük bir şehirde yaşıyordu İbrahim. Çocukluğunu şehrin sokaklarını adımlamakla geçirmişti. Akşamdan akşama bir şeyler yemek ve sonra da yatmak için eve gelir; onun dışında akşama kadar halkın içinde, pazarlarda, putlara ibadet edilen alanlarda, insanların evlerine su taşıdığı pınar başlarında gezer dururdu. Bütün zamanı insanları izlemekle geçerdi. Oyun ve eğlence nedir pek bilmezdi. Zaten diğer çocuklarda onu yetim öksüz diye aralarına katmazlardı. İbrahim çok küçük yaşlarda annesini kaybetmişti. Annesinin yokluğu onu duygusal olarak geliştirmiş, yufka yürek sahibi biri olup çıkmıştı. Babası ölmemişti ama daha çok kendi işleriyle meşgul olan, oğlu İbrahim’le pek fazla ilgilenmeyen sert mizaçlı bir adamdı.



İbrahim böyle şartlarda büyümüştü. Duygusal gelişimini, dayanıklı ve zeki olmakla desteklemişti. Yalnızlığı ona yeterince düşünme fırsatı vermiş, aklını kullanmayı öğretip, yaşadığı toplumu yeterince tanımasını sağlamıştı. Boş zamanlarında göğü inceler uzun uzun düşünürdü. Kavminin taptığı putların hiçbir işe yaramadığını, gerçek yaratıcı olan ve saygı duyulması gereken bir Rabb olduğunu biliyordu. Özünde ki seste bunu söylüyordu ona. Zira o özüne, vicdanına çok kulak veren biriydi.



Ve bir gün Allah, yaşadığı toplumu uyarması ve onlara doğru yolu göstermesi için İbrahim’i elçi olarak seçti. Zekası ve toplumu iyi tanıması sayesinde İbrahim, inanç bakımından tam bir bataklıkta olan toplumunu uyarmak için çeşit çeşit yöntem deneyecekti. Şefkatli sözlerle uyarmaya ilk olarak, putların ateşli bir savunucusu olan babası Azer’den başlayacaktı;



-Babacığım işitmeyen, görmeyen, duymayan, sana hiçbir fayda sağlayamayan şeylere neden saygı gösteriyorsun? demişti babasına. Oğlunun ne demek istediğini anlamamıştı. Pek ciddiye almayan bir tavırla;



-Neyi kastediyorsun İbrahim, anlamadım.



-Putlarımızı mı kastediyorsun İbrahim?



-Putları mı?



-Evet baba, putları kastediyorum. Yıllardır taştan tahtadan yapılmış şeyler önünde saygıdan yerlere kapanıyor; onlara dua edip dilekte bulunuyorsunuz. Onların kendilerine dahi bir faydaları yokken siz niçin onlara tapınıyorsunuz?



-Biz elbette taşa tahtaya tapmıyoruz; onların temsil ettiği ruhlara yani onların manevi değerlerine saygı duyuyoruz.



-Onlar neyi temsil ediyorlar baba; hangi manevi anlamı taşıyorlar? Dur ben söyleyeyim istersen; onlar Kralı ve saygıdeğer soyluları kutsayan ruhlardır, onlar kölelere efendilerine karşı boyun büken olmayı öğütleyen ruhlardır, onlar her çirkin işi meşrulaştıran ruhlardır, onlar aklını kaybeden ve şeytana teslim olmayı öğütleyen ruhlardır.         



-Sen bütün halkımın ve atalarımın inandığı bir düzeni mi eleştiriyorsun? Bu yaptığınla herkesi tehlikeye atıyorsun. Kim öğretti sana bu sözleri?



-Bana bütün bunları öğreten Rabbim olan Allah’tır.



-Eğer bu söylediklerinden hemen vazgeçmezsen seni taşlarım İbrahim; asi bir evlat bana yakışmaz. Benim ve atalarımın inandığı ne varsa, senin içinde uygun olanı budur.



-Peki neden baba?



-Hala soru mu soruyorsun bana? Ne inatçı bir evlatsın sen! 



-Babacığım ben gerçekten senin iyiliğini istiyorum. Senin bilemeyeceğin bir bilgi ile biliyorum. Ben Allah’ın görevlendirdiği bir elçiyim bundan böyle. İlk seni uyarmak istedim. Ne olur beni dinle; Allah’a asi olan şeytandır; şeytana uyma sakın, böyle yaparsan Rahman’a başkaldırmış olursun. Beni dinle…



-Çabuk uzaklaş benden, uzun bir süre de gözüme görünme sen İbrahim, beni ve hayatımı şeytanlaşmakla itham ederek hayırsız ve asi bir evlat olduğunu ortaya koydun. Uzaklaş benden, sabrımı taşırma, belki biraz aklın başına gelir.  



-Madem böyle düşünüyorsun sana itiraz etmeyeceğim babacığım, uzaklaşacağım. Senin içinde Rabbimden bağışlanma dileyeceğim.





İbrahim’in işi hiçte kolay değildi. Toplum kendilerini uyutmak için icad edilen putlara öylesine alışmıştı ki; vazgeçmek İbrahim’in babası için bile çok zordu. Uzun yıllar boyunca hatta nesillerdir gelenek haline gelen putlara adanan kurban günleri ve başkaca ibadet biçimleri vardı. İnsanlar aslında aciz olduklarını, aşkın bir güce kulluk etmek, onun rızası için gayret ve sabır göstermek gerektiğini özlerinden gelen doğrunun sesi sayesinde biliyorlardı. Ancak gücü ve serveti elinde tutan varlıklı kişiler, insanların teslimiyetçi yönelişlerini, Allah’a değil de kendilerine çevirmişlerdi. İnsanlar samimi bir şekilde putlara yalvarırken ve ona kurban sunarken arkasında gerçek Rabb olduğunu sanıyorlardı. Ama perdenin arkasında hep başka birileri vardı.



Doğru sözü söylemekten asla çekinmeyen İbrahim yaşadığı toplumu sahte tanrılardan vazgeçirip gerçek olan Allah’a yöneltmek için elinden gelen her yolu deniyordu.



Yine insanların putlara yakarış için toplandıkları bir gün kalabalığa şöyle seslendi;



-Neye tapıyorsunuz?



-Putlarımıza…



-Peki putlarınız size cevap veriyor mu bari? Dualarınızı kabul ediyor mu? İçlerinden birisi rüzgarla yere düşse kendini kaldırabiliyor mu?



-Hayır, tabi ki kendini kaldıramazlar yerden, onların elleri ayakları yok ki!



-Canları var mı? Sizi duyabilirler mi?



-Hayır duyamazlar! Onlar canlı değil ki!



-Peki sizi duyamayan hatta canlı bile olmayan şeylere neden dua edersiniz?



-Biz atalarımızdan böyle öğrendik, hepimiz aynı şeylere inanırız İbrahim. Sende bunları iyi bildiğin halde neden böyle sorular sorarsın bize?



-Sizi düşünmeye davet ediyorum ey kavmim! Atalardan süregelen yanlışları düzeltmek adına sorular soruyorum size. Ne atalarınızı ne de sizi asla duymamış şeylere niçin yalvarıp duruyorsunuz?  



-Eğer onlara kurban verip, dua etmez isek; yerden ve gökten gelecek azaptan bizi kim koruyabilir? Putlar bizim koruyucularımızdır bunları bilmiyor musun ey İbrahim?



-Bunlar kendilerini bile koruyamazlar? Buna nasıl inanırsınız? Nasıl bir şaşkınlık içindesiniz kardeşlerim? Asıl böyle bir inanca kapıldığınız için sizi azap bulabilir; işte o zaman sizi koruyacak hiç kimse çıkmaz.



-Bize şaşırmış dersin, peki sen neye inanırsın İbrahim?



-Anlatayım kardeşlerim, beni can kulağı ile dinleyiniz! Taştan ve ağaçtan yontma putların, beni yaratan, duama cevap verecek olan Rabb olmadığını çok önceden anladım. Sonra onu aramaya başladım. Bir gün gökte çok parlak bir yıldız gördüm. Rabbim bu olsa gerek, dedim. Zira çok yükseklerden bizi görebiliyordu. Ama yıldız batınca onun Rabb olmadığını anladım. Başka bir gece, tüm gökyüzünü aydınlatan kocaman bir ay gördüm. Önce Rabbimin o olabileceğini düşündüm; zira diğer yıldızdan daha parlak ve güçlüydü. Ama Güneş gelince ay kayboldu. Daha güçlü olduğuna göre Güneş benim Rabbimdir diye düşündüm. Zira arzı en iyi ısıtan ve aydınlatan oydu. Ama akşam olunca o da battı. En sonunda düşündüm ki; doğup batan, varlığı bir başka şeyin varlığından etkilenen, eksiklik ve zayıflık barındıran hiçbir şey benim Rabbim olamazdı. Birden fazla da Rabb olamazdı; olsaydı yarattıkları hususunda anlaşmazlık çıkardı. Anladım ki; benim Rabbim tüm yeri, göğü ve ikisi arasındaki her şeyi yaratan, hiçbir acziyeti bulunmayan ve tek başına olandır. Biliniz ki; benim dostum Allah’tır, beni yaratan, doğru yola ulaştıran, hastalanınca şifa veren, yediren, içiren ve zamanı gelince öldürüp diriltecek olan O’dur.



İbrahim’in sözlerini ağzı açık dinleyen insanlar şaşkınlıkla;



-Ey İbrahim, hiç duymadığımız sözler söylüyorsun sen! Bunca insan ölüp toprak olduktan sonra bizi kim tekrar diriltebilir?



-Bizi ilk seferinde yaratırken zorlanmadan yaratan tekrar diriltmekte neden zorlansın? Bizi yeniden diriltecek ve hesaba çekecek.



-Bizi niçin tekrar diriltip kendisine çağırsın ki?



İbrahim hızlıca evlerin çatılarını gözleriyle taradı. Sonunda parmağıyla uzaktaki bir çatıda güvercin uçuran birini göstererek;



-Şu kuşbaza bakınız; kuşları alıp kendine alıştırmış, onları besleyip büyütmüş. Her bir kuşu eliyle alıp her birini farklı bir yöne fırlatıyor; kuşlar uçuyor uçuyor dönüp dolaşıyor ama sonunda yine sahiplerini biliyor ve onun çağrısını duyunca onun avucuna gelip konuyorlar. Şimdi düşünün, bir kuşbaz akşam olunca kuşunun yuvasına dönmesini bekliyor ve kuşta sahibinin çağrısını bilip geri dönüyorsa; bizi, atalarımızı ve her şeyi yaratan bu işin sonunu görmezden gelir mi? İlk kez yarattığı gibi tekrar yaratıp iyiyi ödüllendirmeden kötüyü cezalandırmadan bırakır mı?



-Ne biçim şeyler söylüyorsun İbrahim? Neden bu kadar anlatıp duruyorsun?



-Size Rabbimi anlatmaya çalışıyorum. Zira o bana doğruyu anlatmayı öğretti; kötü ve boş olan şeyden uzak kalmayı… Siz ve atalarınız çok eskiden beri hiçbir delili olmayan putlara taparak kendinize yazık ettiniz. Şimdi vazgeçin ve beni dinleyin.



-Putlarımıza sahip çıkmasını biliriz İbrahim. Sen onları diline dolayamazsın.



-Ben size sadece hakikati söylüyorum. Bana yalan konuşmak yakışmaz. Ben Allah’ın elçisiyim.



-Sen sözlerinde ciddi misin yoksa düzen kuran bir oyunbaz mısın? Biz söylediklerinin tamamından şüphe ediyoruz, dediler.



Kalpleri gerçeklere kapalıydı. Her birinin kalbi taşlaşmıştı sanki. İbrahim aynı şeyleri tekrar etti;



-Ben size Rabbimden aldığım doğru sözleri ileten bir güvenilir bir elçiyim. Sözlerimde bir yanlışlık ve hile yoktur. Sizi sahte tanrılardan kurtarıp gerçek ve tek olan Allah’a kulluğa çağırıyorum.



Bu sözün üzerine kalabalığın içinden Lut isminde bir genç ortaya çıkıp;



-Sana ve Rabbine iman ediyorum Ey İbrahim, cahil ve gafil hayatımdan huzur ve iman dolu bir hayata, bana bu fırsatı veren yüce Rabbime iltica ediyorum, dedi.



Bunu gören halk daha da öfkelenerek;



-İbrahim bu sözlerin başına bir gün ciddi bir iş açacak. Bu işten vazgeçmeni öğütleriz, dediler.



-Siz her şeye güç yetirebilen Allah’tan korkmaz iken; ben sizin sözlerinizden mi korkacağım? Biliniz ki inkarınıza sebep olan şeyler, kısa süreli kar olarak gördüğünüz ufacık saltanatınızdır. Sanıyorsunuz ki hiç bitmeyecek bir düzen kurmuşsunuz, şımarmış ve zulmetmeye başlamışsınız. Böylece hırslanırız aklınızın önüne geçmiş. Aklınızı kullanın; ellerinizle yonttuğunuz putlar gibi dillerinizle kurduğunuz yalanlardan da vazgeçin.



Bu tartışma hiç bitmeyecek gibiydi. Her gün bir vesile ile İbrahim dolaştığı şehrin sokaklarında insanları uyarmaya, üzerinde oldukları yanlıştan vazgeçmeye, özlerine yerleştirilen doğrunun ve aralarında ki elçinin sözlerini dinlemeye davet ediyordu.



Genç yaşına rağmen şehrin en tanınan simalarından biri olmuştu. Ama aynı zamanda çoğunun gözünde iflah olmaz bir düzen bozucuydu.





Çağrılarına bir türlü karşılık bulamayan İbrahim, yeni bir şey denemek istedi. Büyük cesaret isteyen ve tarih boyunca unutulmayacak bir eyleme girişti. Onun kararlılığı ve tabuları yıkma cesareti hafızalardan silinmeyecekti.



Bir gece eline aldığı sağlam bir balta ile putların toplandığı büyük meydana geldi. Güçlü darbelerle putlara vurmaya başladı. En saygın kabul edilen baş put dışında kalan bütün putların baltasıyla parçaladı. Sonra da baltayı büyük putun kolları arasına koyup oradan uzaklaştı.



Ertesi gün putların darmadağın olduğunu duyan halk, korku ve şaşkınlık içinde meydana doluştular. İlk kez kutsallarına böyle bir saldırı oluyordu. Buna bugüne kadar kimse cesaret edememişti. Kim yaptı diye suçlu ararlarken herkesin aklında biri vardı zaten; “İbrahim”. İçlerinden biri bunu dile getirecekti; “Putlarımızı diline dolayan bir genç vardı; bunu ondan başkası yapmış olamaz”



Kısa sürede bulup getirdiler İbrahim’i meydana.



-Bunu sen mi yaptın? Diye sordular.



İbrahim sakin bir şekilde;



-Eğer suçlu arıyorsanız bunun kanıtı büyük putun kolları arasında değil mi? Kanıt onun kollarında olduğu halde neden benden şüphe ediyorsunuz ki?



-Ama o nasıl yapmış olabilir? Putlar hareket etmez ki?



-Neden hareket edemesinler? Şu parçalanmış olanlar tanrı oldukları halde kendilerini koruyamadılar mı yani? Ya da koskoca baş tanrıya bir baltayı kullanamaz mı diyorsunuz?



-Tabi ki onlar böyle bir şey yapamaz İbrahim? Sen bizimle alay mı ediyorsun?



-Madem bir kulun bile yapabileceği şeyi yapamazlar, nasıl olurda onlara tapar ve onlardan medet umarsınız? Asıl siz kendi aklınızla alay etmiş olmuyor musunuz?



Şaşkınlık içinde bakakaldılar. İbrahim’in bu söyledikleri çok mantıklıydı. Kısa süreli de olsa özlerinden gelen ses onları etkilemişti. İbrahim söylediklerinde sonuna kadar haklıydı. Üzerinde oldukları inanış tamamen kurmaca ve kendi kendini kandırmaya dönüktü. Ama işin sonunu düşündüler. Eğer İbrahim’i dinleyecek olurlarsa kurdukları ve inandıkları tüm düzenler bozulacak; atalarından kalan ne tür miras varsa hepsini inkar etmiş olacaklardı. Bunu göze alamazlardı. Zira toplumsal kabulleri ve ortak kanaatleri değiştirmek çok zordu. Kimse düzenini bozmak istemiyordu Tüm keyfi işlerinden ve nefislerine hoş gelen aşırılıklarından vazgeçmek kimsenin işine gelmeyecekti. Karşılarında hakikat apaçık dursa da, kalabalık olmanın yanıltıcı gücüyle gönülleri yeniden inkara kaydı.    



Ve böylece kolay olanı tercih edip birbirinden de güç alarak özlerinden gelen sesi bastırdılar. Dediler ki;



-Artık bu yaptığın affedilemez bir şeydir. Seni taşlamak ya da ateşe atmak gerekir.



Bağırışlar çığlıklar eşliğinde İbrahim’i kollarından çekiştirerek şehrin tek hükümdarı olan acımasız bir Krala götürdüler. Kapıdan silahlı adamlar İbrahim’i teslim alarak efendilerinin yanına çıkarılar. Kibirli ve zalim bir adam olan bu Kral, gözlerini süzerek baktı;



-İbrahim denilen genç sen misin?



-Evet, ayrıca ben Allah tarafından size gönderilen bir elçiyim. Sizi put yapmaktan ve ona çeşitli anlamlar yüklemekten vazgeçmeye çağırıyorum.



-Demek bu yüzden kudretli putlarımızı diline dolayabildin? Sen Allah’ın elçisi olduğuna göre büyük bir hazinen ve seni koruyan görünmez meleklerin olmalı yanında! Ne dersin?



-Allah’ın hazineleri de melekleri de yanımdadır demiyorum. Ben size doğru olanı açıklamak için görevlendirilmiş bir elçiyim sadece.



-Madem öyle, neden putlarımızın değil de görünmeyen bir tanrının elçisi oldun?



-Kudretli putlar mı? Eğer onların azıcık kudreti olsa bana karşı koyarlardı. Onlar insan eliyle yapılmış uydurma şeylerdir. Asıl kudret sahibi olan ancak Allah’tır.



-Putların temsillerini parçalamış olabilirsin ama onların ruhaniyetini inkar edemezsin!



-Onların her şeyini inkar ediyorum. Putlar sizin ve sizin gibilerin halkı oyalamak için bizzat ellerinizle yaptığınız hedef şaşırtan aptalca şeylerdir. Böylesi nefsinize hoş geliyor, sapık ve zalim düzenlerinizi onların sayesinde kuruyorsunuz. Öyle ki siz bile böyle düşünüyorsunuz. Öyle olmasa neden meydana gelip de halkla beraber putlara yakarmazsınız? Buna gerek yok değil mi? Siz zaten amacınıza ulaşıyorsunuz oturduğunuz yerden.



-Karşımda çok cüretkâr konuşuyorsun İbrahim! Beni tanıyor olmalısın; öfkeme karşı neye güveniyorsun?



-Ben gücü ve kudreti tek başına elinde bulunduran Allah’a inanır, ona güvenirim. Başka bir otorite tanımam. Zira o hayat veren ve öldürendir.



-Demek sen bizi hala hafife alıyorsun? Dedi ve adamlarına zindandan iki kişi getirmelerini emretti. Soğukkanlı bir şekilde, adamlarına getirdikleri mahkumların birinin öldürülmesini, birinin de salıverilmesini emretti. Aklınca gücün kimde olduğunu gösterecek, yönettiği kurmaca sahne ile İbrahim’i alt edecekti. İbrahim’i sözle yenmek onu öldürmekten daha çok otoritesini güçlendirecekti. Bu yüzden öfkesine hakim olarak aklıyla İbrahim’i yenmeye çalışıyordu.



Ama İbrahim hiç etkilenmişe benzemiyordu. Hükümdar;



-Gördün mü İbrahim? İşte biz böyle hayat verir; böyle alırız. Yasaları da biz koyarız, hayata ve ölüme de biz karar veririz, dedi.



-Böyle mi can alıp can veren olduğunu iddia ediyorsun? Aklınca oyun kurarak, öyle mi? Bu yaptığın şeye kim inanır? Zaten zindanında mahkum olan iki kişiden birini öldürüp diğerini serbest bırakarak bana neyi ispat ettin? Sen bu oyunlarla ancak düşünmeyen bir topluluğu kandırıp hükmedersin!



Kral çıldırmış gibi fırlamıştı. Sinirinden titriyordu;



-Az önce olanlardan hiç ibret almadın mı sen? Seni de öldürebileceğimi görmez misin?



-Evet beni öldürebilirsin, bunu biliyorum.



-Öyleyse neden bana boyun eğmezsin? Bu bana saygı duyman için yetmez mi?   



-Sana ve tüm yeryüzüne can veren, tüm yıldızları ve gökteki ayı yaratan, adil ve çok merhametli olan Allah’a teslim olmak var iken, neden sana teslim olayım? Hem az önce kurduğun oyun çok zayıf ve zalimce. Madem bir iddia da bulunuyorsun, hadi bakalım, benim Rabbim güneşi doğudan doğduran batıdan batırandır. Gerçek Rabb böyle şeyler yapandır. Senin gibi kurmaca oyunlar kuran değil. Eğer gücün yetiyorsa, güneşin batıdan doğmasını dile de görelim bakalım yapabilecek misin?



Kral apışıp kalmıştı. Ne diyebilirdi ki bu sözlere? Çaresizce;



-Lanet olsun sana İbrahim! Sen bunları nereden biliyorsun? Beni ve kurduğum düzeni tek başına tehdit ediyorsun? Ne yapalım şimdi sana? Ateşe mi atalım? Taşlayalım mı?



-Allah dilemedikçe bana bir şey yapamazsınız! Ama şunu unutmayın; insanların bedenleri ve zihinleri üzerine kurduğunuz tüm zalimce düzenleri yıkmak için Allah tarafından gönderilen bir elçiyim ben. Düzenleriniz er ya da geç yıkılmaya mahkumdur.





Günler sonra bile Kral ile İbrahim arasında geçen bu tartışmanın yankıları konuşuluyordu. Kral halkın beklentisini de dikkate alarak, isyan edecek başkaları olursa onlara da gözdağı vermek masadıyla İbrahim’i ateşte yakmaya karar verdi. Halk ise toplu halde katılaşan kalplerinin, körleşen gözlerinin, sağır olan kulaklarının teşvikiyle bir araya gelmiş; “ateşe at, ateşe at, ateşe at” diye bağrışıyorlardı. Sarayın önünde toplanan kalabalığın coşkusunu gören kral, büyük ve ibretlik bir ateşin yakılması emrini verdi. Körleşen vicdanlar, kendilerine iyilik dışında bir söz söylememiş İbrahim’i buna layık görmüşlerdi. Hatta ateşi tutuşturup alevleri göğe doğru yükselirken ateşi harlamak için ateşe odun atma derdine düşmüşlerdi.





Alevler karanlık geceyi aydınlatıyordu. Ateşin şiddeti öylesine artmıştı ki; onlarca adım öteden bile hissediliyordu. Bunun için İbrahim’in ateşe uzaktan atılabilmesi için bir düzenek kurdular. O esnada da kalabalığın arasında taşkınlık ve kargaşa ortaya çıktı. İbrahim’i düzenekle ateşe attılar ama İbrahim ateşin içine düşmeden halkın öfkesinden ve alevlerin arasından zarar görmeksizin sıyrılıp uzaklaştı.



Allah onların düzeneklerini boşa çıkarmış, İbrahim’i her türlü şerden korumuş ve yanmakta olan ateşe “İbrahim’e karşı sakin ol” demişti.



Zalimlerin elinden kurtulan İbrahim, boşalan sokaklardan gizlice evine gitti. İçinde tarif edilemez hüzün ve endişe vardı. Kavminin ve babasının inkarcı durumunu düşünüyor; ne kadar gayret ettiyse de onların inkarında bir değişiklik olmadığını görüyordu. O çok yufka yürekliydi. Öyle ki bundan ötürü kendi kendini suçluyor ve kavminin neden inanmadığını anlayamıyordu. Bu düşünceler ateş gibi ruhunu sarıyor; onu adeta kuşatıyordu. Ama Allah her şeyden haberdardı. Onu huzura erdirecek, kötü düşüncelerden ve yakıcı fikirlerden arındıracaktı. Zira o günden sonra İbrahim ve az sayıda inanan, Rabbinden gelen emirle o şehirden uzaklaşacaktı. Onu artık yeni bir görev bekliyordu.   





İbrahim ve inananlar gizlice yaşadıkları şehri terk edip uzaklara gittiler. Issız ve sahipsiz topraklara geldiklerinde ise “evimizi buraya kuracağız” dedi. İbrahim’le beraber gelenlerin içinde Lut’ da vardı. İbrahim peygambere her işinde yardımcı oldu.



Sonra İbrahim peygamber inanmış bir kadınla evlilik yaptı. Bu evlilikten uzun yıllar boyunca hiç çocukları olmayacaktı.



İbrahim’in evlerini yapmak için karar kılığı yer kurak ve verimsiz bir yerdi ama kimse onu bundan ötürü suçlamadı. Zira İbrahim akıllı, olgun ve Rabbine sadık biriydi. Allah’ta onlara bereket verdi ve geçimlerini sağlayacak kadar hayvanları ve mahsulleri her zaman oldu.





Aradan yıllar geçti. Bu zaman içinde genç bir adam olan Lut, İbrahim peygamberin yanında iyice olgunlaştı. Sonra Allah onu elçi olarak seçti ve yoldan çıkmış bir kavmi uyarmak için görevlendirdi.



İbrahim peygamber bundan sonra uzun yıllar boyunca ailesi ve dostlarıyla beraber sakin bir hayat sürecekti. Ama onun zorlu imtihanı kavmiyle olan imtihanı olmayacaktı; asıl zor imtihan için iyice yaşlanması gerekecekti. 





İbrahim dostlarıyla olan sohbetlerinden kalan zamanlarda artık yaşlanmaya başlayan eşine yardım ediyordu. Hayvanları güder, sütlerin sağılmasına yardım eder, ateş yakmak için odun toplardı.



İbrahim peygamber bir gün iki kişinin, tozlu yolları adımlayarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Yolcuların yayan olduğunu da görünce onları güler yüz ve selamla karşıladı. Pek fazla insan uğramazdı İbrahim’in topraklarına o zamanlar. Onlarla hem iki Allah kelamı konuşmak hem de onlara ikramda bulunmak istiyordu bunun için. Onları misafir kabul etti. Hemen güzel bir sofra kurdu. Heyecanlı ve mutluydu. Misafirlerde sükûnet içinde bekliyorlardı. Sonunda İbrahim;



-Hadi buyurun sofraya, yorgunsunuzdur, açsınızdır, yiyiniz lütfen. Allah’ın ikramını sizlerle paylaşmak ne büyük mutluluktur.



Misafirler durumlarını hiç bozmamışlardı. Gayet sakin ve kendilerinden emin bakıyorlardı İbrahim’e. Meselenin ne olduğunu işte o zaman anladı İbrahim. Zira yoldan gelen kimse güzel bir sofraya yok demezdi. Bir korku hissetti yüreğinde. Bunlar Allah’tan gelen özel habercilerdi. Her zaman Cebrail’le gelirdi haberler, başka elçiler niçin gelebilirdi ki? Azap mı helak mı vardı yoksa? Her kul gibi kendini de kavmini de düşündü. Korktu. Duruma tanık olan İbrahim’in eşi de tedirgin oldu.      



Elçilerden biri hemen söze girdi.



-Korkmayın, sizin için bir tehlike yoktur. Biz, yoldan çıkmış bir kavim olan Lut’un kavmini helak için gönderilmiş elçileriz.



İbrahim endişe içinde;



-Ama orada Lut ve ona inanan, temiz kalan kimselerde var!



-Orada kimin olup olmadığını biz iyi biliriz Ey İbrahim! Merak etme, Lut ve ona inanan tüm ailesini kurtaracağız. Ancak Lut’un eşi inkârcılardan birisi, o geride kalıp helak olanlardan olacak.  



İbrahim’in eşi bu sözleri duyunca güldü. Lut’un içinde yaşadığı ve onları uzaklaştırmak istediği çirkin halleri, insan onuruna yakışmayan aşağılayıcı bir şeydi. Bu yüzden tepkisini ayarlamayıp gülen İbrahim’in eşine döndü elçiler.



-Size de Salihlerden olacak bir oğul müjdelemeye geldik. Size geliş amacımız budur.



-Ama bu nasıl olabilir! Zira ben yaşlı ve kısır bir kadınım. Bunca yaşıma rağmen hiç evladımız olmadı bugüne dek, bundan sonra nasıl olabilir? dedi İbrahim’in karısı. Elçiler;



-Rabbimiz ne dilerse o mutlaka olur.



Şaşkınlık içindeydi İbrahim. Ömrü boyunca evlat arzulamıştı. Mülayim mizacıyla kucağında seveceği, dinini öğretip onunla huzur bulacağı bir evlat ne çok kıymetliydi onun için. Heyecandan yüzleri kızardı İbrahim’in. Misafirlerini yolcu ettikten sonra secdeye kapanıp saatlerce dua etti. Ne büyük mükafat, ne büyük bir ikramdı bu yaşta hayırlı bir evlat müjdesi İbrahim’e.





İsmail ve İshak



Tüm ömrünü içten bağlı olduğu Allah’a adayan İbrahim, bir ömürlük yalnızlığını sonlandıracak müjde ile sarsılmıştı. Yüreği yerine sığmaz olmuştu. Putperest kavminden uzaklaşıp yerleştiği kurak ve yalnız beldeyi artık bir çocuk sesi şenlendirecekti. Hem de evladının ilim sahibi ve yumuşak huylu biri olacağını söylemişti melekler. İbrahim, kendisinden sonra insanlara önderlik edebilecek, ilimle kuşanmış, güzel ahlaklı mümin bir evlada sahip olmanın hayalini kurmuştu. Yaşlandıkça artık bunun imkansız olduğunu düşünmeye başlamış; yine de birçok kez “soyumdan da önderler kıl” diye yakarmıştı. Şimdi aldığı bu haberle ömrü bereketlenmişti İbrahim’in. Zira bunca sene süren evlat hasreti son bulacaktı. Hem de bir değil iki çocuk müjdelediler; “İsmail ve İshak olacak onların adı” dedi İbrahim. Bu yaştan sonra İbrahim için çocuk müjdesi ne büyük bir lütuftu; onların gelişi insanlık için ne güzel bir şanstı.



O günden sonra İbrahim kendinde yeni bir kuvvet buldu. İnkarcı kavminden uzaklaştığından beri kulluğuna eksiksiz devam etmiş ama yalnızlık onu zayıflatmıştı. Zira insan ve toprak bakımından kurak bir yerde yaşamıştı. Şimdi ise onu yeni bir görev bekliyordu. İyi birer evlat ve insanlara önderlik edecek önderler yetiştirecekti. Bu yüzden sabırla kendisine vaad edilen müjdeli günü; Allah’ın emaneti olan yavruları beklemeye başladı.



İşte böyle, nice hayal kurdu, nice hesap yaptı. O bir Allah’ın elçisiydi aynı zamanda bir baba…



Nihayet kutlu gün geldi ve evladını kucağına aldı İbrahim. Adını İsmail koydu. Dünyaya gelen oğlu değil de İbrahim’di sanki. Ateşlere, hükümdarlara, en çetin düşmanlara karşı bile dik duran İbrahim, şimdi küçücük bir çocuğun peşinde koşturup duruyordu. Dede olabileceği yaşta baba olmuştu. O hayatının son demlerinde huzuru bulmuş görünüyordu. Ancak bilmediği bir şey vardı; ateşe atılmak zor bir imtihandı ama daha zor imtihanları da olacaktı. Hayatı imtihanlarla geçmiş hiçbirinde zafiyet göstermemişti ama şimdi onu bekleyen çok daha çetindi.



İsmail büyümüştü; selim bir dille konuşan, siyah gür saçları yana savrulan güzel bir çocuk olmuştu. Anne babasının gözünün nuruydu. Bu arada İbrahim ve eşi biraz daha yaşlanmıştı. Müjdelenen diğer evlatları İshak ise henüz anne karnındaydı.



Yüreği evlat sevgisiyle tutuştuğu bir gece İbrahim peygamber, rüyasında İsmail’i kurban ettiğini gördü. Çarpılmış gibi uyandı. İbrahim dişlerini kıracak kadar sıktığını fark etti. Ateşler içindeydi. Bu defa tutuşan ateş daha öncekine benzemiyordu. O bir peygamberdi ve ne gördüğünü iyi biliyordu. Rabbi olan Allah, çok merhametliydi; böyle acı ve zor bir şeyi daha önce hiçbir kulundan istememişti. Ama şimdi istediyse, onun emirleri sorgulanamazdı. Mutlaka onun istediği şey doğru ve güzel olabilirdi. Buna ateşe atlayacak kadar tereddütsüz inanıyordu. Eğer İsmail’i kurban istemişse şüphesiz bu gerçekleşecekti. Ancak İbrahim’de bir babaydı ve bu onun yüreğinde feryatlara sebep oluyordu.  



Sabah olunca damarlarından kan çekilmişti adeta. İsmail’in yanına vardı. Eliyle saçlarını birkaç kez sıvazladı. Sonra bir düşündü; yoksa oğulları doğduktan sonra Allah’ı anmayı unutmuş muydu? Unutmamıştı elbet ama farkında olmadan ihmal mi etmişti acaba? Cevap bulmaya vakit yoktu;



-Ey oğul, can oğul, seni rüyamda kurban ederken gördüm, bu konuda ne dersin?



İsmail’in tepkisini kestiremiyordu. Ama iman, güven demekti İbrahim için. O Allah’a güvenirdi; Allah’ta İbrahim’e… Güvendiği ve tam anlamıyla teslim olduğu Rabbinden gelen bir emri yerine getirmekte zafiyet göstermeyecekti. Bu onun karakteriydi. Oğlu İsmail’in teslimiyeti ise babasından farksızdı;



-Babacığım, sana emredileni yap; inşallah beni sabredenlerden bulacaksın, dedi.



Yüreğinden seller geçti İbrahim’in.



Birazdan olacaklar, tüm insanlık için, Allah’a tam teslimiyetin en güzel örneği olacaktı. Tarih bunu böyle yazacak; bu ibretlik iman, kıyamete kadar unutulmayacaktı. Ve bir daha tekrarı ya da bir benzeri asla yaşanmayacaktı.



İbrahim oğlunu yüzü koyun yatırdı. Dilinde Allah, kalbinde Allah, ayaklarının altında oğlu vardı. Kararlı bir şekilde oğlunu kurban etmek üzere uzanmıştı. İşte o anda, Rahmeti sonsuz olan Allah, baba ve oğlunun, ikisinin de kusursuz teslimiyetlerini gördü ve; “Ey İbrahim! Rüyanı doğruladın” dedi.



Önce baba oğul ne yapacaklarını bilemediler. Sonra da hıçkırıklarla birbirlerine sarıldılar. İnandıkları Allah onları yine yalnız bırakmamıştı.



Henüz olayın etkisi altında ağlaşırlarken, kendilerine ait olmayan, büyükçe bir kurbanlık, kendi kendine gelip yere uzandı. İsmail’e fidye için olarak gelen kurbanlık, Allah’tan İbrahim’in fakirhanesine bir ikramdı.



 Baba oğul kucak kucağa evlerine dönerlerken İbrahim’e Rabbi;



“Seni insanlara önder kılacağım” dedi. İbrahim de heyecanla; “Soyumdan gelenleri de önder kıl ya Rabbi” dedi. Allah’ta; “Benim sözüm soyundan gelecek iman edenleri kapsar; ama soyundan gelen zalimlerde olacak” dedi.



İbrahim peygamber yaşadıkları kurban olayından sonra çok etkilendi. Soyundan gelecek iman edenlerin ibadet edecekleri ve yaşanan bu hatıraları unutmayacakları bir şeyler yapması gerektiğini düşündü. Sonra ki günlerde oğlu İsmail’i de yanına alarak çölün ortasında bir şey yapmaya başladı. Çevreden bin bir zahmetle topladıkları taşlarla bir duvar örmeye başladılar. Bittiğinde dört köşe olacak, düz duvarlardan ve sade bir çatıdan ibaret olan bu yapı, Kâbe diye anılacaktı. Yeryüzünde Allah’a ibadet için yapılan ilk ev, İbrahim ve oğlu İsmail’in elleriyle yaptıkları işte bu yapı olacaktı. Bittiğinde İbrahim ve çocukları bu mekânı, namaz kılınan temiz bir yere çevirecek, zaman içinde ziyarete geleceklere de namazı ve zekâtı emredeceklerdi.



Aylarca süren Kabe’nin inşaası esnasında İbrahim’in dilinden dualar hiç eksik olmadı;



“Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin. Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira, tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin. Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin”



Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Rabbim! Çünkü o putlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse şüphesiz sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin. Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler. Rabbimiz! Şüphesiz sen, gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. Hamd, iyice yaşlanmış iken bana İsmail’i ve İshak’ı veren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir. Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana-babamı ve inananları bağışla"



İbrahim Kabe’nin inşaasıyla beraber yeni ve temiz bir sayfa açmıştı tarihte. Tüm iman edenler için İbrahim’in hayatı, kulluğu, imanı ve önderliğinin sembolü olarak Kâbe Allah tarafından kıble tayin edilecekti. İman eden her bir kimse, namazlarında Allah’a yönelişini Kabe’ye dönerek göstereceklerdi. Ayrıca Allah’a tam teslimiyetin ve o esnada yaşananların ufak bir tekrarı olması için hacc ortaya çıkacak; Allah bunu farz kılacaktı. İşte bunlar İbrahim, İsmail, İshak ve onların soyundan ve onların yolundan gidecekler için kıyamete kadar bitmeyecek bir şan ve şerefti.





devam edecek.




YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003528365

iletişim : editor@kimokur.com