Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




YAKUP VE YUSUF PEYGAMBER
Dilek Buz

 İbrahim peygamber ve oğlu İsmail büyük gayretler sonucunda çölün ortasında Kabe’nin yapımını bitirdiler. Ve kabenin çevresini mesken tutup yerleştiler. Günlük işlerinden sonra kalan zamanlarını Kabe etrafında geçirmeye başladılar. Namazlarını orada kılmaya başladılar. Önceleri yalnızdılar; kimseler yoktu çevrelerinde. Zamanla çölün ortasında kurulan bu ilginç yapı oradan geçmekte olan ticaret kervanlarının, göç halindeki yolcuların, seyyahların, haydutların oradan geçen kim varsa herkesin ilgisini çekmeye başladı. Merak edip gelenler, İbrahim ve ailesinin ikramlarının yanında hoş sohbetleri ile karşılaşıyordu. Bunlardan bazıları Allah’a iman edip orayı kendisine mesken tutarken; bazıları da İbrahim’in ikramlarından ve güzel sözlerinden etkilenerek memnun kalmış vaziyette yoluna devam ediyordu.



İbrahim ve ailesinin yanına yerleşenler zamanla Mekke diye bilinecek şehrin ilk sakinleriydiler. Yaşlanmış İbrahim’den sonra onlara İsmail öncülük edecek; Kabe ve çevresini mamur kılıp, orada çoğalacaklardı. Ancak İshak büyüyüp yetişkin olduğunda, Allah’ın emri ile elçilikle görevlendirilip daha kuzeye, Filistin topraklarına giderek oraya yerleşecekti.



İshak’ta, diğer elçiler gibi,vazifeli olarak gittiği yerleşim yerlerinin insanlarıyla tanışıp onlara komşu oldu. Orada evlenip aile kurdu ve diğer insanlarla akrabalık bağı geliştirdi. Sonra da ömrü boyunca insanca yaşamanın ve Allah’a itaatkar bir kul olmanın gayretini gösterdi. İnandığı dini yaşadığı gibi, diğer insanlara da gösteriyor, onlara hayatlarını nasıl değerli kılacaklarını öğretiyordu.



Hayatı boyunca samimi ve gayretli bir elçi oldu İshak peygamber. Yaşlanıp vefat ettikten sonra elçilik vazifesini Allah, İshak’ın oğlu Yakub’a verdi.



Yakup peygamber çok munis, çok tatlı dilli, çok sabırlı bir elçiydi. Birlikte yaşadığı insanlara ve civardaki kavimlerin insanlarına ömrü boyunca Allah’ı anlattı. Bunun sonucunda küçük topluluklardan oluşan birçok insan Allah’a ve dinine iman etti. Böylece ilk kez iman eden topluluklar arasında komşuluklar, akrabalıklar, alışverişler, hukuki işler gelişmeye başladı. Toplum işlerini düzenleyen kurallar ortaya çıktı, anlaşmazlık durumunda Yakub’a gelir onu hakem seçer; verdiği karara uyarlardı. Yakup her zaman onlara güzel öğüt verirdi; Allah’a inanıp ona saygı duymanın gereğini anlatır; bunu yapanın iki cihanda da huzura ereceğini söylerdi.



Yakup peygamber geçimini hayvanlardan sağlardı. Koyun kuzu otlatır, onların etinden, sütünden ve yününden istifade ederdi. Ayrıca bir kısmını satarak onların yerine buğday, arpa, hurma gibi gıdalar satın alırdı. Ancak yaşı ilerledikçe bu işleri yavaş yavaş çocuklarına bıraktı. Kendisi daha ziyade, çocuklarının ve komşularının sorunlarıyla ilgilenmeye, dinin öğretilerini anlatıp tatbik etmekle zaman geçiriyordu.



Yakub’un çok sayıda oğlu oldu. Hurma ağaçlarının tepesinden hurma topluyor, sarp tepelerde korkusuzca çobanlık yapıyor, komşu çocuklarıyla güreş yaparak üstünlük elde ediyorlardı. Sayıca çok olmaları onları her alanda daha cesur kılıyor, sık sık kavga gürültü çıkarıyorlardı. Bu yüzden babaları Yakup peygamber onları sabah akşam bir araya topluyor, onlara güzel sözlerle öğüt veriyordu.



Yakupoğulları, babalarından ötürü inançlarının gereklerini iyi öğrenmişlerdi. Kural ve kaideleri eksizsiz biliyorlardı. Yasaklardan daha fazla öğütle dolu olan Allah’ın dininin, insanı ve onun hayatını nasıl değerli kıldığını bizzat babalarının örnekliğinde görüyorlardı. Yine de yaşı ilerleyen babalarından uzakta olduklarında ve birbirleriyle başbaşa kaldıklarında adeta tabiatlarını değiştiriyorlardı. Kendi aralarında büyük/küçük dengesi kurmuşlardı; büyük ve güçlü olanlar küçük ve zayıf olanlara hükmediyordu. Küçük ve zayıf olanlarda bu duruma razı oluyor, güç elde etmek için zaman kolluyorlardı. Bu zalim kural, tarihin her döneminde en geçerli yasa olmuştu. Hatta bazılarının babası Peygamber bile olsa…



Yakupoğulları bir gün, gebe olan annelerinin doğum yaptığını işittiler. Böylece dünyayayeni gelen en küçük kardeşleri olan Yusuf’la tanıştılar. Ufak ve sevimli bir çocuktu Yusuf. Kalabalık kardeşlerin arasında ince bir nefes olacak, bir zamana kadar kimseyi ürkütmeden büyüyecekti Yusuf.



Sonra bir kardeşleri daha dünyaya geldi. Büyüdükçe Yusuf’a hem kardeş hem arkadaş olacaktı bu ufaklık. Abileriyle aralarında ki yaş farkı onlarla zaman geçirmelerine engel olacak; abilerinin hızlı, yorucu ve kavga dolu hayatlarından uzak büyüyeceklerdi. Evde iken ya da kısa mesafeli kır gezisine çıktığında babalarının yanından ayrılmıyordu Yusuf ve kardeşi.Babalarıyla her anı güzel geçiriyorlardı;birlikte oyunlar oynuyor, güzel sözler konuşuyorlardı. Kardeşinden biraz daha büyük olan Yusuf, babasına ayrı bir yakınlık duyuyor, zekası ve tatlı diliyle babasının sevgisini kazanıyordu.



Bu sevgi günden güne artacak; diğer kardeşlerinin de dikkatini çekmeye başlayacaktı.





Yakupoğulları bir gece küçük kardeşleri Yusuf ile babalarının fısıldaşmalarını işittiler. Yusuf babasına şöyle demişti ki;



-Baba, ben rüyamda onbir yıldız, ay ve beraberinde güneşin, benim etrafımda döndüğünü gördüm.



Yakup peygamber duydukları karşısındaheyecanlanmıştı. Önce sessiz kaldı, düşündü ve sonra şöyle dedi;



-Rüyanın anlamını bilir misin Yusuf?



-Baba sanki gelecekte bir gün, Allah’ın dilemesiyle, hayatımda kim varsa bana boyun eğecekler; abilerim, kardeşim ve hatta sen bile…



-Tamam sus oğlum, şimdi yat ve uyu. Bu rüyandan da kimseye bahsetme; özellikle de kardeşlerine. Rüyanın hikmetini zaman gösterecektir. Biz sabırla o günü bekleyeceğiz.



Ertesi sabah çobanlık etmek için hayvanlarını alıp kırlara çıkan Yakupoğulları, aralarında bu meseleyi ateşli bir tartışmaya çevirdiler. Kıskançlık damarları kabarmış, öfkelenmiş, babalarının sözlerini içlerine sindirememişlerdi. Her biri bir söz atıyordu ortaya;



-Ne demek kardeşlerine bile bahsetme! Babam hakkımızda nasıl böyle düşünebilir? Bizden kardeşimizin bir rüyasını saklamakta ne ola?



-Ne olacak; kendisinden sonra bize ve kavmimize önder olarak Yusuf’u layık görüyor. Böyle inanıyor. Onu bizim başımıza elçi olarak seçecek; baksana buna Yusuf bile inanıyor da rüyasında neler neler görüyor!



-Ama babamız peygamber değil mi? Eğer içimizden biri, bize ve kavmimize önder olacak ise bu kişiyi Allah’ın seçmesi gerekmez mi?



-Tabi ki Allah seçecektir; hem de güçlü, tecrübeli ve buraları bilip tanıyan, insanlara sözü geçenler içinden birini yani bizden birini seçecektir. Ancak yaşlanan babamızın Yusuf’a karşı olan muhabbeti onun aklını biraz karıştırmış olmalı.



-Haklısın, babam Yusuf’a hiçbirimize göstermediği ilgi alakayı gösteriyor. Hem de en çok biz sevgi ve ilgiyi hakederken. En çok işi biz yapıyoruz; evimizin geçimini ve güvenliğini biz sağlıyoruz. Bizler sorumluluk sahibi ve becerikli kimseleriz.



-Eğer böyle giderse babam bizi küçücük çocuğun insafına bırakacak. Babam iyice yaşlanıp bunamadan buna bir çare düşünmeliyiz.



İçlerinde vicdanının sesine kulak veren ve diğerlerine göre daha aklıselim biri vardı;



-Siz ne dediğinizin farkında mısınız kardeşlerim, bilmiyor musunuz babamız Allah’ın peygamberidir! Onun hakkında nasıl böyle asılsız şeyler iddia edebiliyorsunuz?



-Sen, babamızın halini görmez misin? Dün gece dediklerini işitmedin mi?



-İşittim elbet, Yusuf’u çok sevdiğini de bilirim. Ancak babamızın bu sevgisine ne diyebiliriz ki?  



-Bir düşünsene! Babamdan sonra, tüm hayvanlarımızın ve ticaret mallarımızın idaresi Yusuf gibi yumuşak huylu birine kalırsa, şanımız, şerefimiz ve halimiz nice olur? Biz önderlik etmeye ve hanemizi temsil etmeye daha çok layık değil miyiz?



-Henüz ortada bir şey yok ki? Hem hiçte belli olmaz; belki de Yusuf hakikaten bize önder olmaya en layık kişi olacaktır. Bütün bunlar bir yana, babamla aralarında geçen konu bizi ilgilendirmez bence. Babam bir peygamber; söylediği sözlerle ilgili mutlaka bir bildiği vardır.



-Ne bildiği olacak! Besbelli ayrımcılık yapıyor işte.



-Babamın bir gün bile olsa yerken içerken ayrımcılık ettiğini gördün mü? Görmediysen onun nasıl ayrımcılık yaptığını söylersin?



-Yusuf’a ve onun küçük kardeşine olan muhabbetini görmez misin?



-Bunda rahatsız olacak ne var anlamıyorum



-Sen tam bir aptalsın. Bir gün gelecek, zayıf bir çocuğun emrinde aşağılanmış olacaksın ve bundan rahatsız olmayacaksın. Hak ettiğimiz değeri sonradan olma bir çocuğa kaptırmayacağım anlıyor musun?  



Hırsla söylenen bu sözlere diğer kardeşlerin hepsi destek veriyordu. İçlerinden biri;



-Bence bunun tek çözümü Yusuf’u ortadan kaldırmak, o hayatta olduğu sürece bize asla sıra gelmez, dedi.



-Bence de, bence de, bence de…



-Öyleyse onu öldürelim.



-Evet öldürelim, öldürelim.



-Allah’tan korkun, dedi vicdan sahibi olan. Yakupoğulları olarak bunu nasıl söylersiniz? kardeşimizi öldürmekte ne demek? Kabilin hikayesinden ders almaz mısınız?



-İçimizde tek mızıkçılık yapan sensin. Belli ki senin gözünü de Yusuf sevgisi köreltmiş. Eğer bize karşı koyarsan seni bir daha aramıza almayız ve senin hakkında da iyi düşünmeyiz, sana da bir plan yaparız, dediler.



Ona düşmanca bakıyorlardı. Halleri tehditkardı. Onların bu halinden ve yapacakları işlerin şerrinden çekinerek onlara son olarak şöyle diyebildi;



-Madem bir iş yapacaksınız; bari onu öldürmeyin de bir su kuyusuna atın. Belki onu bir bulan olurda, alır götürür uzaklara. Böylece hem kardeş katili olmazsınız hem de amacınıza ulaşmış olursunuz. Böylece babamızın sevgisi yine sadece bize kalır. Yusuf’ta yaşamak için bir şans elde eder.



Bu teklif herkesi bir an duraksatmıştı. Mantıklı bir teklifti. Hem tek hedef olmaktan kurtulup ortak karar almış olacaklardı hem de ileri de babalarının makamının tek varisleri olacaklardı. Bunu bir karara bağlayıp, planlarına sadık kalacaklarına aralarında yeminleştiler.



Babalarının kendilerine güvenmediğini biliyorlardı; bunun için planlarını kusursuz uygulayabilmeleri için babalarının reddedemeyeceği bir şekilde ona yaklaşmalıydılar. Yusuf’un kendileriyle birlikte kırlara gelerekçobanlık yapması, orada gezip eğlenmesi için bir defaya mahsusta olsa babalarından izin alacaklardı. Bunun için her yolu deneyip babalarını bir şekilde ikna edeceklerdi. Sonra da uzak bir yerde onu kuyuya atacak, kendileri yarışmaya dalmışlar iken kurtların Yusuf’u parçaladığını ispat etmek için Yusuf’un keçi kanıyla bulanmış gömleğini babalarına götüreceklerdi. Babaları başta ah edip ağlasa inlese bile sonunda onu unutacaktı. Böyle düşünecek ve planı aynen uygulamaya koyacaklardı.



Ama Yakup peygamber Yusuf’un gitmesini onaylamıyordu. “Onu sizle gönderemem; o daha çok küçük” diyordu. Onlar ise yemin ederek Yusuf’u sağ salim geri getireceklerine dair söz veriyorlardı. O kadar ısrarcı oldular ki! “Biz böyle güçlü kuvvetli iken ve sayıca bu kadar çokken onu korumaktan nasıl aciz olabiliriz” diyorlardı. Böylece babalarının mazeretlerinin önünü kestiklerini düşünüyorlardı.



Sonunda Yakup peygamber istemeye istemeyede olsa kabul etmek zorunda kaldı. Zira aksi durumda oğullarının tüm yeminlerine rağmen onlarla Yusuf’u göndermeyecek olsa belki de daha çok kinleneceklerini biliyordu.Onlara hiçbir şekilde güvenmediğini göstermiş olacaktı. Bu hem bir baba için hem de aile bağları için iyi bir şey değildi.



Yakup bir peygamberdi. Bu nedenle kendisine Rabbi tarafından öğretilen ve başka hiç kimsenin bilmediği bazı bilgilere sahipti. Bu bilgiler sayesinde Yusuf’un Rabbi tarafından elçilikle vazifelendirileceğini, kavmine karşı sorumluluk taşıyacağını, özünde taşıdığı iman ve ahlak ile kendisinden önce yaşamış tüm nebilerin ve inananların temsilcisi olacağını, çetin ve zorlu bir hayatının olacağını biliyordu. Ama yine de kendisine bildirilenin dışında olanşeyleri bilemezdi. Aynı zaman da babalık duygusu her insanda olduğu gibi Yakup’ta da vardı; küçük ve savunmasız tatlı dilli Yusuf’unu, tabiatlarını iyi bildiği kaba ve şiddet yanlısı oğullarıyla birlikte sonunu bilemediği bir yola göndermek zorunda kalması onu çok tedirgin ediyordu. Şüpheleri vardı, belki de bildiği bazı şeyler… Yine de Yusuf’u gönderdi; bu karar Yusuf’a duyacağı uzun hasretlik günlerinin başlangıcı olacaktı.



Yusuf o gün abileriyle kırlara doğru çıktı. Önlerinde koyun ve keçileri vardı. Hayvanları otlata otlata çok uzaklara kadar gittiler. En sonunda derince bir kuyuya Yusuf’u attılar. Yusuf onlara direnmişti; “abilerim yapmayın bunu, Allah’a hesap vermek zorunda kalacaksınız, nefsinize uyup da zalimlerden olmayın” demişti. Ama onu dinlemediler. Gömleğini alıp vahşi hayvanlar parçalamış gibi lime lime ettiler. Sonra da kestikleri bir keçiyavrusunun taze kanına batırdılar. Akşama doğru da perişan olmuş taklidi yaparak, ağlaşarak, toza toprağa bulanmış bir halde evlerine döndüler. Onları kapının önünde bekleyen babalarına, kendileri oyun halindeyken kurtların gelip Yusuf’u parçaladığını söylediler ve bunun içinde yemin ettiler. Onlara asla inanmayan Yakub’un içine ateş düştü ve; “nefsiniz siz çok kötü bir işe sürükledi. Artık bana sabretmek düşer. Gidin Rabbinizden af dileyin” dedi.



Oğulları yüzünden yorgun ve bitap düşen Yakup, teslimiyetle Rabbine dua edecek; Yusuf’uyla buluşacağı günü hasretle bekleyecekti.



Yakupoğulları keder dolu topraklarında yaşamaya devam ederken; diğer tarafta Yusuf’un hikayesi başlayacak ve bu hikaye tarih boyunca unutulmayacaktı.     





Yusuf               



Yusuf karanlık, korkutucu ve darbir kuyuya atılmıştı. Yüreği acı ve hüzne boğulmuştu. Başına gelenlere anlam veremiyordu. Biran önce kuyudan çıkmak istiyordu. Bunun için her yolu denedi. Yine de tüm çabalarına rağmen kuyudan çıkamayacağını anlayınca sakinledi; sabır ve dua ile beklemeye başladı.



Bir zaman sonra kuyunun yakınlardan geçmekte olan kervanın sahiplerinden biri, su bulmak için kuyuya geldi. Su kabını kuyunun derinliklerine saldığında Yusuf’un seslerini duydu ve onu yukarı çıkardı.Onun sapasağlam bir oğlan çocuğu olduğunu görünce, iyi bir fiyata köle olarak satılabileceğini hesap etti ve bu yüzden çok sevindi. Aslında, yapması gereken en doğru davranış, çocuğun ailesini bulup çocuğu onlara teslim etmekti. Ancak bu iş kervanın ilerleyişini yavaşlatacak ve uzun bir zaman kaybettirecekti. Bunu kimse kabul etmezdi. Ayrıca iyi bir kazançtan mahrum kalacaktı. Sonunda çıkarı ahlakından üstün geldi ve onu satmaya karar verdi. Yusuf’u da yanlarına bir ticaret malı gibi alıp, yeniden yola düştüler. Ve uzun bir yolculuktan sonra dönemin en büyük ülkesi olan Mısır’a vardılar. Ve onu iyi bir ücret karşılığında köle pazarında sattılar.



Yusuf’u, Mısır ülkesinin önde gelen asilzadelerinden biri olan Aziz, eşine karşı iyi bir hizmetkar olacağını düşünerek almıştı. Asilzade insanların saraylarında iş gören, efendilerinin emirlerine amade olan birçok hizmetkar olurdu. Ne kadar çok köleye sahiplik ederlerse, bu onların saygınlığına işaret ederdi. Köle sayısının çokluğu, onların şan ve şerefçe bir o kadar üstün olduklarını gösterirdi. Bu yüzden emirleri altındaki insanları doyurup barındırmaktan da geri kalmazlardı.



Yusuf’un efendisi akıllı ve saygın bir adamdı. Zeki görünümlü ve terbiye edilmeye yatkın, genç bir çocuk olarak gördüğü Yusuf’u eşine takdim ederken;



-Bunu al ve büyüt, iyi yetiştir. Belki de hesap kitaptan anlayan, konuşması düzgün, akıllı ve becerikli biri olup, saygınlığımıza ve işlerimize bir katkı sağlar. Başkalarına karşı bizi ve şanımızı iyi temsil eder, dedi.



Aziz’in eşi de bunu kabul etti ve Yusuf’uyıkanması, yeni elbiseler verilmesi için görevlilerle beraber gönderdi. Ona artık Aziz’in sarayında yaşamanın kuralları, iyi bir hizmetçi olmanın sırları öğretilecekti.



Kuyudan çıkıp köle pazarında satılan Yusuf, bir anda Mısır’ın önemli saraylarından birine yerleşecek, zamanla değer verilen birisi olup çıkacaktı. Bunu ne Yusuf’un kardeşleri hesap etmişti ne de kervancılar...  



Yıllar boyuncaMısır asilzadelerinden olan Aziz’in sarayında yaşayan ve sahiplerine hizmet eden Yusuf, onlara karşı saygıda kusur etmedi. Aklı ve ahlakı sayesinde zamanla herkese kendisini sevdirdi. Aynı zamanda çocukluğunda babasından öğrendiği inanç ve ahlaktan da hiçbir şey kaybetmedi. Rabbinden gördüğü destek ile de her geçen gün daha da büyüyüp olgunlaştı.



Delikanlılık çağlarına geldiğinde herkesin dilindeydi Yusuf. Kimsenin daha önce duymadığı güzel sözler söylüyor, karşılaştığı sorunları bilgece çözüyor, insanlara adaleti ve iyiliği emrediyor, kötü işlerden onları men ediyor, asla çıkarları doğrultusunda hareket etmiyordu. Bu yüzden insanların gözünde değeri her geçen gün artıyor; sıradan bir saray görevlisi gibi değil, asil bir prens gibi karşılanıyordu.



İnsan nefsi, sahip olmak konusunda çok ısrarcıydı. Hele hele kimsede olmayana sahip olmak, en çok arzu duyulan şeydi. Nitekim Aziz’in eşi de nefsine söz geçiremeyip, kendi elinde büyüttüğü Yusuf’a karşı istek duydu. Bedeni ve ruhu arzularına köle gibi teslim oldu. Ve Yusuf’tan duygularına karşılık bekledi. Sahip olmak isteği böyle bir şeydi işte; insan ölçüyü kaybettiğinde istediği şey mal, evlat, heves, mülk her ne olursa olsun, gözlerini kör ediyordu. İnsanın vicdanı ve mantığı, yaratılışındaki ölçüye sadık kaldığı sürece insana yol gösteriyordu. Aksi halde onu esir alıyor ve rezil ediyordu. Aziz’in eşi de Yusuf’a çirkin bir şekilde yaklaşmak istedi de sonunda rezil oldu.



Kadının teklifini şiddetle reddetti Yusuf. Bu defa efendisi olarak,arzularına karşılık vermesi için Yusuf’a emretti. Hiçbir köle efendisine itiraz edemezdi. Ancak Yusuf yine dinlemedi ve şöyle dedi; “Bu ancak ihanet olur, bu duruma düşmekten Allah’a sığınırım” dedi. Bu defa hırsla ona saldırdı Aziz’in eşi. Zorla sahip olmak istedi. Yusuf kaçmaya kalkıştığında aralarında bir çekişme oldu ve tam o anda Aziz geldi. Yusuf’un gömleği o esnada yırtılmıştı. Eşini ve Yusuf’u karşısında bu halde gören Aziz, hayretler içinde kaldı; gördüklerine inanamıyordu.



Olayın ilk etkisiyle öfke ve şaşkınlık nöbetlerine boğulan Aziz, eşini de Yusuf’u da ayrı ayrı dinledi. Yusuf asla ihanet içinde olmadığını söylerken Aziz’in eşi Yusuf’u suçladı. Delilleri ile olayı detaylıca araştırmaya başladı Aziz. Eşinin bilgin bir akrabası vardı. Onun konuyla alakalı fikrini sordu ve yardımcı olmasını istedi. Bilgin kişi, Yusuf’un yırtılan gömleğinin önden mi arkadan mı olduğunu sordu. “Eğer gömlek önden yırtılmış ise kadın haklıdır; arkadan yırtılmışsa Yusuf haklıdır” dedi. Böylece suçlunun Aziz’in eşi olduğu kesinlik kazandı.



Aziz, Yusuf’a gündelik işlerine dönmesini emretti. Eşine de “nefsin seni ne hallere düşürdü; bundan ötürü utanç duymalı, af dilemelisin” dedi. Bir süreliğine sarayından çıkmamasını istedi. Hem eşine pişmanlık duyması için zaman tanımış olacaktı hem de olayın ortalıkta duyulmasını önleyecek; alçaltıcı bir duruma düşmekten kurtulacaktı. Ne var ki insan dedikoduya çok meyilli bir varlıktı. Kısa sürede bu olay herkes tarafından duyuldu. Bunun üzerine Aziz’in eşi bir köle tarafından reddedilmenin ve insanlar tarafından aşağılanmanın intikamını almak üzere yemin etti. Bir oyun tertipleyip Yusuf’u buna alet etti. Asilzade eşlerinin katıldığı bir ortamda Yusuf’u teşhir edip, bu kadınları Yusuf’un aleyhine şahitlik etmeleri için ikna etti. Nefsine yenik düşen kendisi olmasına rağmen intikam almaya ant içmişti. En sonunda Yusuf iftiralar karşısında çaresiz kaldı ve zindana atıldı.



Aziz suçlu olanın eşi olduğunu bilmesine rağmen makamını ve şerefini kurtarmak için bu haksız düzene göz yumdu. İnsanlar kendi çıkarlarını adalet karşısında çoğu zaman daha öncelikli tutarlardı. Yusuf’un zindana atılması bunu bir kez daha ortaya koymuştu. Makam ve çıkar uğruna insanların ne kadar doğru yoldan sapabileceğinin ve acımasız olabileceğinin bir kanıtıydı yaşananlar. Ama başka bir hakikat daha vardı; Allah’ın iradesi her şeyin üstündeydi. Elçi olarak seçtiği ve desteklediği kulunun başına gelenler, elçisinin kaderinde olan şeylerdi, bütün bu yaşananlar onun olgunlaşması ve elçilik görevini hakkıyla yerine getirebilmesi için bir imkân kapısı aralayacaktı. Allah’ın elçileri vazifelerini yerine getirirken hiçbir kişisel zafiyet göstermeyecek; her daim Allah’ı insanlara tanıtıp duyurmak ve O’na iman edip, itaat etmek için çağıracaklardı.



Yusuf’ta aynısını yapacaktı; Dünyalık heveslere ve şeytani çağrılara kulak asmayacak; inandığı Allah’ın rızası için gerekirse bir ömür boyu zindanda çürümeyi göze alacaktı. Ama gerçekte zindan ona mektep olacak; birçok dost ve yoldaş edinecek, yaşadığı toplumun yapısını orada daha iyi tanıyacaktı.





Yusuf’un zindana girmesinin üzerinden yıllar geçti. Elçi olmanın terbiyesiyle durumundan şikayetçi olmayıp, zindan arkadaşlarına örnek oldu, onlara iman edip Allah’a teslim olmanıngüzelliğini ve yolunu öğretti. Bazen zor bazen güzel zamanlar geçirdi. Ne zaman darda kalsa Rabbine dua etti; ona teslimiyetini sunarak huzur buldu.



Zindanda, farklı sebeplerden mahkûmiyet cezası alanbirçokkişi vardı. Sadece ekmek çaldığı için hırsızlık suçundanmahkûm olanda vardı, adam öldürüp katil olanda, efendisinin emirlerine karşı gelende, ticaret kervanlarına baskın yapıp eşkıyalık eden de… Ama bunların büyük bir kısmı zaman içinde Yusuf’un arkadaşı, dostu, yoldaşı olacaktı. Zindan herkes için bir mektebe dönüşmüştü adeta.



Bir gün zindana iki yeni mahkûm geldi. İkisi de bir zamanlar efendilerinin yanında değerli olan kimselermiş. Ama bazı suçlar isnat edilerek mahkûm edilmişler. Bu iki mahkum, zindana gelir gelmez Yusuf ve arkadaşlarıyla tanıştılar. Bir zaman sonra yakınlık duyup dost oldular.



Bir zaman sonra bu iki mahkûm gördükleri rüyaların yorumu için Yusuf’a koştular. Zira onun doğru ve güzel sözlü biri oluşuna, rüyaları hak olarak yorumladığına şahit olmuşlardı. Biri rüyasında efendisinin içmesi için üzümden şerbet hazırladığını ve efendisine hizmet ettiğini görmüş; diğeri de başının üstünde ekmek taşıdığını… Böylece rüyalarının yorumunu heyecanla sordular.



Onlara şöyle cevap verdi;



-Rabbimin bana öğrettiği bilgi ile size verilen yemek gelmeden önce rüyalarınızı size yorumlayacağım. Ben Allah’a inanmayan ve ahireti de inkâr eden bir kavmin dinini bıraktım. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinine uydum. Herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmak bize yakışmaz. Bu bize ve insanlara Allah’ın bir lütfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok tanrı mı daha iyi yoksa karşı konulamaz tek ve merhametli bir tanrı mı? Allah’ı bırakıp taptıklarınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı boş isimlendirmelerden ibarettir. Allah onlara bir otorite indirmemiştir. Hakimiyet ancak Allah’a aittir. Kendisine tapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur fakat insanların çoğu bilmezler” 



“Rüyaların yorumuna gelince; sizden biriniz zindandan çıkınca efendisi tarafından cezalandırılacak, bir direğe asılıp ölüme terkedilecek; diğerinizde iltifat görüp eski makamına geri döneceksin”



Ve dediği gibi de oldu. Biri öldürülürken diğeri iltifat görüp makam sahibi oldu. Yusuf, yıllardır zindan da haksız yere tutulduğunu makam sahibi insanlara işittirerek zindandan çıkmak istemişti. Bu meseleyi dışarda gündem etmesini istediği, zindandan kurtulacağını haber verdiği kişi, yeniden kavuştuğu özgürlüğün ve sahip olduğu meşguliyetlerin etkisiyle Yusuf’un ricasını unutacaktı. Hem de uzun bir süre.



Görünmeyen bir yazgı işliyordu Yusuf’un hayatında. Her şey bir plana göre işliyordu sanki. Yusuf yazgısını değiştiremiyordu ama karşılaştığı her imtihanı da imanı ve iradesi sayesinde doğru yönetiyor; o işten hayırlı bir sonuç çıkarmayı başarıyordu.



Bir gün, rüyasını olumlu yorumladığı kişi, Mısır kralının çok karmaşık bir rüya gördüğünü duydu. Yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini, yedi dolgun başakla beraber yedi cılız başağı yan yana görmüş Kral. Nice büyücü, yorumcu, efendisinin eğitimli danışmanı günlerce bu rüya üzerine çalışmışlar ama bir sonuca varamamışlar.İşte o anda uzun zaman önce Yusuf’a verdiği sözü unuttuğunu hatırladı. Kralın karmaşık rüyasını ancak o yorumlayabilirdi. Koşarak zindana gitti. Mahcup bir şekilde ama bir fırsatı yakalamış olmanın da sevinciyle, Kralın rüyasını ona anlattı. Yusuf’ta rüyanın yorumunu detaylı bir şekilde ona anlattı.



Krallar topraklara ve içinde yaşayan insanlara hükmeden, onlar üzerinde tek söz sahibi olan, bencil ve zalim kişilerdir. Aslında Mısır kralı böyle bir insan değildi. Vicdanının sesine kulak verebilen, etrafında bulunan insanların fikirleri sorup istişare eden, halkının geçimi ve huzuruna önem veren biriydi. Bu yüzden halk arasında Kral olarak değil de Melik olarak isimlendiriliyordu.



Yusuf’un yorumu Melike aktarıldığında Melik çok etkilendi.



-Halkımın geleceğini etkileyecek ve hepimizin hayatını kurtaracak bu değerli bilgiyi nasıl keşfetmiş olabilir. Hangi ilim ona bunları öğretebilir. Bu kişi bize çok faydalı olacaktır. Onu hemen zindandan çıkarıp getirin bana; zira öyle biri neden zindana düşmüş bir anlayalım!



Yusuf Melik’in rüyasını şöyle yorumlamıştı. Yedi yıl bolluk olacak; ardından yedi yılda kıtlık. Bu yorum için de şöyle bir çözüm önerdi; yedi yıl süren bolluk zamanında ihtiyaç fazlası tüm buğdayların başaklarında saklanması ve ardından gelecek yedi yıllık kıtlık döneminde insanlara ölçülü dağıtılarak kimsenin aç kalmaması sağlanacaktı. Bu bilgiyi Rabbi öğretmişti Yusuf’a.



Halkının derdiyle dertlenen iyi bir Melik, halkını tehdit eden felaketi hissetmiş ama adını koyamamıştı. Yusuf’un her şeyin iç yüzünü açık etmesi onu bu sebeple çok etkilemişti.



Ancak Yusuf, Melik’in davetini reddetti, bunun için önce adil bir mahkeme kurulmasını istedi. Böylece kendisine yöneltilen suçlardan, efendisine karşı asi olma ve çirkin bir işe giriştiği iddiasından aklanacaktı. Allah’ın elçileri yüz kızartacak suçlar yapmış olamazdı; halk arasında böyle bilinemezdi. Bu şekilde elçilik görevine devam edemezdi. Bu sebeple her şeyin açığa çıkması gerekiyordu. Nitekim mahkeme kurulacak, tüm iftiracı kadınlar Yusuf’un suçsuz olduğunu söyleyecek, sonunda da Aziz’in karısı suçunu itiraf edecekti.



Zindandaki Yusuf, bir anda Mısır halkının gözünde olduğu gibi, Melik’inde gözünde yükseldi ve büyük değer gördü. Sonrasında Yusuf, ülkeyi tehdit eden tehlike karşısında hazineleri yönetme yetkisini Melikten istedi. Böyle zor bir zamanda insanlar açlık korkusu duymadan, haktan ve adaletten uzak uygulamalarla karşılaşmadan, sınıf baskısına uğramadan, adil ve merhametli bir kişi tarafından yönetilmesi herkes için en doğru olanıydı. İşte bu yüzden Yusuf bilerek bu görevi isteyecekti. Melik son derece güven duyduğu Yusuf’a bu görevi verecekti. Daha sonra Yusuf Allah’ın kendisini ilmiyle desteklemesi sayesinde her işi doğru ve adil bir şekilde yapacak, bolluk yıllarını iyi değerlendirecekti. Mısır’ın zengin ve verimli topraklarından elde edilen tahılların ihtiyaç fazlalarının tamamı doğru yöntemlerle saklanacaktı. Böylece Mısır halkı hatta hayvan sürüleri bile aç kalmayacak; güven ve huzur içinde yaşayacaklardı.



Kendilerine söylenen öğüt ve doğru sözlere kulak verenler, bolluk ve bereketi yaşarken, zamanında nankörlük edip hırslarına yenilenlerde vardı. Bu kişiler ise açlığın pençesinde çırpınacaklardı.





Filistin topraklarında Yakupoğulları kıtlık yıllarının kendi bölgelerini sarması nedeniyle zor günler geçiriyorlardı. Hurma ağaçları, ekinleri ve arazideki otlakları kurumuş, kendileri de hayvanları da aç kalmıştı. Son erzakları da bitince çaresiz kalarak iyice yaşlanan babalarının kapısını çalarak;



-Ey babamız, karşılaştığımız bu kıtlık bizi yok edip gidecek. Bunu böyle izleyecek miyiz? Dediler.



-Ne öneriyorsunuz evlatlarım? Diye cevap verdi babaları Yakup peygamber.



-Bazı kervanlardan işittiğimize göre Mısır ülkesinin adil ve cömert bir meliki varmış. Bugüne kadar biriktirdiğimiz sermayemizi alıp gitsek karşılığında belki yiyecek bir miktar buğday alırız. Ne dersin?



-Öyleyse gidin ve rızkınızı arayın.



Böylece yola düşüp uzun bir yolculuk yaptılar. Mısır ülkesine ve Melik’in şehrine geldiklerinde çekinerek girdiler. Yabancı oldukları her hallerinden belliydi. Yabancı oldukları için Mısır ülkesinin gıda ambarlarından kendilerine bir miktar pay verilmeyeceği ve ailelerine elleri boş olarak dönebilecekleri korkusu taşıyorlardı. Kendilerini şehrin muhafızları karşıladı. Kim olduklarını ve nereden geldiklerini sordular. Onlarda uzak bir memleketten geldiklerini ve memleketlerinde “Yakupoğulları” olarak tanındıklarını söylediler. Korktukları olmadı ve muhafızlar onları saygıyla karşıladılar. İkramlarla ağırlandılar, ihtiyaçları cömertçe giderildi.



Aslında kardeşlerinin şehre giriş yaptığını öğrenen Yusuf, hemen onları izlemeye almış ve durumu uzaktan yönetmişti. Onlarla kısa da olsa sohbet edip, ailelerini, kaç kardeş olduklarını, anne babalarını, memleketlerinin genel durumunu sormuştu. Onlarda soruları tek tek saygıyla cevaplamış ve sonunda en küçük kardeşlerinin gelmediğini söylemişler. Sadece bir kardeşlerinin eksik olduğunu söylediklerinde Yusuf, kendisininunutulduğunu hiç adının geçmediğini görünce buna biraz içerlemiş olsa da belli etmemiş. Gelecek sefere evde kalan kardeşlerini de getirmelerini istemiş. İkramların bolluğunda kendilerini kaybeden abileri, gelecek sefere en küçük kardeşlerini de getireceklerine söz vermişler.



Yakupoğulları babalarının yanına döndüklerinde sevinçten uçuyorlarmış.Mısır’da asilzadeler gibi karşılanmış, cömert ikramlara mazhar olmuş, bol gıda ile ailelerine geri dönmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorlarmış. Hem de Mısır’a götürdükleri ücretin buğday  çuvallarının içine konularak geri verilmiş olması onlar için ayrıca bir sevinç kaynağı olmuş. 



Kalabalık aileleri ellerine geçen gıda ile bir süre geçimlerini sağlamışlar. Ama başka geçim kaynakları olmayınca bir süre sonra yine açlıkla yüz yüze gelmişler. Bu defa babalarından en  küçük kardeşlerini de kendileriyle göndermelerini istemişler. Yusuf’tan sonra evlat acısı hiç dinmeyen Yakup, en küçük oğlunun da niyetleri belli olmayan diğer oğullarıyla birlikte göndermek istememiş. Bu sefer ona da bir kötülük yapmalarından korkuyormuş.



-İnandığımız Allah’a ant içeriz ki onu sana sağ salim getireceğiz. En küçük kardeşimizin de gelmesini isteyen biz değiliz; bizzat Melik öyle istedi. Cömert ikramlarını kardeşimizin de görmesini istedi. Hem görmedin mi! gıda yüklü çuvalların için yaptığımız tüm ödemeyi tekrar koydurarak ne kadar cömert olduğunu göstermiştir Melik.



Birçok söz karşısında uzun süre çaresizce itiraz eden Yakup en sonunda;



-Hepiniz kuşatılmadıkça onu bana sağ salim getireceğinize yemin etmedikçe onu sizinle göndermeyeceğim, dedi.



Onlarda hep bir ağızdan yemin edip söz verdiler. Sonra Yakup içindeki kuşkuları gidermek maksadıyla şehre daha güvenli yollardan parça parça girmelerini söyledi. Bunu bir önlem olarak söylemişti. Öyle de yaptılar. Şehre farklı kapılardan girdiler. İhtiyaçlarını tedarik edip, yüklerini hayvanlarına yüklediler. Biran önce topraklarına dönmek istiyorlardı. Onlar bu işlerle meşgul iken Yusuf bir yolunu bulup küçük kardeşiyle bir araya gelmiş, kendini tanıtıp kardeşiyle hasret gidermişti. Kısa süren görüşmeden sonra konuştuklarının şimdilik sır olarak kalmasını istemişti.



Konuştuklarına sadık kalan Yusuf’un küçük kardeşi, yükleri tamam olan abileri ile birlikte geri dönmek üzere yola düştüler. Bir müddet yol aldıktan sonra peşlerinden gelen muhafız askerleri görüp beklediler. Bir hırsızlık sebebiyle yüklerinin aranacağını söyleyen askerlere gönül rahatlığı ile “buyurun arayın, biz asla böyle bir çirkin işe meyletmeyiz. Hele hele Melik’in cömertliklerini gördükten sonra…” demişler. Yakupoğulları kendilerinden çok emindiler. Her biri develerinde yüklü olan çuvalların ağzını açarak beklemeye başladı.



Askerler aramaya başlamadan önce;



-“Peki aradığımız şey, sizden birinde çıkarsa, sizin yasalarınıza göre bunun cezası nedir?” diye sordular. Onlar da;



-“Çaldığı şeye karşılık alıkonulmaktır” dediler. Askerler bu sözü duyduktan hemen sonra sırasıyla tüm çuvalları aramaya başladılar. Ve aradıkları şey, Yakupoğulları’ndan en küçük kardeşlerinin çuvalının içinden çıktı. Bu aslında en başından beri Yusuf’un bir planıydı. Küçük kardeşini alıkoymak ve bunun üzerinden kardeşlerine bir ders vermek istiyordu.



Yakupoğulları tam bir şaşkınlık içine düştüler. Ne yapacaklarını bilemediler. Çok zor durumda kalmışlardı. Artık Mısır Meliki tarafından hırsızlık suçuyla itham edileceklerdi. Ayrıca en küçük kardeşlerinin alıkonulması sebebiyle onu babalarına götüremeyeceklerdi. Ne kadar suçsuz olsalar bile bunu babalarına anlatamazlardı. Zira daha önce Yusuf’u da geri getireceklerine dair yemin etmişler ama onsuz dönmüşlerdi. Şimdi babaları onlara asla inanmazdı. Babalarının onlara tanıdığı son bir şansı da böylece kaybetmiş olacaklardı.



Durumun iyice çıkmaza varacağını görerek bir çözüm düşünmeye başladılar. İçten içe kahroluyorlardı. Melikin huzuruna çıktılar. Suçluluk duygusuyla boyun bükerek;



-Ey Melik, bu çirkin işi kardeşimiz bizden habersiz yapmıştır, çok üzgünüz. Daha önceden Yusuf diye bir kardeşimiz vardı, o da çalardı. Belki ondan böyle bir adet edinmiş olabilir. Sen bizi bağışla, çok yaşlı bir babamız var, bu küçük kardeşimizi geri götürmezsek bizi asla bağışlamaz. Onun yerine bizden birini alıkoysan olmaz mı? Her bedeli ödemeye hazırız. Yeter ki onu bize geri teslim et.



Yusuf kendisi hakkında söylenen çirkin sözlere içerlese de belli etmedi. Aradan geçen onca zamana rağmen içlerinde pişmanlık değil; hala kıskançlık besliyorlardı. Doğru değil yalan konuşuyorlardı.



Melik duygularını bastırarak bir şey belli etmedi. Ve onlara;



-Suçlu dışında birini alıkoymaktan Allaha sığınırım, öyle bir şey yaparsam haksızlık etmiş olurum, diye çıkıştı.



Böylece çaresizce kalakaldılar. Melik’in huzurundan çıkıp baş başa kaldıklarında, çok önceleri Yusuf’un öldürülmesine de karşı çıkıp, kuyuya atılmasını teklif eden abileri şöyle dedi;



-Vallahi ben babam affedinceye kadar ya da küçük kardeşimiz bizle gelinceye kadar dönmeyeceğim. Benim babamın yüzüne bakacak cesaretim yok. Siz babamıza istiyorsanız gidin ve babama durumu anlatın; hatta yakın kabilelerden duruma tanık olanları da şahit gösterin. Durum bir neticeye varıncaya kadar artık ben buradan ayrılmayacağım, dedi.



Diğer kardeşleri çaresizce develerinin yanı sıra ülkelerine geri döndüler. Yol boyunca ne diyeceklerini hesap edip durdular. Bu konu da zaten babalarının gözünde suçlu idiler. Aynı durumu ikinci kez izah etmek zorunda kalacaklardı ama bu defa gerçekten bir suçları olmadığını düşünüyorlardı. Aksine küçük kardeşlerinin suçlu olduğunu, nefsine yenilip hırsızlık etmeye meylettiğini düşünüyorlardı.



Nihayet babalarının yanına varıp durumu anlattıklarında, duydukları karşısında dizlerinin bağı çözülen Yakup peygamber, küçük oğlunun hırsızlık yapmayacağını bildiği için bununda büyük oğullarının bir planı olduğunu düşündü. Acı içinde ve çaresiz bir halde son sözleri şu oldu;



-Nefisleriniz sizi kötü bir iş yapmaya sürükledi. Artık bana güzelce sabretmek kalıyor. Belki Allah geride kalan evlatlarımın hepsini birden bana getirir. O ilim ve hikmet sahibidir, dedi.



Sonra da dertli dertli içini çekti;



-Ah Yusuf’um ahhh, dedi.





Yakub’un yıllardır dinmeyen acılarına bir yenisi eklenmişti. Günlerce ağlamaktan yaşlı ve yorgun gözlerini açamaz oldu ve sonunda gözlerine ak düştü, görmez oldu. Artık Yakub’un çilesi katlanmış, günleri kederle dolmuştu.



Bir gün oğulları ona;



-Vallahi böyle giderse helak olacaksın, bu kadar üzme kendini, dediler. O da;



-Ben tasamı ve üzüntüme ancak Allah’a anlatırım. Ben Allah’ın lütfu ile sizin bilmediklerinizi bilirim, dedi ve ekledi;



-Ey oğullarım! Gidip Yusuf ve kardeşinden bir haber duymaya bakın. Onları iyice araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Zira Allahtan ancak kafirler ümidini keserler.



Zaten gıdaları da tükenmekte olan Yakupoğulları çaresiz bir şekilde tekrar yollara düştüler. Ruhlarında yorgunluk ve perişanlık vardı. İlk kez bu kadar ezik ve bitik hissediyorlardı. Sonunda Mısır’a tekrar geldiler ve Melikin makamına çıkıp;



-Ey melik, bize ve ailemize yoksulluk çöktü. Az bir sermaye ile geldik yine sana. Ama sen cömert davran ve bize acıyıp ikramda bulun, dediler.



Yusuf ayağa kalktı, boyunları önlerine düşen abilerini iyice inceledi. Yorgun, üzgün, çaresizlerdi. Yusuf’u kuyuya atarken iddia ettikleri güç ve kudretlerinden eser kalmamış, yenilmiş ve zayıf düşmüşlerdi. Yusuf zamanı geldiğini anladı ve dedi ki;



-Siz buraya ne için geldiniz?



-Efendim biz kardeşimiz Yusuf ve onun küçüğü olan kardeşimizi aramaya geldik, dedi içlerinden en büyük olan.



-Peki siz Yusuf’a ve kardeşine karşı işlediğiniz suçların farkına vardınız mı?



Yusuf’un bu sözleri karşısında hepsi birden kafalarını kaldırdılar. Zihinleri bir anda yıldırım düşmüş gibi yandı ve karşılarında duran kişinin Yusuf olduğunu o anda anladılar.  Hepsi bir ağızdan ağlaşmaya başlayarak af dilediler. Tüm benlikleri korku ve acıya bulandı.



Yusuf onlara seslendi;



-Ben Yusuf’um, kardeşimde yanımda. Allah bize iyilikte bulundu. Allah iyi olanları ve sabredenleri mükafatsız bırakmaz. Kalkın yerden, üzülmeyin. Bugün size sitem edecek değilim. Allah’tan af dileyin; zira o affedicidir.



Duygular sel olup doldurdu sanki her bir yanı. Uzun süre etkisinden kurtulamadılar. Yusuf’ta bu etki altındaydı. Nice zamandır ailesinden uzaktaydı ve çetin imtihanlar vermişti. Gömleğini abilerine uzatarak;



-Abilerim, çocukluğumdan ve buraya geldiğim günden beri sakladığım bu çocukluk gömleğimi alıp babama götürün. Bu gömlek ona ulaşırsa gözlerine fer gelecektir; onu ve tüm ailenizi alıp bana getiriniz, dedi.



Tarifsiz bir coşkuyla kervanlarının başına geçip yola koyuldular. Babalarına koşar adım gidiyorlardı adeta.



Onlar daha yolda iken Yakup peygamber, gelinlerinin ve torunlarının arasında oturuyordu ki aniden hareketlendi. Ev halkı telaş içinde;



-Baba bir şey mi oldu? İyi misin?



-Eğer bana aklını yitirdi demeyecekseniz; Ben Yusuf’un kokusunu alıyordum, dedi. Hepsi birden bıkkın bir yüz ifadesi takındılar. Gelinlerinden birisi; “Babacığım sen eski bir hayal görüyorsun heralde” dedi.



Ama çok geçmeden oğullarının “müjdeler olsun, müjdeler olsun” diye haykırarak geldiklerini gördü. O gün Yakub’un günüydü. Bilgece bir tavır takınıp ev halkına döndü ve;



-Ben size sizin bilmediklerinizi Allah’ın bildirmesi sayesinde biliyorum dememiş miydim? Dedi.



Yıllarca sürdürdükleri yalan ve günahları ortaya çıkan Yakub’un çocukları çok mahcuptular;



-Ey babamız, Allahtan suçlarımızın bağışlanmasını dile; zira biz suçluyuz, dediler.



-Rabbimden bağışlanmanızı dileyeceğim. O bağışlayıcıdır, merhametli olandır, dedi.





Hazırlıklarını yapıp yola koyuldular. Nihayet Mısıra vardıklarında onları Yusuf karşıladı. Anne babasını bağrına bastı. Hep beraber uzun uzun hasret giderdiler. Kardeşlerinin güven içinde mısıra yerleşmeleri için talimat verdi. Sonra anne babasını tahtının oraya çıkardı. Ve şu meşhur sözleri söyledi;



-Ey babacığım! Bu, daha bir çocuk iken görmüş olduğum rüyanın gerçekleşmiş halidir. Önce kötü düşüncelerine esir olup bana fenalık düşünen abilerimle benim aramı açtı, sonra zindana düştüm ama nihayetinde Rabbim beni kurtardı ve sizi bana çölden getirerek büyük iyilikte bulundu. Rabbim dilediğine dilediği şekilde lütufta bulunur. O ilim ve hikmet sahibidir. Bana hükümdarlık verdi, rüyaların yorumlarını öğretti. Ey göklerin ve yerlerin yaratanı! Benim dünyada da ahirette de sahibim sensin; beni sadece Müslüman olarak öldür ve beni iyiler arasına kat.”  




YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003417477

iletişim : editor@kimokur.com