Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




MUSA VE HARUN PEYGAMBERLER
Dilek Buz

 Yusuf peygamberin Mısır’a melik olmasının üzerinden uzun yıllar geçti. İman ve huzurla büyüyen Mısır ülkesi ve Yakub’un soyu bir süre kardeşçe beraber yaşadılar. Sonra aralarına fitne girdi ve Yusuf’un bıraktığı emanete sahip çıkamayıp birbirine düşman oldular. Nüfusça daha üstün olan ve bölgenin yerleşik halkı olan Mısırlılar yönetimi ele geçirip zalim bir sistem kurdular. Allah’ı unutup yoldan saptılar. En büyük yöneticilerine Firavun dediler. Halkıyla istişare edip, onlar için çalışan, üstünlük taslamayan Meliklerin dönemi bitmiş; zalim ve otoriter Firavunların dönemi başlamıştı.



Firavunlar gücü ellerinde toplayıp tek hakim olmak için zalim bir sistem geliştirdi. Yakupoğullarına, İsrailoğulları demeye başladılar. Onları alt tabaka insanlar olarak görüp yerli halktan ayırarak ötekileştirdiler. Sonra da onları en zor işlerde çalıştırmaya başladılar, türlü bahanelerle de cezalandırarak zayıf düşürdüler. Böylece onları emirlerine amade köleler haline getirdiler. Yaptıkları devasa inşaatlarda ve ekin tarlalarında onları zorla çalıştırıyor, hayvan bakıcılığı yaptırıyorlardı. İsrailoğulları tüm bunları yaparken emeklerine karşılık yeterli gıda alamıyor, ücret talep edemiyor, değer görmüyorlardı. Hepsi birden sefalet ve açlık içinde sürünüyor; işkence ve ölümle burun buruna yaşıyorlardı. Huzur ve bereket dolu eski güzel günler



i bir hikaye gibi anlatan yaşlılarını dinliyor; bir zamanlar Mısır Melikinin sarayında saygın biri olan atalarından Yusuf’un hikayesine inanamıyorlardı.



İsrailoğulları tek olan Allah’a inançlarını tam olarak unutmamışlardı. Ama bu inanç hikaye ve efsanelerden ibaret kalmıştı. Zaten Allah’a değil, firavunlara kulluk etmek zorunda oldukları için de Allah’ı suçluyor, kendilerine bir kurtarıcı göndermekte geciktiğini düşünüyor, ellerinden bir şey gelmediği içinde yaşadıkları tüm acı ve sefalete de çaresizce katlanıyorlardı.  



İsrailoğulları ezilmiş ve dışlanmış bir hayat sürerken, Firavun hanedanı zenginlik ve rahat içindeydi. Güçlü bir ordu kurmuşlardı, hazineleri de dolup taşmaktaydı. Sahip oldukları saltanatın gücü onların aklını almıştı adeta. Firavun bir gün tarihte kimsenin yapmadığını yapmış; kendini Rabb ilan etmişti. Halkına ve israiloğullarına hitaben;



-Sizi yediren, içiren, doyuran benim. Mısır’ın ırmakları, ovaları, sürüleri benim. Dilediğim kişinin canını alabilirim, istediğim işte çalıştırabilirim, bir düşmana karşı savaştırabilirim. Hepiniz bana aitsiniz; eşleriniz, çocuklarınız, bedenleriniz bile benim. Onun için, bundan böyle, Rabbiniz de benim. Size rızık veririm, hayat veririm, terbiye ederim. Öyleyse bana Rabb olarak boyun eğmeyen biri çıkarsa, onu feci bir sonla helak ederim, demişti.



Ve hiç kimse bu sözlere itiraz etmemişti. Hepsi birden Firavuna secde ederek “Rabbimiz, rabbimiz, rabbimiz” diyerek karşılık vermişti.



Firavun artık Rab olduğuna halkı inandırmıştı. Kendisini Rab olduğuna ise etrafındaki sarayın seçkinleri inandıracaktı. Firavunun Rabb olmadığına sadece onlar inanmayacak ama bunu hep saklayacaklardı.





Bir gün Firavun korkuyla çığlık atarak uyandı. Rüyasında halkın içinden birinin kendisine savaş açtığını, sarayının ve otoritesinin yerle bir olduğunu görmüştü. Bundan çok rahatsız olan Firavun, zaman zaman zihnini işgal eden bu meseleyi çözmek için bir yol aramaya başladı. Herkese Rab olduğunu kabul ettirmiş, boyun eğdirmişti. Ancak halkın ya da sarayın içinden isyan edecek birilerinin çıkması hiç iyi olmazdı. Sarayın seçkinleriyle zenginliğini paylaşarak onları elinin altında tutabilirdi. Ancak köle olarak kullandıkları İsrailoğullarının nüfusunun artması ve sayıca çoğalmaları kendisi ve halkı için tehdit olabilirdi. Aslında güçlü ordusuyla her türlü isyanı ezip geçecek bir kudrete sahip olduğunu biliyordu yine de hiçbir iktidar kendisine isyan edilme ihtimalini bile düşünmek istemezdi. Firavun bu sebeple danışmanlarının fikrini aldı. Ve aldıkları kararlar doğrultusunda askerlerini bir araya toplayıp emirler yağdırdı.



-Halkım dışında kalan, kullarım İsrailoğullarının sadakatini görmek ve ileri de olabilecek bir isyana teşebbüs ihtimallerini ortadan kaldırmak için, onların yeni doğan tüm erkek çocuklarını öldürün. Sonra halkın içine özel yetenekli adamlar salın. Bunlar insanları bana itaate sevk etsinler. Benden başka güç olmadığına, her güce ve iradeye sahip olduğuma halkı ikna etsinler. Halkın içinden çıkabilecek her türlü aykırı sesi sustursunlar.



Firavun birçok emir yağdırmıştı. Sözlerine asla muhalefet edilemeyen Firavundan işittiklerini aynen yerine getiren emir kulları hemen koşturmaya başladılar. İlk işleri İsrailoğullarının yaşadığı mahalleyi basarak erkek çocuklarını öldürmek oldu. Tüm erkek çocuklarını teker teker buluyor ve onları acımasızca öldürüyorlardı. Ve zavallı aileler yakınıp dövünmekten başka bir şey yapamıyorlardı.



İsrailoğullarından bir kadın bu vahşeti görünce dehşete kapıldı. Zira kendisinin de bir oğlu vardı. Ne yapacağını bilemedi önce. Sonra Allah planını uygulamaya koydu ve kadının kalbine ilham etti; “bebeği bir sandığa koy ve sonra onu nehre bırak”



Kadın içindeki sesi dinledi. Bebeği sandığa koyup akmakta olan nehre bırakarak onu feci bir ölümden kurtarmıştı belki de ancak şimdi de sonu görünmeyen nehrin karanlık belirsizliğine bırakmıştı. Aslında o öyle sanıyordu ama sandıktaki bebeği koruyan alemlerin Rabbi olan Allah’tı.



Nehir akıntısı sandığı sarayın avlusuna yakın bir yere kadar sürükledi. Orada dolaşmakta olan askerler sandığı görerek merak içinde kıyıya çektiler. İçinden çıkan küçük bebeği görünce şaşkınlık geçirdiler. Durumu fark eden Firavunun karısı bebeği askerlerin elinden aldı.  Kime ait olduğu belli değildi bebeğin ama akan nehre böyle bırakıldığına göre çaresizce gözden çıkarıldığı anlaşılıyordu. Bebek pek tatlıydı. Onu tekrar nehre bırakmaya kıyamadı ve böylece küçük bebeği Firavunun da rızasını alarak evlatlık edindi. Bu çocuğa Musa ismini koydu.





Küçük Musa hemen yıkandı, yeni ve temiz örtülere sarıldı. Acıkmış olan Musa ağlamaya başladı. Sarayda ne kadar çalışan anne varsa Musa’ya sütannelik için çağırıldılar ama Musa hiçbirini emmedi. Saray hizmetçilerinden birisi de Musa’nın ablasıydı. Musa’yı görünce tanıyıp heyecanlandı ama bunu belli etmedi. Ona bir fenalık yapacaklarından korktu. Eğer onun kardeşi olduğunu söylemiş olsaydı, o da öldürülebilirdi. Boynunu bükerek efendilerine şöyle seslendi;



-Efendim, eğer kabul ederseniz halkın içinden sütü çok verimli ve tatlı bir kadın tanıyorum. Mahallede sütannelik etmediği çocuk kalmamıştır.



-Çabuk çağır gelsin, yoksa Musa açlıktan ölecek, Firavunun karısı.



Koşarak eve geldi ve durumu annesine anlattı. Onu duygularını asla göstermemesi için sıkı sıkıya tembih etti. Sonra beraber saraya döndüler. Uzun zamandır aç olan Musa, gerçek annesinin göğsüne yapıştı ve doya doya süt içti. Saraydakiler kadına tiksinerek baksalar bile, işe yaradığı için onu kabul ettiler. Ve Allah ibretlik olması için, Firavunun düşmanını onun sarayında, öz annesinin sütüyle besleyecekti.



Musa zamanla büyüyüp güçlü kuvvetli genç bir delikanlı oldu. Yaptığı işler takdir ediliyor, aklı ve ahlakı övülüyordu. Ona herkes saygı duyuyor, köleler bile onu seviyordu. O da köle insanlara yakınlık duyuyor, onlara sahip çıkmaya çalışıyordu. Zira herkesin sütannesi zannettiği gerçek annesi ve sarayda çalışan ablası, Musa büyüdükçe gizli gizli gerçekleri ona anlatmışlardı. Böylece Musa gerçek ailesi ve kardeşleriyle evlerine giderek tanışmıştı. En çokta küçük kardeşi Harun’u sevmiş, ona ayrı bir yakınlık duymuştu.



Musa büyüdükçe zamanını halkın içinde geçirmeye başladı. Bu nedenle gördüklerinden etkilenip yaşanan hayatı sorguladı; Mısırlıların sapkın inanışları ve yaşam tarzlarını reddetti. Kendi halkı olan İsrailoğullarının dinini yakından tanıdı ve öğrenebildiği kadarıyla atası İbrahim’in dinine tabi oldu. Ama bunu sarayda ve Mısırlılar arasında hep gizledi.



Bir gün yaşlı bir köleye gücünün üzerinde yük yükleyen bir asker gördü; yere düşen yaşlı adama kalkması için yardım etti. Asker “ama o bir köle efendim” deyince “bu neyi değiştirir?  Ağır bir yükü taşıması mümkün olmayan bu kişiye neden bu ağır yükü yükledin? Yoksa köle demek aklın almayacağı şeyleri yapabilen kişi mi demek? O bir insan değil mi” dedi.



Asker özür dileyerek geri çekildi. Yaşlı adam kurtulmuştu. Ama Musa artık hiç bitmeyecek büyük bir mücadelenin ilk adımlarını atmıştı. Mazlumların yanında, zalimlerin karşısında olan Musa’yı herkes tanıyacaktı.  



Yine bir gün Musa halkın içinde gezinirken güçlü bir Mısırlının, kölelerden birini zalimce dövdüğünü gördü. Olay onlarca kölenin gözü önünde oluyor ama hiçbiri müdahale edemiyordu. Köle olan karşılık vermeye çalışıyor ama gücü yetmiyordu; diğeri acımasızca üst üste vuruyordu. Zavallı köle Musa’dan yardım istedi. Bu manzaranın sürekli yaşandığını, Mısırlıların İsrailoğullarını ezdiğini bilen Musa, işin aslını sormadan müdahale etti ve Mısırlıya güçlü bir yumruk savurdu. Yumruk o kadar sert isabet etti ki adam düştüğü yerden kalkamadı ve oracıkta öldü. Duruma şahit olanlar sessizce oradan uzaklaştı. Musa’da korkuya kapılıp kaçtı. Şaşkınlık içindeydi. Yaptığı şeyi sorguluyor, içten içe pişmanlık duyuyordu.



Bir Mısırlının öldürülmesi saray içinde dehşetle karşılandı. Ama onu öldürenin kim olduğunu henüz kimse bilmiyordu. Eğer katil bulunursa ölümle cezalandıracakları kesindi. Musa kimsenin duymamasını umuyordu.



Başına gelen işin verdiği sıkıntı sebebiyle sabaha kadar sokaklarda gezinen Musa, ertesi gün benzer bir sahne ile karşılaştı. Dün kavgaya karışan kölenin yine bir Mısırlı ile kavga ettiğini gördü. Köle yine Musa’dan yardım istedi. Musa ise “sen ne yoldan çıkmış bir adamsın! Dün yaşananlar ders olmadı mı?” diyerek kölenin yakasını topladı. Bu esna da köle nankörce “Ey Musa, sen zorba bir adam mı olmak istiyorsun? Daha dün bir adamı öldürmüştün, bugün de beni mi öldüreceksin?” dedi.  Zihninde şimşekler çakmaya başladı Musa’nın. Tam o esna da kendi kavminden biri koşarak geldi. “Ey Musa, dün yaşanan hadise saray da duyulmuş. Senin hakkında sarayın ileri gelenleri ölüm kararı çıkarmaya çalışıyorlar. Hemen kaç kurtul, ben senin iyiliğini istiyorum” dedi.



Musa’nın eli hava da kaldı. Demek ki istemeyerek de olsa adam öldürdüğü her yerde duyulmuştu. Bundan kurtuluş olmadığını düşünen Musa endişe içinde oradan uzaklaştı. Önce nereye gideceğini bilemedi; sonra da uzun bir yolculuğa çıkması gerektiğini, yoksa Firavunun adamlarının kendisini bulacağını anladı. Kararlı ama korku içinde, çevresini gözetleyerek Mısır’ı terk edip doğuya doğru yol aldı.



Günlerce yol aldıktan sonra bir dere kenarında dinlenmek için mola verdi. Bir süre sonra derenin yavaş aktığı, derin olmayan bir yerinde çobanların hayvanları suladığını gördü. Bu işi sıraya dökmüş olmalıydılar; biri hayvanları sulayıp uzaklaşırken diğer çoban hayvanları dere kenarına getiriyordu. Bu durumu bir süre keyifle izledi. Sonra kenarda bekleyen iki kız kardeş gördü. Hayvanlarını sulamak için geldiklerini ama çobanlardan fırsat bulup yanaşamadıkları fark etti. Durumu düzeltmek adına kızların yanına gelerek kibarca “isterlerse onlar adına hayvanları sulayabileceğini” söyledi. Kızlarda mahcup bir eda ile bunu kabul ettiler.



Musa çobanların arasından geçerek hayvanları suladı. Yabancı olduğu belliydi ama kimse zorluk çıkarmaya cesaret edemedi. Hayvanları sulanan kızlar, evlerine döndüklerinde durumu yaşlı babalarına anlattılar. Babaları kızlarına, bu yabancıya ikramlarda bulunmak üzere evlerine çağırmalarını söyledi. Musa’nın yanına utana sıkıla gelerek, babalarının teşekkür ve ikram için davet ettiğini söylediklerinde, Musa bunu seve seve kabul etti. Zira uzun yolculuk onu yormuş, aç bırakmış, zayıf düşürmüştü.



Yaşlı adama misafir olup, ikramlarla karnını iyice doyurdu Musa. Bu arada, yaşlı adam Musa’yı konuşturup başından geçenleri öğrendi. Gidecek kalacak yeri olmadığını da öğrenince ona bir teklifte bulundu;



-Ey Musa, başından geçenlere bakılırsa şu an gidecek bir yerin yok. Kabul edersen sana bir teklifim olacak; ben artık yaşlı bir adamım, bazı işlere güç yetiremez oldum. Sana en az sekiz yıl boyunca aileme ve hayvanlarımıza sahip çıkman karşılığında kızlarımdan biriyle evlenmeni teklif ediyorum. Eğer bu süreyi on yıla tamamlarsan bu da senden bir lütuf olur bize. Böylece sen bir aileye kavuşursun; bizde genç, güçlü ve iyiliksever bir koruyucuya… Ne dersin?



-Kabul ediyorum. Zira sizin yanınızda bir haksızlığa uğramayacağım besbelli. Öyleyse konuştuklarımız ikimiz arasındadır ve buna Allah vekildir.



Musa’nın hiç ummadığı şekilde hayatı kurtulmuş; üstüne bir de ailesi olmuştu. Musa süreyi dolduruncaya kadar çobanlık etmeye ve ailesi ile meşgul olmaya devam etti. Adaletten ve doğruluktan hiç sapmadı.





Aradan yıllar geçti. Eşinin babasıyla yaptığı anlaşma gereği süreyi tamamlayan Musa, ailesini de yanına alarak yola çıktı. Tur dağının yakınlarında bir yerde konakladılar. O esnada Tur dağının yamaçlarında alev alev yanmakta olan bir ateş gördü Musa. Bunun ne olduğunu anlayamadı. Ailesine; “Beni burada bekleyin, bir ateş görüyorum, gidip getireyim. Belki bir işimize yarar, belki yolumuzu aydınlatır, belki de bizi ısıtır” diyerek dağa doğru tırmanmaya başladı. Ateşin olduğu yere varınca şaşakaldı. Zira ateş gibi görünen şey, bir ağaçtan yükseliyordu ve ağaç alev almış gibiydi parlıyor ama yanmıyordu. Şaşkınlığı geçmemişti ki alevli ağaç tarafından bir ses işitti.



“Ey Musa, şüphesiz ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım”



Musa irkildi ama yerinden kıpırdayamadı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sonra işittiği ses yeniden konuşmaya başladı;



-Elinde ki asa ne işe yarar Musa?



-Onunla koyunlarımı güderim. Yorulduğumda üzerine dayanır dinlenirim. Kendimi korurum.



-Onu yere at.



Asayı elinden bırakınca, asa birden heybetli bir yılana dönüştü. Bunu gören Musa korkup kaçmaya başladı.



-Korkma ey Musa, Rabbinin huzurunda elçilere korku yoktur. Sen güvende olanlardansın.



Musa bu sözleri işittiği anda oracıkta kalakaldı, sonra geri döndü.



-Elini gömleğinden içeri sok Musa; onu aydınlanmış ışıl ışıl bulacaksın, diye işitti. Denileni yaptı ve yine tam söylendiği gibi oldu.



Daha önce defalarca asasını elinden düşürmüş, koyunları çevirmek için asasını havaya savurmuştu ama hiçbirinde böyle bir yılana dönüşmemişti. Elini de defalarca koynuna götürmüş ama böyle bembeyaz ışık saçan bir şey olmamıştı. Çok tuhaf bir hal yaşıyordu Musa. Ve o an anladı ki hiçbir şey tam olarak göründüğü gibi değildi. Allah dilediğinde her bükülmez olan bükülüyor, her soluk şey canlanıyordu.



Rabbin sesi devam etti;



“Ey Musa, şimdi Firavuna git ve onu uyar. O insanları fırkalara ayırıp bozgunculuk çıkarmıştır. Bir kavmi zayıf bulup oğullarını öldürmüş, onları baskı ve zulüm altına almıştır. Haddini bilmez iddialarda bulunup kendini Rab olarak ilan etmiştir. Bu iddiasından çabucak vazgeçmesini sonra da af dileyip tövbe etmesini söyle ona. Ayrıca zulmedip köleleştirdiği israiloğullarının seninle birlikte Mısır ülkesinden ayrılmasına razı gelmesini söyle”



Musa sözleri işitip anlamıştı. İnandığı Allah onunla konuşmuş ve ona büyük bir vazife vermişti. Ama bir çekincesi vardı Musa’nın; “Rabbim, vaktiyle ben onlardan birisini öldürmüştüm. Onlara gittiğimde beni öldürmelerinden korkuyorum. Gönlümü genişlet benim. Konuşurken dilimdeki bağı çöz. Kardeşim Harun’un konuşması iyidir; onu bana destekçi kıl”



Rabbi cevap verdi; “Harun’u sana destekçi kılacağız. Ve sizi kudretimizle destekleyeceğiz; bu sayede sizi asla yenemeyecekler. Ayetlerimiz sayesinde inananlar üstün gelecektir”   



 Musa ailesinin yanına döndüğünde yüzünde ayrı bir olgunluk var. “Ne oldu sana? Hani nerede ateş? onu bulamadın mı yoksa?” dediler. O da cevap verdi;



-Buldum, buldum… Hem de öyle bir ateş buldum ki en karanlık gecede bile bize yol gösterecek. Asla bitmeyecek, asla sönmeyecek... Bu ateş sadece bize değil; tüm kavmimize ışık olup yol gösterecek ve bizleri zalimlerin amansız zulmünden çekip kurtaracak. Zira Allah benimle konuştu ve bana kesin kurtuluşu vadetti.





Musa yönünü Mısır’a çevirdi ve yolculuk boyunca Firavunla nasıl konuşacağını planlayarak geçirdi. Allah’ın kendisiyle konuşmasını da düşünüp durdu. Bu tarif edilemez bir duyguydu; yeri göğü insanları ve diğer canlıları yaratan Allah lütfedip, kullarından bir kul olan kendisiyle konuşmuş; insanlara merhamet edip yol göstermesi için yine kendisini görevlendirmişti. Allah’ın Musa’nın dostluğuna da elçiliğine de hiçbir ihtiyacı yoktu; yine de ihsanı ve ikramı sonsuz olan Allah kullarının iyiliği için kendi içlerinden elçi seçiyordu.



Gerçek ailesiyle tanıştıktan sonra onlardan, önceki peygamberlerin hikayelerini dinlemişti. Nuh’u, Hud’u, Salih’i, İbrahim ve ataları Yakup ve Yusuf’u, onların çetin mücadelelerini öğrenmişti. Şimdi de Rabbi kendisini seçmişti. Bundan sonraki mücadelesinin çetin olacağını anlamış ama Allah’ın desteğinin yanında olacağını da düşünerek rahatlamıştı.



Yine de bazı endişeleri onu rahatsız ediyordu. Aslında bedeni kadar, zihni de kuvvetliydi Musa’nın. Firavun ve adamlarıyla tartışmaktan asla çekinmezdi. Onun çekindiği şey; konuşurken biraz zorlanmasıydı. Bazen kelimeleri tekrarlıyor, kekeliyor bu da karşı tarafta alay konusu edilebiliyor ya da korkaklık emaresi olarak düşünülebiliyordu. Harun’u bunun için yardımcı olarak istemişti ama zaten dili çözülecek, yüreği genişleyecek ve tarihin en büyük davalarından birini hem de zalim Firavuna karşı tek başına kazanacaktı. Bütün bunlar Rabbine olan inancının ve zalime karşı dik duruşunun ödülü olacaktı.



Mısır’a döndüğünde başından geçenlerin hepsini ailesine anlattı. Sonra da yanına kardeşi Harun’u da alarak doğru saraya gitti. Annesi ve ailesiyle sadece kısa bir vakit hasret gidermişti. Aldığı vazife onu rahat bırakmıyordu. Heyecanlıydı. Sarayın merdivenlerini güçlü ve dik bir şekilde çıktı. Zannettiğinin aksine içinde bir korku ya da çekinme yoktu. Güçlü, asil, emin bir duruşu vardı.



Firavunun adamlarına, Musa’nın geri döndüğünü haber vermelerini söyledi. Adamlar Musa ismini duyunca koşarak efendilerine haber verdiler. Firavun, bunun normal bir geri dönüş olmadığını, Musa’nın bir amacı olduğunu anladı. Onun zekasını ve dirayetini biliyordu. Küçük düşmemek adına en yakın adamlarını yanına çağırdı. Haman, Karun, Belam ve diğerleri sarayın kabul alanında hazır bulundular. Ve çağırıldığında Musa onların arasından bir kahraman gibi geçti. Firavunun karşısına çıktı ve;



-Ey Firavun! Seni, sahibi olduğunu iddia ettiğin tüm sıfatlardan vazgeçmeye davet ediyorum. Ayrıca bedenlerine ve zihinlerine zincir vurarak köleleştirdiğin bir halkı benimle beraber bu ülkeyi terk edebilmeleri izin vermeye çağırıyorum, dedi Musa.



Firavun rahat bir görüntü sergilemeye çalıştı. Kendinden emin duruyordu. Kibirli ve alaycı bir yüz ifadesi takınarak;



-Bu ne cüret, bu ne küstahlık Musa? Bir cinayet işleyerek kaçtığını unuttun mu yoksa? Oysa ki biz seni bebekken alıp yanımızda büyütmüştük. Sana büyük değer verdik ve hep iyilikte bulunduk. Şimdi şu konuştukların nasıl bir nankörlük böyle? dedi.



-Unutmadım elbet; lakin istemeyerek yapılan bir yanlışı Allah dilerse affeder. Allah beni affetti ve sonra da elçilik görevi verdi. Artık ben Allah’ın elçisiyim. Gözümün gördüğü sözümün ulaştığı her kişiyi Allah’ın emirleriyle uyarmakla görevlendirildim. Ayrıca, başıma gelen o cinayet işi, senin kavmime yaptığın zulmün bir neticesi olarak meydana geldi. Her gün köleleştirilmiş insanların işkence görmesine dayanamayıp heyecanla hareket ettim ve sonra da pişman oldum. Hem, ben kazayla bir ölüme sebep oldum; Ya sen! Ya siz! Canınız istiyor diye binlerce insanı öldürüyorsunuz, onlara işkence ediyorsunuz, oğullarını öldürüp kadınlarını bir eşya gibi hatta daha değersiz bir şeymiş gibi kullanmak üzere sağ bırakıyorsunuz, bir de üstüne Rab olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Sizi zengin kılıp mülkünüzü çoğaltan Rabbinize karşı bu yaptıklarınız nankörlük değil midir? Rabbinizin bunları görmediğini mi sanıyorsunuz?



-Ne diyorsun sen Musa! Benden başka bir Rab mi var? (Yüzünü saray insanlarına çevirerek) Söyleyin bana kullarım, Mısır’ın akan nehirleri benim değil mi? Ambarlardan yediğiniz darılar…? En güçlü ve en büyük otorite ben değil miyim?



Musa kimseye söz bırakmadan cevap verdi. Dilinde ne zorluk vardı ne de kekemelik;



-İnsandan Rab olur mu hiç? Gökten yağmuru yağdıran, yerden ekinleri fışkırtan, bize ve diğer tüm canlılara can veren, merhameti bol ve adil olan, yeri göğü ve ikisi arasında her ne varsa “ol” diyerek yaratandır gerçek Rab. Sen de onun bir kulusun? Sadece türlü baskı ve hile yoluyla insanları zapt etmişsin. Sonra onları aşağılayıp uyuşturmuşsun. Binlerce insanın emeğini ekmeğini sömürerek zenginleşmişsin. Onları saçma şeylere inandırmış, yersiz inançlarla oyalamışsın. Ve en çokta kendini kandırmışsın ben Rabbim diyerek.



-Yeri göğü ben yarattım demiyorum elbette. Ama buraların tek hükümdarı ben değil miyim? Tek söz sahibi ben değil miyim?



-Bu dediğin zulümdür ey Firavun, nefsine kulak verip her istediğini yapamazsın. Diğer insanlardan senin hiçbir üstünlüğün yoktur. Keyfine göre yasalar koyup herkesi bu yasalara uymaya zorlayamazsın.



- Buna kim engel olabilir?



-Buna Rabbim engel olacaktır. Bunu bilmen içinde beni elçi olarak sana gönderdi.



-Ne komik şeyler söylüyorsun sen Musa? Senin bu boş sözlerinle sahibi olduğum her şeyden kolayca vazgeçeceğimi mi düşünüyorsun? Yani Rabbin benim gibi güçlü kuvvetli bir kral varken; senin gibi birini mi seçti elçi olarak? Hem de bana karşı… Peki sana başka ne söyledi?



-Dedi ki; Git ve Firavunu yumuşak sözlerle uyar, belki halinden vazgeçer.



Firavun uzun bir kahkaha attı. Ona salondaki diğerleri de eşlik ettiler. Firavun gülmesi son bulunca;



-Demek yumuşak sözler söyle dedi öyle mi? Seni dinlemezsem eğer, sert sözler mi söyleyeceksin bana? Beni tehdit mi edeceksin yani? Bak senin Rabbin bile benim gücümün farkında “yumuşak söz söyle” diyor ama sen hala cüret edip karşımda konuşuyorsun.



-Ey Firavun, söylediklerimi bir düşün. Eğer vicdanın ve aklınla beni dinlersen söylediğim şeylerin ne kadar makul olduğunu anlayacaksın. Senden, Rabbimin daha önce seçtiği elçileri ve ona inanmayan kavimlerin başlarına gelenleri düşünmeye davet ediyorum. Senden nice zaman önce atalarımdan Yusuf peygamberde yöneticilik etti bu topraklarda. Ama o adil ve merhametliydi. İnsanlarını güzel sözlerle ikaz eder, onlara ikramlarda bulunur, onları sınıflara ayırarak ayrımcılık yapmazdı. Kibre kapılıp kimseyi küçümsemez, insanlara eşit ve adil bir şekilde pay dağıtır, haksız yere cana kıymazdı.



-Bana eskilerin masallarını anlatıp durma Ey Musa! Ne büyük şeyler iddia ediyorsun sen! Yalancının tekisin! Var mı iddianı ispatlayacak bir delilin?



-Siz beni işitmiyor musunuz? Bu söylediklerimden sonra hala delil mi istiyorsunuz? Madem öyle istiyorsunuz; size Rabbimin verdiği delilleri göstereceğim. Ama bir düşünseniz! Az önce anlattıklarımın daha büyük delil olduğunu anlayacaksınız, dedi ve sonra, salonun tam ortasına asasını savurdu. Bunu görenler önce bir anlam veremediler. Sonra dehşetli bir yılana dönüşen asayı görünce korkuyla sağa sola kaçıştılar. Hemen ardından Musa elini koynuna sokup çıkarınca elinin güneş gibi parlak olduğunu görüp sakinleştiler.



“İşte bunlar Rabbimin bana verdiği birer delildir” dedi Musa.



Firavun’un en yakın adamlarından biri olan Haman, efendisine yaklaşıp kulağına fısıldadı; “Efendim gördüğünüz üzere bunlar büyücülük işleridir. Dilerseniz ülkenin en iyi sihirbazlarını ve büyücülerini çağıralım. Halkın meydana toplanma günü olan bayram gününde onları Musa’yla karşı karşıya getirelim. Bakalım bizimkiler karşısında Musa ne yapacak? Yaptığı şeyin büyü  olduğunu görenler ona değil yine her zaman olduğu gibi size itibar edecektir. Musa’da rezil olur ve sonra da defolup gider”



Firavun bu fikri çok beğenmişti. Aksi halde açıkça meydan okumasına karşılık Musa’yı öldürmüş olsa halk arasında küçük düşmüş olacaktı. Askerleri tek bir işaretle onu öldürebilirlerdi ama onun iddiaları halk arasında yayılabilirdi. En iyisi onu halk gözünde aşağılayıp küçük düşürmek olacaktı.



-Ey Musa yaptığın şeyden biz hiç etkilenmedik! Bu yaptığın tam bir büyücü işidir. Sen bunca yıldır demek bu mesleği öğrendin. Bununla da bizi alt edeceğini düşündün öyle mi? Öyleyse şimdilik sana müsaade ediyorum bayram gününe kadar. O gün çık gel buraya, ben de adamlarımı ve sihirbazlarımı çağırayım. Bakalım hangimiz üstün geleceğiz?



-Üstün gelecek muhakkak Allah’tır, O’ndan başka galip yoktur ey Firavun, diyerek oradan ayrıldı Musa ve kardeşi Harun. Firavun dört bir yana haber salıp, en becerikli sihirbazlarını, büyücülerini, laf bazlarını, soylularını çağırttı. Bayram günü meydan kurulacak ve herkesin önünde Musa rezil olacaktı. Firavunun bundan hiç şüphesi yoktu.





Bayram günü halk meydanda toplandı. Firavunun adamları ve büyücüleri de toplanmıştı. Büyücüler üstün geldiklerinde Firavundan ödül alıp almayacaklarını bile sordular. Ve üstün geldikleri takdirde yüklü bir mükafat göreceklerini öğrendiler. Hevese kapıldılar. Her biri işinde çok mahir olan bu adamlardan biri, Musa’ya seslendi;



-Evet Musa, hünerini ilk gösteren sen mi olacaksın biz mi olalım? Dediler.



Musa sakin bir halde;



-Atın bakalım ortaya neler atacaksınız? dedi.



Sihirbazların sürekli yapageldikleri ve çok usta oldukları bir büyüyü uygulamaya koydular. Kalın ve esnek olan rengarenk boyanmış ipleri, havaya atıp oynatarak insanlara yılanmış gibi gösteriyorlardı. Son derece etkileyici olan bu numaranın, bir el çabukluğu olduğunu sadece kendileri biliyordu.



Bütün sihirbazlar iplerini ortaya atmıştı. Bu kıvrım kıvrım süzülen ipler halka yılan gibi görünüyor bakanları etkiliyordu. Onların bu gösterisi devam ederken Musa asasını ortaya atıverdi. O anda asa daha önce hiç görülmemiş kocaman bir yılana dönüştü ve ortada ne kadar yılan görünümlü ip varsa hepsini yutuverdi. Musa elini uzatınca da yılan yeniden asaya dönüştü.



Sihirbazlar ve büyücüler karşılaştıkları şeyin sihir ya da büyü olmadığını daha yılanı görür görmez anlamışlardı. Zira söz ve el çabukluğu ile halkı yanıltma kendi işleriydi. Musa’nın yaptığı şeyin böyle bir şey olmadığı çok belliydi. Musa’nın asla yapamayacağı şeyi ona yaptıran kudret sahibi bir ilah olduğunu işte o an anladılar.



Onların hayret ve şaşkınlık içinde sessiz kaldığını gören Firavun, Musa’nın üstün geleceğini görerek büyük öfkeye kapıldı. Haman, Belam ve diğerleri atıldılar;



-Efendim görünen o ki Musa büyük bir sihirbazdır.



Firavun suçlayan bir tavırla;



-Bu nasıl bir sihirdir? diye haykırdı.



Musa sakin bir dille konuşmaya başladı;    



-Hayır ey Firavun! Bu gördükleriniz büyü ya da sihir değildir; hakikattir. Büyü ve sihirbazlık işlerini şu yanında duranlar iyi bilirler. İşte büyük ve soylu Haman! bunca zamandır uydurma ve yalan haberlerle seni kandırdı. Halkın içinden ve adamlarından aldığı haberleri size çarpıtarak verdi. Seni bile kendine olduğundan farklı göstererek gözünü boyadı; yenilmez, güçlü ve tek otorite gibi gösterdi. Ama seni bile gizliden gizliye yöneten oydu. Şu diğeri, parlak elbiseler giyinip, boynundan altınlar sarkıtan Karun, haksız kazanç elde ederek ve insanların mallarına el koyarak büyük zenginlik elde eden kişi… Sizi ve Haman’ı altınları ile ayakta tutup, gerçekte altınlarıyla sizi bile yöneten kişi. İşte biri daha, Belam… Şu sinsi, sözleriyle herkesi ikna eden, kalplere vesvese vererek etkileyen, şeytanın bizzat kendisi… Bu kişi öyle biridir ki; hem seni hem de halkını, uydurduğu sahte inançlarla oyalayıp gizliden gizliye yönetime ortak olan kişidir. Sizin gücünüzden, Karun’un parasından, Haman’ın himayesinden istifade eder ve hepinizin zulmünü sözleriyle örtbas eder. Sen ise hepsini bilir, hepsiyle iş yapar, otoriteni işte böyle yalanlar üzerine kurarsın. İşte böyle, büyü ve sihirbazlık sizin işinizdir. Ben ise size Allah’tan gelen emir ve bilgi ile konuşuyorum. Yaptıklarım kendi elimle yaptığım şeyler değildir; ancak O’nun emriyle olur her şey. Bir düşünün, bütün canlılara can veren bir asaya can veremez mi? Kocaman yeryüzünü güneşi ve yıldızlarıyla aydınlatan Rabbimiz, bir kulunun elini parlatamaz mı? Sizden bir karşılık istemiyorum. Ancak şunu kesin olarak kabul etmek zorundasınız; sahte inanç ve zorbalık üzerine kurduğunuz sapkın düzenden vazgeçmelisiniz. Ayrıca işkence edip zayıf düşürdüğünüz, zihnini ve bedenini esir ettiğiniz bir kavmin, benimle beraber gitmeleri için izin vermelisiniz.



-Niyetin ortaya çıktı Musa! Demek tüm kölelerimi benden almak istiyor ve kendi krallığını kurmak istiyorsun, dedi Firavun.



Karun heyecanla atıldı;



-Ey Firavun, eğer köleler giderse tüm işlerimiz sarpa sarar. Ekinlerimiz tarlada kalır, yapımı süren yüksek binalarımız bitmez olur, saraylarımızda ne hizmetçi kalır ne de kırlarda çoban… Onlardan elde ettiğimizi, ücretle satın alamayız.



Belam söze girdi;



-Efendim hem nerede görülmüş kölenin efendisini bırakıp kaçması. Bu inançlarımıza da aykırı; bu dünya da hizmet edecek birilerini bulamaz isek öbür hayatımızda kimi bulacağız? Tanrıların da gücüne gider, onların rahat rahat çekip gitmesi.



Haman Firavuna yaklaşıp sakin olmasını öğütleyecekti ki; Firavun birden yumuşadı ve yine alaycı yüz ifadesini takınarak;



-Ey Haman, ne dersin! Musa sözleriyle seni de etkiledi mi?



-Ey Firavun, Musa yaptığı büyü ile ne kadar yetenekli biri olduğunu bize gösterdi. Ama bu onun aynı zamanda büyük bir yalancı olduğunu gösterdi. Niyeti de ortaya çıktı!



Salonun bir yanında yenilmiş ve horlanmış olarak bekleyen büyücülerden biri ortaya atıldı;



-Hayır, asla, bu gördüklerimiz kesinlikle sihir ya da büyü olamaz. Bu işleri ömrüm boyunca yaptım ben. Zihinleri tatlı sözlerle, gözleri de el çabukluğu ile aldatırdım. Bu işin nasıl yapıldığını gerçekten iyi bilirim. Musa’nın yaptıkları asla sihir olamaz. Vallahi söyledikleri de doğrudur. Ben Musa’nın Rabbine tüm kalbimle iman ettim.



Onu diğerleri takip etti. Hepsi aynı şeyleri söylüyordu. İşte o vakit Firavun ayağa fırlayıp öfkeyle haykırdı;



-Benim sarayımda, benim huzurumda, benden izin almadan, hem de efendiniz ben iken siz Musa’nın efendisine mi teslim olduğunuzu söylüyorsunuz? Belli ki bu yaptığınız daha öncesinden Musa’yla beraber kurduğunuz bir tezgahtır. Bunu en ağır şekilde cezalandıracağım. Ellerinizi ayaklarınızı çaprazlamasına kesip acılar içinde öldüreceğim sizleri.



-Biz hakikati, Musa’nın getirdiği apaçık delilleri gördükten sonra senin tehdidinden korkmayız artık ey Firavun. İnananların ilki olmamız sebebiyle umarız ki; Rabbimiz önceki günahlarımızdan ötürü bizi sorumlu tutmayıp affeder.



Firavun ve adamları çıldırıyordu. Ortada panik havası oluşmuştu. Kimse gördüklerini kavrayamıyordu. Koskoca firavun, bütün soylular, büyücüler, sihirbazlar ve daha kim varsa Musa ve görünmeyen Rabbi karşısında yenik düşmüşler, hiçbir şey yapamamışlardı.



Firavun halka dağılmalarını emredip, büyücüleri tutuklattı. Musa ve kardeşini de ne yapacağını bilemediği için saraydan kovdu. Sonra firavun ve soylulardan olanlar aralarında Musa meselesini konuşmaya başladılar. Bu konuşma geç saatlere kadar devam etti.



Firavun çok öfkeliydi;



-Beni bırakın da Musa’yı öldüreyim! Aksi halde düzenimizi bozacak, hayat biçimimizi değiştirecek; efendiler köleler birbirine karışacak ve tüm mülkümüz elden gidecek, dedi. Musa’nın öldürülmesi hepsinin ortak fikriydi aslında. Ancak Firavunun ailesinden olup da imanını gizleyen biri vardı. O hemen söze girdi;



-Rabbim Allah’tır diyen birisini mi öldüreceksiniz? Görmediniz mi onun yaptıklarını? Elinde daha önce hiç görmediğimiz delilleri var. Daha önce Yusuf’unda benzer delilleri vardı. Ona da bir zamanlar yalancı denilmişti. Şimdi Musa, gerçekleri söylüyorsa ve siz onun canına kastederseniz haliniz nice olur? Önceki kavimler gibi helak olmanıza ne mani olabilir? Eğer yalancı ise yalanı kendisini bağlar, bize bir zararı olmaz. Nasıl olsa hükümdarlıkta güç de sizde, endişe etmeyiniz. Aksi halde onu öldürmeniz halk içinde faklı bir tepkiye sebep olabilir. En iyisi zamana bırakınız kararınızı. Acele edip hata etmeyesiniz.



Bu sözlerden hepsi rahatsız olmuştu ama kimse ses çıkarmadı. Söyleyecek bir sözleri yoktu. Her biri geceye lanet okuyarak kendi sarayına çekildi.



…  



Musa’nın sarayda Firavuna karşı yaptığı mücadele dilden dile dolaşıyordu. İmkansız gibi görünen bu işe Musa nasıl olmuştu da girişebilmişti. Canı pahasına davasından vazgeçmemiş aksine firavun ve tüm seçkin sınıfını tehdit etmişti. Ve söylentiye göre ertesi gün de Musa saraya gidecekti. Ve öyle de oldu; Musa sarayın kapısına dayandı. Askerler korka korka onu Firavunun huzuruna çıkardılar. Firavun;



-Uğursuz Musa, söyle bakalım şimdi niye geldin? dedi.



-Ben kendim için gelmedim Ey Firavun! Seni zulümden menetmek ve kavmimi benimle burayı terk edebilmeleri için, rızanla hür bırakılmalarını söylemeye geldim.



-Bu asla olmayacak Musa! Gitmek istiyorsan sen git; ama başka hiç kimseyi senin yanında göndermeyeceğim.



-Buna mecbur kalacaksın Ey Firavun? Seni Allah’ın gazabıyla uyarıyorum; eğer kavmimi bırakmaz isen Rabbim sana ve kavminin başına türlü azap gönderecektir.



-Başka bir oyunun mu bu Musa? Şimdi de beni ve tüm Mısır halkını mı tehdit ediyorsun? Buna kimin gücü yeter ha?



-Neden anlamamak için direniyorsun ey Firavun? Alemlerin Rabbinin kararına karşı gelmekle sadece Onun öfkesini artırmış olursun. Unutma! Kavmimi benimle göndermediğin her gün için yeni bir azapla karşı karşıya kalacaksın?



-Git ve getir vadettiğin o azabı Musa, ordularımla sizi bekliyor olacağım.



-Ey firavun, bilesin ki bitmez ve yenilmez ordular ancak Allah’ındır.



Musa arkasını dönüp çıktı. Firavunda tüm askerlerine haber salıp herhangi bir duruma karşı hazırlıklı olmaları talimatını verdi. Kölelerden gelebilecek bir isyan bekliyordu. O sadece bunu akıl edebilmişti.



Ertesi gün gökyüzünü kara bulutlar sardı. Önce şüphelenip korktular. Zira daha bir gün önce Musa onları azapla tehdit etmişti. Ancak daha sonra bulutlar havada süzülüp uzaklara gittiler. Bu onlara kısa süreli bir güven kazandırdı. Yersiz bir şüphe duydukları için kendilerini suçladılar. Ancak aynı günün akşamına doğru Nil nehri büyük bir sel getirdi. Bu öyle bir seldi ki daha önce benzeri hiç görülmemişti. Nehir bendlerini yıkarak şehrin içlerine hatta evlerin sarayların avlusuna kadar doldu. Ekili arazilerin ve sürü hayvanlarının neredeyse tamamı telef oldu. İnsanlar kendilerini çamur deryasından zor kurtardılar. Günler hatta aylar boyunca odalarına kadar giren çamuru şehirlerinden temizlemekle uğraştılar.



Bu felaketi tamamen tesadüf olarak değerlendirdi Firavun ve Mısır halkı. Sonra toparlanmaya başladılar. Ellerinde kalan son tohumlar ile arazilerini yeniden ektiler. Diğer ülkelerden satın almak üzere hayvan toplamaya başladılar. Nehrin sel taşkını ile yıkılan bentlerini yeniden tamir ettiler. Canla başla toparlanmaya çalışırlarken Musa’nın yeniden saraya gittiği duyuldu. Firavuna aynı talepler ile gitmiş; yeni bir tehditte bulunmuştu. Kendisinin sadece aracı olduğunu; tehdidin sahibinin Allah olduğunu söylemişti. Firavun yine büyüklenmiş ve Musa’yı geri çevirmişti.



Bu arada Musa kavmiyle ilgileniyordu. Onlara Allah’ın dinini anlatıyor, imanı, salih ameli, hakkı ve sabrı anlatıyor ve şöyle diyordu;



-Ey kavmim, evleriniz gibi gönüllerinizde birbirine dönük olsun. Namazı kılın ve zekatı verin. Asla şirk koşmayın. Ana babaya, yetim yoksul ve düşkünlere yardım edin. İnsanlara ancak güzel sözler söyleyiniz.



Bu konularda kavminden tek tek söz alıyordu. Rabbi onlara kurtuluşun yolunu hazırlarken Musa’da kavmini zorlu günlere hazırlıyordu. 





Teklif, tehdit ve reddedişler Musa ve Firavun arasında yıllar boyunca devam etti. Sırasıyla içme suları kana bulanıp içilmez oldu, susuzluktan bitap düştüler. Sonra çekirge istilası ile tüm ekinleri tarumar oldu ve kıtlıkla yüz yüze geldiler. Salgın ve hastalıklar, haşere ve kurbağalar hayatı onlara yaşanmaz hale getirdi. Her bela sonrasında mecbur kalıp “Ey Musa eğer bu belayı başımızdan kaldırırsan and olsun ki seninle beraber İsrailoğullarının gitmesine izin vereceğiz” demeye başladılar. Ancak bela ortadan kalkınca bunu inkar ediyor; “bela kendiliğinden son buldu” diyorlardı. Ama en sonunda öyle bir bela ile karşılaştılar ki bu onların son direncini de kırdı. Bu bela Mısır halkını ve firavunu o kadar zor duruma düşürdü ki; bir gün o katı inadı kırıldı da firavunun “lanet olsun size, çekip gidin artık, tüm saltanatımızı mahvettiniz” dedi. Öfkeyle, ağzınlar köpükler fışkırtarak;



- Ey Haman, yüksek, çok yüksek bir kule yap bana! Oradan göğe bir merdiven dayayayım, belki de Musa’nın Rabbini orada bulurum! Onunla savaşırım, ne dersin?





Musa Firavunun sözüyle değil ama Rabbinde gelen bir haber ile kavminin her ferdini gizlice gece yola çıkmak üzere haberdar etti. İsrailoğullarının yüzyıllardır süren acı ve işkence dolu günleri böylece son buluyor, Allah’ın peygamberi ile kurtuluşa eriyorlardı.



Geceleyin yola düştüler. Musa, Firavun ve adamlarının bir fenalık peşine düşebileceklerini bildiği için temkinli ve hızlı hareket ediyordu. Kavmini sürekli gayretli olmaya teşvik ediyor; kurtuluşa az kaldığını muştuluyordu. Dualar ve şarkılar eşliğinde İsrailoğulları da atalarının topraklarına doğru neşeyle yol alıyorlardı.



Ancak bir ara arkalarından tozu dumana katarak yaklaşan firavun ordusunu gördüklerinde telaşa kapıldılar. “İşte yakalandık” dediler. Musa buna içerledi ama onları terslemedi. “Asla, Allah’a dayanıp güvenenler için kesin bir zafer vardır” dedi.



Gözü dönmüş Firavun ordusu savaş arabalarıyla tozu dumana katarak, silahlarını savurarak yaklaşırken; Musa ve İsrailoğullarının önünü deniz kesmişti. Önlerinde aşılmaz bir deniz, arkalarında dehşetli bir ordu vardı. Telaş içinde ve sorgulayan gözlerle Musa’ya bakıyorlardı. “Senden önce de zulme uğradık seninleyken de” dedi birisi. Musa ona “İnananlar Allah’a kayıtsız şartsız güvenirler” dedi. Beklemeye devam etti. Şüphe etmiyordu. Sadece bekliyordu. Açıkcası ne yapacağını bilmiyordu ve yapabileceği bir şey de yoktu zaten. Sadece Rabbine güveniyordu.



Ve Rabbi ona vahyetti; “Asanı denize vur da deniz sizin için güvenli bir şekilde açılsın. Sonra oradan hızla geçin. İnkarda direnen ve bir de bize karşı savaş açanların hepsini orada helak edeceğim”



Musa denileni yaptı ve deniz herkesin gözü önünde ortadan ikiye ayrıldı. Kavmine güvenle karşıya geçmeleri için emir verdi. Ve İsrailoğulları koşarak denizden güvenli bir şekilde karşıya geçti. Onları öfkeyle takip eden Firavun ve ordusu denizin orta yerine gelince, deniz Allah’ın emriyle kapanmaya başladı. Firavun korkuya kapılıp “Musa’nın Rabbine iman ettim” dedi ama artık çok geç kalmıştı. Kendisine yapılan tüm uyarıları görmezden gelip de ölüm kendisine belli olan kimsenin tövbesi de imanı da kabul edilmeyecekti. Firavun ve ordusu böylece helak olacak; Allah’ın vadi yine yerini bulacaktı.





Musa’nın kavmi, denizden ve peşlerinden gelen firavun ve ordusunun gazabından Allah’ın kudreti sayesinde kurtulmuştu. Çoluk çocuk hepsi birden neşe içindeydi. Atalarının yaşadığı ve kendilerine emin bir belde olacak “vaad edilen topraklara” doğru hareket ettiler.



Yolculukta yorulup da dinlenmek için konakladıkları bir gün, puta tapan bir kavimle karşılaştılar. Onların hallerinden etkilenen İsrailoğullarından bazıları Musa’ya gelerek “Ey Musa, onların putlarına benzer putlar yap bize” dediler. Musa, duydukları karşısında şaşkınlıktan dili tutuldu sanki. Öfkesinden kıpkırmızı oldu. Halini görenler korkuya kapıldılar. Sonra kendini toparlayan Musa’nın dili çözüldü ve;



-Siz ne beyinsiz kimselersiniz! Sizi Firavunun zulmünden kurtaran Allah’a şükrünüzü böyle mi ifade ediyorsunuz? Oğullarınızı öldürüp, kızlarınızı sağ bırakan size işkence edip üzerinizde zorbalık kuran, hürriyetinizi ve inancınızı esir alan Firavundan kurtulup şimdi de taştan ve tahtadan ellerinizle yaptığınız saçma sapan inanışların mı esiri olacaksınız? Siz hala alemleri yaratan Rabbinizin yine alemleri yöneten olduğunu anlamadınız mı? Bir zalimden kurtulurken şimdi de kendi nefsinize mi teslim olacaksınız? Dedi.



Musa’nın çıkışması ile dağılıp kayboldular. Ama Musa’nın canı fena sıkılmıştı. Bugüne kadar verilen mücadelenin ve yaşanan ibretlik olayların sonunda hala insanların cahilce isteklerde bulunması akıl alacak gibi değildi. Kavminin dertleriyle yorgun düşen Musa bir kayanın dibinde uyuyakaldı. Ve orada bir rüya gördü.



Musa bir kayanın dibinde, Allah’ın kendisine rahmet ve hikmet verdiği bir bilge ile karşılaştı. Ona:



-Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi. O da;



-Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin. İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin? dedi.



-İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim.



-O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın, dedi ve anlaştılar. Sonra beraber yürümeye başladılar. Nihayet gemiye bindikleri zaman, bilge kişi gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi:



-Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.



-Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?



-Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma. Sana tabi olacağım ve bir daha itiraz etmeyeceğim.



Yola devam ettiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında bilge kişi hemen onu öldürdü. Musa:



-Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu çok fena bir şey yaptın” dedi. O da;



-Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi?



Musa pişman bir halde ve sözünü tutamayışının mahcubiyeti ile;



-Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın, dedi.



Yürümeye devam ettiler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Bilge kişi hemen onu doğrulttu. Musa:



-İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın, dedi. Bilge kişi de;



-İşte bu, seninle benim ayrılık vaktimin geldiğinin işaretidir. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereyim. Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı. Öldürdüğüm oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemeye çalışacaktı. İstedik ki Rabbleri onun yerine, kendilerine ondan daha hayırlı ve daha çok merhamet eden bir evlat versin. Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.



Musa uyuduğundan daha hikmetli bir şekilde uyanmıştı. Rabbi ona bilmediği işlerin içyüzü olabileceğini, her şeyi bilenin ancak Allah olduğunu, hikmetinden sual olunmayacağını göstermişti.



Ertesi gün yine yola koyuldular. Tur dağına yaklaştıklarında Musa kardeşi Harun’u tembihledi. “Ey kardeşim, Allah’tan sözler almak ve halkımıza onları öğretmek üzere Tur dağına çıkmalıyım. Siz burada beni bekleyeceksiniz. Başlarına seni bırakıyorum. Onlara göz kulak oluver. Zira hala akıllanmadılar ve cahilce işler yapıp duruyorlar” dedi. Harun kabul etti ve Musa yolculuğuna başladı. Ancak kendisine söylenenden biraz erken yola çıkmıştı. İlk vahyi aldığı yere tekrar varmanın heyecanını yaşıyordu. Oraya vardığında Rabbi ona;



-Musa seni böyle erken gelmeye sevk eden nedir? Diye sordu. O da;



-Hoşnut olman için acele geldim Rabbim, dedi.



Musa orada yalnız başına tam kırk gece geçirdi. Rabbinden aldıklarını yazdığı levhalarla birlikte kırk gecenin sonunda kavmine doğru yol almaya başladı. Rabbi onu uyardı; “senden sonra kavmini sınadık ve onlar kaybedenlerden oldu”



Musa neredeyse koşarak iniyordu. Kavminin konakladığı alana gelince meydanda altından yapılmış bir buzağı heykeli gördü. İnanılacak gibi değildi. Levhaları elinden attı. Onları hak etmeyen kavminden hesap somak istiyordu. İlk gördüğü kişi olan kardeşi Harun’un öfkeyle saçını sakalını yolmaya başladı. “Onlar sapıttığında neden mücadele etmedin ey Harun?” dedi. Harun’da “Ey kardeşim, saçımı sakalımı yolarak bizi küçük düşürme. Vallahi elimden geleni yaptım ama işi canıma kastetmeye kadar götürdüler. Biraz daha mücadele etsem ayrılık çıkacak ve birbirimizi helak edecektik. Bu yüzden senin dönmeni bekledim. Bu işi yapan Samiri denen şu kişidir” dedi ve eliyle işaret etti. Musa bu defa güçlü kollarıyla Samiri’nin yakasını topladı. “İnanmış bir kavmi bu şekilde aldatmayı nasıl başardın Samiri?” dedi. O da pısırık bir ifadeyle cevap verdi; “onların zaafını görüp değerlendirdim. Senin sözlerinin bir kısmını kullanarak ve içine birazda kendi sözlerimden katarak bir fikir icad ettim. Bu fikre göre tanrıyı temsilen bu buzağıyı yapmakta bir beis görmedik. Rüzgar esip heykelden ses işittiklerinde ona tapınmaya başladılar. Altın ve gümüşten yapılmış olması onlara bir hırs kattı ve mal düşkünlükleri ile cahillikleri yüzünden sözlerimi dinlediler. Aslında hepimizin gönlünde, kaçtığımız firavun gibi mülk sahibi olmak var” dedi. Musa onu savurup “defol buradan, sen bir daha iflah olmayacaksın. Senin tanrı diye taptığın şeyi, ateşlere atıp eriteceğim” dedi ve dediğini de yaptı.



Samiri’nin yöntemi çok etkili olacaktı. Tarih boyunca birçok kötü niyetli kişi Samiri’yi taklit edecekti. Yani vahyin ve hakikatin içine, şeytani olan ama hoşa giden bazı şeyleri katarak yeni dinler ortaya çıkaracaklardı. Hatta imanda yüzü olmayan ama inkarını da açık edemeyenler, doğrunun içine nefsine hoş gelen şeyleri gizleyeceklerdi. Böylece hak ve tek din olan İslam bozulacak ama adı İslam olan nice inanışlar dünyayı dolduracaktı.



Tarih boyunca nice Samiri ortaya çıkacaktı ama her biri alim gibi anılacaktı.    



Musa kavmine çok kızmıştı. İmandan sonra küfür kabul edilemezdi. Yaptıkları heykeli vurup devirdi. İnsanlarda korkuyla çadırlarına ve hayvanlarının yanına kaçıştılar.



Musa nice zaman sonra sakinleşebildi. Sonra yere attığı Rabbin sözlerinin yazılı olduğu levhaları bir bir topladı. Kardeşi Harun’da yanındaydı ve üzgündü. Musa sesli bir şekilde duaya başladı; “Allah’ım beni ve kardeşimi bağışla. Sen merhamet sahibi olansın” dedi.



Musa kavmini toparladı. Onlara uzun ve etkili bir konuşma yaptı. “Size bunca lütuf ve ihsanda bulunan, esaretten kurtarıp esenliğe kavuşturan, gökten ve yerden nice nimetler gönderen Allah’tan af dileyin. O çok merhametlidir ama gazabı da çok çetindir”



Kalabalığın içinden birisi; “onu bize açıkça göstermedikçe inanmayız” diye bağırdı. “Kim bunu demişse bilsin ki o iflah olmayacaktır” dedi ve devam etti sözlerine; “Vaktiyle Rabbimden söz almak için emrettiği dağa çıkmıştım. Orada bana ulaşan sözlerinden etkilenerek, Rabbim seni bana göster, dedim. O da bana, dağa bak bakalım, beni görmeye dayanabilecek mi? Dedi. Ve sonra dağın tir tir titrediğini fark ettim. Anladım ki bir insanın Allah’ı görmeye azaları yetmez. Allah tüm gözleri görür ama gözler onun şahsını görmekten acizdir. Hem bunca nimete ve yaşadığımız hayata bakıp da onun saltanatını göremeyen zaten kördür” dedi.



Kavmi sessizliğe büründü. Musa da elçilik vazifesi gereği sabrediyordu; yoksa onları terk edip gidecekti.



Ertesi gün yola koyuldular. Vadedilen topraklara ağır ağır ilerliyorlardı. Göçte küçük çocukların yanı sıra inek, koyun, keçi, tavuk gibi hayvanların da olması hızlarını kesiyordu. Yolculuk esnasında bir gün Rabbi Musa’dan, İsrailoğullarından bir kurban kesmelerini emretti. Musa kavmine seslendi;



-Rabbim sahip olduğunuz bir hayvanını kurban etmenizi emrediyor, dedi. Onlar da;



-Bizimle dalga mı geçiyorsun, eğleniyor musun? dediler. Musa da;



-Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım. Bu ne biçim bir sözdür.



-Öyleyse ey Musa, nasıl bir hayvan kurban edelim? Rabbine bir sor.



Musa şaşırmıştı. Böyle bir şeyi hiç düşünmemişti. Kendisi olsa Allah bir özellik belirtmediğine göre en değerli gördüğü hayvanını kurban ederdi. Ama kavmi netleştirmek istemişti bunu. Musa Rabbine;



-Ey Rabbim, kavmim nasıl bir hayvan kurban etmeleri gerektiğini soruyor, dedi. Rabbi de ona;



-Ne körpe ne kart bir sığır olsun, dedi. Musa kavmine bu sözleri söyledi ve;



-Hemen emredileni yapın” dedi.



Ama kavmi daha başka ayrıntılar istedi. Bu ayrıntı işini o kadar çok uzattılar ki; Musa kavminin aslında emredileni yapmamak için direndiğini anladı. Ayrıntılar isteyerek süreci uzatıyor, tarif edilene uyan bir hayvanları olmadığını söyleyerek bu işten kurtulmayı diliyorlardı. Ancak Musa Rabbinin tarifini net bir şekilde onlara duyurdu ve ısrar etti. Onlarda böylece kesmek zorunda kaldılar. Neredeyse kesmeyecek ve bu yüzden helak edileceklerdi. Bu onları imtihan içindi ama onlar bunu anlamamıştı.



Sonraki günler içinde kalabalık içinde bir gürültü koptu. Kavmin içinden birisi öldürülmüştü. İnsanlar birbirini suçluyor, aşırılığa kaçıyorlardı. Sürekli intikam diye bağırıyor zalimce ve cahilce olayı büyütüyorlardı. Suçluyu aramak yerine kargaşa çıkarıyorlardı. Musa sorunun ne olduğunu sorduğunda;



-Biz katili bulamıyoruz, ya Rabbinden öğren ya da bir büyüyle ortaya çıkar, diye bağırdılar. Musa ise onlara;



-Ne akıllanmaz bir toplumsunuz siz! Hem cahillik hem de ahmaklık ediyorsunuz. Allah’ın ayetlerini dinlemiyor, öğüt almamakta direniyorsunuz. Aklınızı kullanmıyorsunuz? dedi. Kavmi hep bir ağızdan;



-Bunun konumuzla ne alakası var Ey Musa? Biz katili bulmayı umarak geldik sana, dediler. Musa da;



-Madem bunu arzuluyorsunuz size yolunu yöntemini öğreteyim. Eğer gerçekten niyetiniz katili ortaya çıkarmak ise; geçenlerde kurban konusunda yaşadıklarımızın bir parçasını bu olaya da uygulayın, dedi.



Şaşkınlık içinde;



-Biz söylediklerinden bir şey anlamadık, dediler.



 -Hani kurbanın nasıl olacağını, onu nasıl bulacağınızı meselesinin en ince ayrıntısına kadar soruyordunuz ya; bu tür bir meseleye de öyle yaklaşmalısınız. Eğer doğru soruları sorar ve ayrıntıları takip ederseniz aradığınızı bulacaksınız. İyi araştırın; kimle buluştu, kiminle görüştü, kiminle husumeti vardı, kime borçluydu, dedi.



Ve böyle yaparak katili kolayca buldular.



…    



 



Günler sonra atalarının topraklarına çok yaklaştılar. Yorulmuş ama hedefe de yaklaşmışlardı. Musa yol boyunca uyarılarına, nasihatlerine devam etti. Yüzyıllardır ezilip, işkence görerek aşağılanan bir kavmi Allah’ın yardımıyla kurtarmak istiyordu. İnanılmaz gibi görünen bir işi yine Allah’ın yardımıyla başarmışlardı; Mısır ordusuna, Firavunun öfkesine ve tüm zorluklarına rağmen inanılmaz bir şekilde önlerinde ikiye ayrılan denizin içinden kaçarak kurtulmuşlardı. Aç kalacaklarını düşünüyorlardı lakin nice nimeti önlerinde hazır buldular; yol boyunca karşılaştıkları kavimlerden ikram ve hürmet gördüler. Susuz kalıp yandık dediklerinde Musa asasıyla toprağı kazıp su buldu.  Öyle güçlü bir su çıktı ki bütün göç halindeki İsrailoğullarına yetti. Ancak onlar su konusunda anlaşmazlık çıkardılar. Kendi aralarında gruplaştılar ve suyu on iki sülale adına on iki oluğa böldüler. Böylece her bir kabile kendi oluğundan içebilecekti. Hepsine rahatça yetecek olmasına rağmen kendi aralarında üstünlük iddiası çıkarmış bu nedenle su hakkında bile anlaşmaya varamamışlardı. İlginç olan, her şeye Allah’ın yardımıyla çok kolay ulaşabiliyorlardı ama buna rağmen Allah’a karşı en ufak bir minnet ve teşekkür eden neredeyse yoktu. Musa kendi hakkını düşünmüyordu ama bu saygısız tutumu Allah’ın gördüğünü biliyordu. Böyle bir nankörlük kıyamete kadar karşılıksız kalmayacaktı. Bunun için her fırsatı değerlendiriyor, onları etkili sözlerle şükretmeye çağırıyor, birbirlerinin hakkına saygılı olmaya, kibirden kaçınmaya, adam öldürmemeye, dürüst alışveriş yapmaya, fakiri yetimi gözetmeye, yumuşak kalpli olmaya, Allah’a dayanıp güvenmeye davet ediyordu.



Yine bir gün böyle Musa kavmine öğütler veriyordu. Sözünün sonunda;



-Ey kavmim, sonunda atalarımızın topraklarına döndük, dedi.



İçlerinden biri;



-Ey Musa biz bunu kabul etmeyiz! Vadedilen topraklar sadece bize ait olmalı. Zira buralar atalarımızın topraklarıdır. Ancak görüyoruz ki burada zorba bir kavim yaşamaktadır.



-Bu neyi değiştirir? Allah’ın arzı geniş değil mi? Beraber huzur içinde yaşamak varken neden onlarla savaşalım? Şehre kapılarından girin ve saygılı olun, umulur ki böylece kendinizi kabul ettirirsiniz. Sonra da Allah’ın verdiği nimetlerden yiyip içiniz, evler edininiz. Ve Allah’a verdiğiniz iman sözünüzü unutmayınız. 



-Olmaz Musa, bunu kabul etmeyiz?



-Ne yapalım peki savaşalım mı?



Bunu soran Musa, öfkesinden böyle konuşmuştu. Yoksa sebepsiz yere savaşmak ve cana kıymayı zaten düşünemezdi. Ama kavminin böyle bir çekincesi yoktu.



-Biz savaşamayız Musa! Sen ve Rabbin gidin savaşın. Bir de Rabbine söyle biz bu yediklerimizden sıkıldık. Sarımsak, soğan, mercimek gibi şeylerde istiyoruz. Bunun için bahçeler, dereler, topaklar isteriz.



Musa peygamberin omuzları çöktü. Tüm gençliğini, mücadelesini, ömrünü kavmini kurtarmak ve şükreden bir topluluğa erişmek için harcamıştı. Lakin işin en sonunda görüyordu ki azgın ve nankör bir toplulukla yüzleşmişti.



Musa kavminin nankörlüğüne yenilmişti. Söyleyecek sözü kalmamıştı. Defalarca imtihandan geçmişler ve hepsinde kaybeden olmuşlardı. Öyle ki; kimi zaman Tur dağının tepelerine ineceğini bile korkuyla beklemişti Musa. Rabbi yine merhamet etmiş, belki de kararını ertelemişti.



Kavminin artık tüm sözlerini unuttuğunu gördü Musa. Nasıl olsa Firavundan kurtulmuşlardı; artık onlar için Musa’nın ve Rabbinin hiçbir önemi kalmamıştı. Musa kavminin cesedini kurtardığını ama onların ruhunun çoktan öldüğünü işte o zaman anladı. Rabbinin sonsuz ilmini ve kullarını imtihanını bir kez daha anladı. Gördüğü rüyanın hikmetine tekrar vakıf oldu.



Kul nazarında olur olan, hakikatte olmaz imiş,



Olmaz olan hakikatte, ancak O’nun için olur imiş.





“Ey Rabbim, bunlar iflah olmaz bir kavimmiş. Sözlerinden döndüler, nankörlük ve bozgunculukta birbiriyle yarışa girdiler. Sözüm kar etmez oldu onlara. Seni de beni de unuttular. Onlarla yolumu ayır ve beni affet, zalimler elinden kurtar” dedi.



Ve Allah, özünü kaybedip kalbini katılaştıran kavmi kıyamete kadar lanetleyip sürgün etti. Musa’yı ve inanları onların şerrinden korudu.



Musa hayata yalnız başlamış, mücadelesin de kimseden destek görememiş ve hayatını yalnız tamamlamıştı. Onun yanında sadece Rabbi olmuştu.    


YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003502158

iletişim : editor@kimokur.com