Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




DAVUT VE SÜLEYMAN PEYGAMBER
Dilek Buz

 Musa peygamberin kavmini terk etmesinden sonra İsrailoğulları kırk yıl boyunca göçebe hayat sürüp rezillik içinde yaşadılar. Musa’dan kalan ilahi sözleri kendi çıkarları doğrultusunda değiştirip aslını bozdular. Sonunda Filistin topraklarına yerleşip orada çoğaldılar. Bölgenin hakimi olan büyük bir Kralın emri altında yaşamlarını sürdürüyorlardı. Calut ismindeki bu kral zalim ve gaddar oluşuyla nam salmıştı. Halkın neredeyse tamamı, kendilerine uygulanan baskıdan bıkmış usanmıştı; içten içe feryat figan ediyorlar ama Calut ve onun acımasız ordusunun korkusundan ötürü ses çıkaramıyorlardı.



İnsanların feryadına cevap olarak Allah yine merhamet göstererek onlara kurtarıcı olarak Davut isminde bir kulunu elçi olarak seçti. Ona vahyi ile destek vererek, insanları bir ve hakim olan Allah’a imana davet etmesini istedi. Calut’un zulmünden bıkan ve Davut’un merhametli çağrısına kulak veren insanlar iman etmeye başladılar. Gizli gizli Davut’a gelen Allah’ın sözlerini öğreniyorlar, çocuklarına da öğretiyorlardı.



Davut akıllı ve çok becerikli biriydi. Demirciydi. Ateşte ısıttığı demir külçelerini döverek harika işler çıkarırdı. Onun ustalığı ve gayreti kimse de yoktu. İman eden bazılarını yanına alıp onları yetiştirdi. Calut denen zalim krala karşı koymak üzere, günlerce demirden kılıç kalkan ve zırh yaptılar. Özellikle yaptıkları zırh daha önce kimsenin bilmediği bir şeydi. Aklını kullanarak ürettiği bu demirden zırhlar bir insanı kılıç ve oklara karşı adeta yenilmez kılıyordu.



Ve bir gün geldi, inananlar Allah’ın onlara verdiği iman ve imkan ile Calut’a karşı açtıkları savaşta üstün geldiler. Zulüm ve inkardan bir türlü vazgeçmeyen Calut’u bizzat Davut kendisi öldürdü. Böylece insanların gözünde hem imanlarını hem de dünyalarını kurtaran kişi oldu. Bu sebepten ötürü insanlar kendilerine önder olarak Davut’u seçtiler. Davut bir peygamber ve hükümdar olarak kavminin başına geçti. Zulüm dönemine ait tüm yasakları ve uygulamaları kaldırdı. Hazineyi halka dağıtarak onları rahata eriştirdi. Adil ve ölçülü kurallar koyarak halka nizam ve düzen getirdi.



Davut demir işleme konusunda tecrübe ve teknikleri geliştirerek küçük çaplı da olsa bir sanayi kurdu. Ürettikleri alet ve eşyaları başka kavimlere satarak zenginleştiler. Ödedikleri vergi ve zekatlar ile ihtiyaç sahibi yetim, yoksul ve fukara bırakmadılar. Ülkelerinin kaderi biranda değişmiş, huzur ve bereket gelmişti.



Davut peygamber değişimi gördükçe Rabbine şükrediyor; her fırsatta, üzerlerinde olan nimetin ancak Allah’a imandan kaynaklandığını söylüyordu. Onun Rabbine olan övgü ve şükrünü sadece insanlar değil; dağ, taş, hayvanlar canlı cansız tüm varlıklar paylaşıyordu. Zira zulüm ve fitne, sadece onu çıkaranı sarmakla kalmıyordu; herkese ve her şeye bulaşıyordu. Kan ve gözyaşının olduğu yerde kimseye huzur ve güven yoktu. İşte bu yüzden Davut peygamber, yeryüzünde selam yurdunu tesis etmek için kölelik sistemini, hırsızlığı, adam öldürmeyi, tefecilik yapmayı yasaklamış; orman yakmaya ve hayvanlara işkence yapmaya da ağır cezalar getirmişti.



Bir gün Davut avluda sessiz sakin bir ortamda oturmuş tefekkür ediyordu. Duyduğu pat pat sesleri ile irkildi. Birden beliren iki kişiyi karşısında görünce irkildi. Kimse onun yanına böyle yaklaşmazdı. İçlerinden biri söze girdi;



-Ey Davut, bağışla bizi, böyle girmek istemezdik yanına.



-Neden böyle bir şey yaptınız? Kapıdan girmek varken duvardan atlamakta neyin nesi?



-Biz birbirinden davalı iki arkadaşız. Davamızı sana taşımak istedik; ama saray girişinde görevli askerleriniz davamızı duyunca bizi ciddiye almadılar ve içeri bırakmadılar. Bu yüzden böyle bir yola başvurduk.



-Nasıl bir davanız var ki? Anlatın bir bakalım!



Bu defa diğeri konuşmaya başladı;



-Biz az önce de belirttiğimiz gibi iki ortağız. Yıllardır bu ortaklığımız devam eder. Her yıl kazancımızı pay ederiz. Bu sene de pay zamanı geldi çattı. Benim payıma bir koyun düştü; ortağıma doksan dokuz koyun… Yine de ortağım benden o son koyunu da ister.



Davut bunları duyar duymaz;



-Son bir koyunu da senden almak istemekle sana haksızlık etmiştir. Gerçekten inananların az bir kısmı hariç, ortakların çoğu birbirine zulmeder, dedi.



Dedi ama sözü biter bitmez davacıların arkalarını dönüp gittiklerini gördü ve o anda hüküm vermekte acele edip, diğerini dinlemediği için hata ettiğini anladı ve pişman oldu. Peşlerinden koştu ise de onları bulamadı. Bunun bir imtihan olduğunu anladı ve içten bir şekilde Rabbinden af diledi. “Adalet aceleye gelmez, diğer davalıyı da dinleyip öyle karar vermeliydim. Acele ettim, ön yargılı davrandım, beni bağışla Rabbim” dedi. Anladı ki bazı şeyler göründüğü gibi olmayabilirdi. Aslını öğrenmeden karar vermek adil bir idareciye yakışmazdı. 



Rabbi dualarını duyup onu bağışladı. Ve sonra ona kıymetli bir evlat verdi. Onun adı Süleyman oldu.





SÜLEYMAN



Süleyman babasından sonra Allah’ın emriyle elçi seçildi ve ülkenin yeni hükümdarı oldu. Babasından aldığı iman ve hayat dersleri ile ülkesini yönetmeye başladı. İnsanlarını hem teknik ve bilimde hem de zenginlikte çok ileri taşıdı. Askerlerini özel beceriler ve silahlar ile donatırken, tüm halkı da genel eğitime tabi tuttu. Hatta suç işleyip mahkûmiyet kararı alanları, savaş esirlerini bile belli iş ve görevlerde çalıştırıyor; asla zulme bulaşmıyor, her şeyi ve herkesi doğru ve verimli kullanıyordu. Bu sayede imkân ve güç toplayıp, sadece kendi ülkesini değil; tüm yeryüzünde fitne ve zulmü ortadan kaldırmanın, iman ve huzuru imar etmenin planlarını yapıyordu.



Süleyman, öyle gayretli ve disiplinli çalışıyordu ki; sadece askerler veya halkı üzerine hesaplar yapmıyordu; özel yöneticiler, ilim adamları, ülkelerden bilgi toplayan istihbaratçılar da yetiştiriyordu. Büyük gemiler yaparak suyu, yelkenler açarak rüzgarı kullanmış, hayvanları eğitip onların dilinden anlayan bir sistem geliştirmişti. Öyle ki onun kurduğu sistemi yeryüzünde kurabilen daha önce hiç kimse olmamıştı.



Bu zenginliği ve çeşitliliği görüp Rabbine şükrediyor; asla kibir ve gurura kapılmıyordu. Sahip olduğu maddi manevi her türlü mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu biliyor ve onları; “Bana Allah’ı hatırlatıyorlar, Allah’a şükretmem için sebep oluyorlar, onları bu yüzden seviyorum” diyordu.



Bir gün Süleyman’a hediyeler geldi. Bu hediyeler, göz kamaştıran güzellikte olan atlardı. Heybetli, eğitimli, yeleleri taranmış, görenin hayran kalacağı atlardı ve Süleyman atları çok severdi. Atların ufukta kayboluncaya kadar dörtnala koşup sonra geri dönüşünü izleyen Süleyman çok etkilendi. Geri dönen ve nefes nefese olan atların boyunlarını, yelelerini ve bacaklarını okşadı. O esnada bazı duygular hissetti. Heyecanına ve diğer duygularına sahip çıkamayarak “Rabbim benden önce ve benden sonra hiçbir kuluna vermeyeceğin bir saltanat ver” diye dua etti.



O gece rüyasında Süleyman, kurumuş, ceset olmuş halini tahtının üstünde otururken gördü. Korkuyla uyandı ve yere diz çöküp rüyanın hikmetini düşünmeye başladı. Niye durduk yere böyle bir rüya görmüştü ki? Çok geçmeden peygamber ilmi sayesinde rüyasının anlamına ulaştı. İçine bir korku ve pişmanlık düştü. Önceki gün atları severken hissettiği duyguları ve Allah’tan kimsenin erişemeyeceği büyük bir saltanat istediğini hatırladı… Niye böyle bir şey istemişti ki? Allah zaten babasına ve kendisine nice lütufta bulunmuştu; Hem hükümdarlık, hem de elçilik vermişti onlara. Görevi insanları Allah’a kulluğa çağırmak, yeryüzünde adaleti ve iyiliği tesis etmek üzere çalışmak olan bir peygamber, neden en büyük olmayı istemişti ki? Belki de bu istek sadece Allah rızasını kazanmak içindi! Veya Allah’ın dinini daha çok insana ulaştırmak içindi! Ama sanki içinde, azıcıkta olsa nefsinin bir gıdıklanması olmuştu. İşte bu öyle fena bir şeydi ki; bu yanlışı erken fark etmez ise, Adem gibi cennetten kovulabilir, Kabil gibi kardeş katili olabilirdi. Bunların hepsi nefsin ufak bir gıdıklanması ile başlamıştı.



Tövbeler üstüne tövbe etti Süleyman peygamber. Ve Allah onun yüreğinde taşıdığı imana ve hassasiyete şahit olduğu için onu affetti. Ve ona, gücünün yeteceğini bildiği büyük bir güç ve iktidar verdi. Süleyman ilmini ve şükrünü artırdı. Zulümden ve haksızlıktan kaçındı. Gurur ve kibirden hep arınmaya çalıştı. Öyle ki; Süleyman peygamber, sahip olduğu güçlü ordularıyla bile bir vadiden geçse, farkına varmadan ezebilecekleri bir karınca yuvası gibi küçük kabilelerin incinmesini bile hesap ediyordu. Böyle bir hükümdarı tarih bir daha yazmayacaktı. Zira karıncayı bile incitmeyen bir sistem inşa etmek, Süleyman gibi birinin imanını ve takvasını gerektirecekti.





Süleyman bir gün, başka memleketlerden bilgi toplamak için gönderdiği adamlarını denetliyordu. Gizli görevlerde bulundukları, elçilik görevi üstlendikleri ve hızlı hareket ettikleri için onları kuş isimleriyle adlandırıyordu. Bu kişilerin içinde önemli bir göreve gönderdiği Hüdhüd isimli birini göremedi. Geciktiği içinde merak edip “nerede kaldı” diye sordu. Eğer görevinde ihmal ve zafiyet göstermiş ise onu cezalandıracağını duyurdu. Çok geçmeden Hüdhüd geliverdi. Ve önemli haberi duyurdu;



-Ey Süleyman, Sebe isimli ülkeye gittim ve orada yönetici olarak bir kraliçe gördüm. Zengin bir mülkü yönetiyordu. Kendisi de halkı da güneşe tapınılan sapkın bir inanışa sahiplerdi. Allah’ı tanımıyor, bilmiyorlar. Zenginlikleri ve mal sevdaları onların gözlerini kör etmiş; bu sebeple sahip oldukları zenginliğin, güneş ve tabiatın sayesinde olduğunu sanıyorlar, dedi. Süleyman da ona; 



-Bakalım tespitlerin ne kadar doğru Hüdhüd. Bir mektup yazacağım; onu hemen o ülkenin yöneticilerine götür. Tavırlarını izle ve bana acele bir haber getir, dedi.



Ve mektubu alan Hüdhüd yola düşüp Sebe ülkesine gitti. Mektubu bir elçi olarak götürdü ve Kraliçeye sundu. Kraliçe akıllı bir kadındı. Mektubu okur okumaz hemen danışma heyetini topladı. Onlara şöyle sesledi;



-Ey ileri gelen soylularım, bana Süleyman’ın ülkesinden bizzat Süleyman’ın kalemiyle yazılmış bir mektup geldi. Mektup “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” diye başlıyor. Bizi inandıkları Allah’a iman etmeye ve yönetim sistemi olarak onlara tabi olmaya çağırıyorlar. Aksi halde orduları ile üzerimize geleceklerini söylüyorlar. Sizin fikrinizi alıp öyle karar vermek istedim, dedi.



Kraliçenin ileri gelen adamları ortak bir kararla;



-Ey kraliçemiz, biz güçlü bir devletiz ve iyi savaşçılarız. Düşmana karşı savaşmaktan asla çekinmeyiz. Sen ne karar alırsan onu destekleriz. Biz senin alacağın her kararın yanındayız, bunu bilmenizi isteriz, dediler.



Bu sözler kraliçeyi memnun etmişti. Kraliçe memnun bir ifadeyle;



-Kararınız beni gururlandırdı. Ancak Süleyman isimli bu kişinin niyetini tam anlayalım. Zira kendisini hem peygamber hem halkının önderi olarak tanıtıyor. Bize yaptığı teklifi Allah adına yapıyor. Bu sözünde samimi yoksa değil mi göreceğiz. Eğer düşmanca niyeti varsa onunla savaşırız; değilse anlaşma yoluna gideriz.



-Bunu nasıl anlayabiliriz ki?



-Çok basit; ona altın ve değerli eşyalar dolu bir sandık hediye gönderelim. Eğer ona tamah ederse anlarız ki Süleyman ülkemizin zenginliğine göz dikmiştir. İşte bu onun sömürücü bir Kral olduğunu gösterir. Niye ki yakıp yıkmak, halkımızı fakirleştirip mallarımıza el koymak istemektedir. Yok eğer, hediyelerle ilgilenmeyip, mektubunda belirttiği gibi gerçekten Allah’ın rahmetinin, merhametinin, adaletinin tecellisi için çalışıyorsa onu dinlemekte fayda var. Zira onun hakkında daha önceden iyi haberler de duymuştum.



Kraliçenin adamları bu fikri onayladılar. Kıymetli hediyelerle dolu bir sandığı en hızlı şekilde elçileri ile Süleyman’a gönderdiler. Elçiler hediyeleri getirip ortaya koyduklarında Süleyman öfkelendi;



-Ben Kraliçenize Allah’ın emrettiği adaleti, merhameti, iyiliği ve imanı tavsiye ederken, Allah’a iman etmesini ve bize karşı çıkmamasını söylerken o bana altın mı gönderiyor? Rabbimin bize lütfettiği iman ve imkan nimetleri karşısında bunların ne önemi var ki? Bunlar eşkıyaların hoşuna gider; biz sizi soymaya değil, imana ve değerli olmaya davet ediyoruz. Şimdi git ve Kraliçenize şu sözlerimi aynen söyle; “Eğer bize teslim olmayı reddederlerse onlara güç yetiremeyecekleri bir orduyla gelir ve yenilmiş ve kaybetmiş olarak topraklarından sürgün ederim”



Kraliçenin elçisi bu şekilde ülkesine döndü. Süleyman’ın sözlerini aralarında değerlendiren Kraliçe ve adamları, Süleyman’ın diğer krallar gibi ülkelerini işgal peşinde olmadığına karar verdiler. Bunun için savaşmanın gereksiz olduğunu anladılar. Kraliçenin de aralarında olduğu bir heyetle Süleyman’la görüşmek üzere yola çıkmak üzere hazırlıklara başladılar. Bu arada Süleyman’ın ülkesinden alimlerden oluşan bir heyette, Kraliçe ve adamlarına eşlik etmek için Kraliçenin ülkesine doğru yola çıkmıştı bile.



Kendi adamlarından oluşan bir heyetle ve Süleyman peygamberin refakatçi olarak gönderdiği adamlarıyla beraber Süleyman peygamberin topaklarına doğru yola çıkan Sebe Kraliçesi, günler süren yolculuk esnasında refakatçi müminlerden çok şey öğrendi. Allah inancını ve Süleyman’ın hükümdarlığını dinledikçe çok etkilendiler. Daha Süleyman’ın sarayına varmadan iman etmişlerdi bile.



Süleyman’ın şehrine, sonra da sarayına gelince, bolluk, bereket ve teknikte gelişmişliklerine tanık oldular. Hatta sarayın bazı kısımlarının camdan yapılmış olduğunu görünce çok etkilendi. Zira kendi ülkesinde cam diye bir şey hiç görmemişti. Süleyman’ın ülkesinde demir, bakır gibi madenler rahatça işleniyor; ateşte pişirerek sağlam ve saydam camlar üretilebiliyordu. Böyle yüksek bir medeniyetin kendi topraklarında gözü olamayacağını bir kez daha gördü. Ve bu imkana kavuştuğu için Rabbine şükretti.



Süleyman’ın huzuruna vardığında gerçek bir iman ve teslimiyete ulaşmıştı Kraliçe. Öyle ki; yol boyunca geçirdiği değişimden sonra geriye dönüp baktığında kendi iktidarını tanıyamaz oldu. “Ben bugüne kadar taşıdığım yanlış inanç ve uygulamalar ile hem kendime hem halkıma yazık etmişim” diye içinden geçirdi. Allah dışında değer verdiği her ne varsa, gözlerini gerçeğe kapamış, hakikati görmekten alıkoymuştu onu. Şimdi ise kendi ülkesinden Süleyman’ın topraklarına kadar yaptığı bir yolculukta bile, yanındaki refakatçi müminlerden öğrendikleri sayesinde tüm tahtı, saltanatı ve yüreği İslam’a teslim olmuştu. 



Süleyman, Sebe diyarı gibi birçok ülkenin halkını ve hükümdarlarını İslam’a davet etmiş, ömrünü bu yolda tüketmişti. Sınırları çok büyük olan bu ülkelerden iman edip teslim olanlar olduğu gibi inkar ve düşmanlıkta direnenlerde çoktu. Öyle ki bunlar Süleyman’a karşı diş biliyor; ona fenalık için fırsat kolluyorlardı. Ama Allah onlara asla fırsat vermedi ve Süleyman ömrünü doldurup son nefesini verene kadar hükümdarlığını adaletle korudu. Gizli ve açık düşmanları isyan etmek için hep fırsat kolladılar. Ancak yaşlanıp öldüğünde, hatta toprak olup kaybolduğunda bile Süleyman’ın adalet üzere kurduğu sistem hemen çökmedi.



Ancak insanın olduğu yerde hiçbir şey baki olmayacaktı. Gün gelecek Süleyman’ın saltanatı da yok olup gidecekti. Allah katında yok olmayacak şeyler sadece güzel amellerdi; baki kalacak ise ancak Allah’tı.



…  


YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003417459

iletişim : editor@kimokur.com