Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




İSA PEYGAMBER
Dilek Buz

Meryem İmran isminde salih bir adamın kızıydı. İmran daha kızı doğmadan vefat etti. Yine salihlerden olan İmran’ın karısı da, gebe kaldığını anladığında “Rabbim karnımdakini sana adadım. Onu iman edenlerden ve kavmine yol gösterenlerden kıl” diye dua etti. Ve Meryem doğdu. Ancak onun tam büyüdüğünü göremeden vefat etti. Meryem’i teyzesi ve onun eşi olan Zekeriya peygamber büyüttü.



Meryem, Zekeriya peygamberden ilim ve hikmet öğrenerek büyüdü. Rabbini bilen, ibadet ve kulluğunu yerine getiren, takvalı, temiz ve pak bir kadın oldu. İnsanlar içinde mabetteki tek kız öğrenci olarak tanınmış, değer görmüştü. Ona karşı sadece mabette özel bir konum elde eden ve dini tekellerinde tutan, İsrailoğullarından bazı din adamları düşmanca bir tutum içindeydi.



Bir gün Meryem şehrin doğu yakasında bir bölgede yalnız başına yaşamaya başladı. Orada bir başına da olsa ibadet ve tefekkürle zaman geçirerek olgunlaşacağına inanıyordu. Zaten uzun süreli değildi bu yalnızlaşma; bir çeşit huzur arayışıydı. İçinde adını koyamadığı ve neyin sebep olduğunu bilemediği bir his vardı. Onu oraya bu his götürmüştü.



Tefekküre daldığı bir gün gözlerini açtığında karşısında bir adam gördü. Korkudan ne yapacağını bilemedi. Nasıl bu kadar sessiz sakin gelmiş olabilirdi? Korkuyla onun kötü niyetli bir adam olduğunu düşünerek;



-Allah’tan korkan biri isen bana zarar verme ve benden uzaklaş, senden Allah’a sığınırım, dedi. Karşısında duran adam, sakin ve huzur veren bir sesle şöyle seslendi;



-Korkma, ben Allah’ın sözlerini kullarına getiren bir elçiyim. Bana “Cebrail” derler. Ve ben sana Allah’ın emri ile geldim, dedi. Meryem, elçinin sözlerini duyunca ikna oldu. Zira sözlerinde ikna edicilik ve yüce bir kudretin izleri vardı.



-Söyle ey Cebrail! Bana neden geldin?



-Sana bir erkek çocuk müjdelemek için geldim.



Meryem duyduklarına inanamadı. Zira asla evlenmemişti ve hiçbir erkekle yakınlaşmamıştı.



-Bu nasıl olabilir? Ben yalnızım ve hiçbir zaman evlenmedim, hiçbir kötü davranışa meyletmediğim halde nasıl çocuk müjdelersin bana?



-Bu senin için anlaşılmaz bir şey olabilir Meryem. Ama Allah katında zor diye bir şey yoktur. Onun sadece “ol” demesi yeterlidir.



 Ve o günden sonra Meryem gebe kaldı. Durumu insanlara izah edememekten korktuğu içinde uzun süre evine de mabede de dönmedi. Yalnız hayatına küçük kulübesinde devam etti.



Doğum zamanı geldi ve sancılar içinde doğum yaptı Meryem. Söylendiği gibi bir erkek evladı oldu. Başka bir sancı daha çekiyordu; bebekle kavmine dönecek olursa onlara ne diyecekti. Onu çok çirkin şeylerle suçlayıp, karalayacaklardı. İffetli bir mümin kadına yapılacak böyle bir hakaret ölümden bile zordu. Bu yüzden “keşke bundan önce ölseydim de, unutulup gitseydim” dedi. Ama Meryem’e ilham edilerek sakin olması istendi. Dünyaya gelen bebeğin şerefli bir kul olacağı, bütün bunların Rabbi tarafından dilenmiş bir şey olduğu söylendi. Ve bir süre boyunca insanlarla konuşmaması onardan uzak kalması istendi. Böylece Meryem’in evine dönmesi yine uzadı.





İsa ve annesi Meryem yıllarca evlerine dönemediler. Konuşacak ve yürüyecek yaşlara gelince İsa, Meryem artık dönmeye karar verdi ve yola çıktılar. Yorgun bir şekilde şehre yaklaştıklarında yanında onu tanıyıp yanında bir çocukla döndüğünü görenlerin ağızları açık kaldı. Meryem kimseyle konuşmuyordu. Yorulduğu için ve halkın tepkisinden korktuğu için küçük oğlunu kucağına aldı. Ve mabede doğru ilerlemeye devam etti. İnkarcıların ve sapkınların yuvası haline gelen mabedi İsa’ya göstermek, daha sonra karşılaşacağı  tepkilerle de bir defa  da yüzleşmek niyetindeydi. Etrafında toplanan insanlar onu ayıplıyor aşağılıyordu. Haberin duyulması ile intikam hırsıyla koşa koşa gelen hahamlar onu rezil etmek için kesin bir fırsat yakaladıklarını düşünüyorlardı. Her biri bir ağızdan bağırıyordu;



-“Ey İmran’ın kızı, baban iyi bir adamdı; annen de iffetsiz değildi. Sen ne kötü bir şey yaptın da kucağında bunca zaman sonra bir çocukla döndün?” “Nerede bunun babası?” “Sen bu halde ne yüzle geldin buraya?” “Kavmimizi ve mabedi kirletmeye mi geldin?” “Bu aşağılık damgayı nasıl temizleyeceksin?” “Konuş, konuşta seni ve Zekeriya’yı destekleyenler, bizim size haksızlık ettiğimizi söyleyerek suçlayanlar, sizin nasıl bir yalancı ve düzenbaz olduğunuzu anlasınlar”       



Meryem sonuna kadar sessiz kaldı. Ve en sonunda kucağında ki çocuğu işaret etti. Onu muhatap almalarını istiyordu; gerçekleri ondan duymalıydılar. Bunu görenler;



-Sen bizimle dalga mı geçiyorsun ey Meryem! Bize cevap vermesi için el kadar hatta ağzı süt kokan bir çocuğu mu işaret ediyorsun?



Ve el kadar çocuk dedikleri İsa, kendisine Cebrail’in öğrettiği dille konuşarak onlara şunları söyledi;



-Ben Allah’ın kulu ve elçisiyim. Bana kitaptan bilgiler verdi ve beni peygamber olarak seçti. Nerede olursam olayım beni kıymetli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı, zekatı, anneme iyi davranmamı emretti. Beni asi bir zorba kılmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden dirilteceğim gün bana selam olsun.



O yaştaki bir çocuğun asla telaffuz edemeyeceği bu kuvvetli sözleri işiten hahamların her biri rezil bir şekilde dağılıp gittiler. Ve Meryem bir daha durumunu izah etmek zorunda kalmadı. Halk içindeki itibarına yeniden kavuştu. İsa ise sevilen, değer verilen bir çocuk olarak kavmi içinde büyüyecekti. İsa, babasız dünyaya gelmişti; kendinden öncesi olmayan Adem gibi.





Aradan yıllar geçti. İsa büyüyüp genç bir delikanlı oldu. Rabbi tarafından gönderilen Cebrail İsa’ya Allah’ın dinini öğretti. Ve her peygamber gibi o da kavmiyle yüzleşmeye başladı. Neredeyse tüm peygamberler kavimlerinin ciddi direnciyle karşılaşmış; onların inkarıyla, baskısıyla mücadele etmek zorunda kalmışlardı. Hatta kendi kavmi olan İsrailoğullarının daha önce gelmiş olan bazı peygamberleri öldürdükleri de biliyordu. Rabbine tevekkül ederek görevini hakkıyla yerine getirmek için onlara Rabbin sözlerini açıklayacaktı.



En çok direnci hahamlar ve diğer din adamları göstereceklerdi. Din üzerinden korkunç bir saltanat kurmuşlardı. Kralların zulmü artık Allah adına din adamları tarafından yapılıyordu. Hahamlara karşı İsa şöyle diyordu;



-Ey Allah adına konuştuğunu iddia eden din adamları ve hahamlar! Size kitabı ve hikmeti getirdim. Bunlar Rabbimin sözleridir. Bu sözler adil, temiz ve bereketli bir hayatı size vadederken; aynı zamanda, tek olan ve bizi yaratan Rabbimize karşı saygıyı öğütlüyorlar. Din adına ayrılığa düştüğünüz ne kadar mesele varsa onları açıklamaya geldim. Zira Musa peygamberden bu yana Allah’ın yazılı sözlerini kendi sözlerinizle değiştirdiniz. Her biriniz kendi işlerine gelen sözleri yazdı. Nefsinize uyarak birçok yasak ve kural koydunuz. Bunlarla fakir fukarayı ezerken, kadın ve çocukları horladınız. Böylece bazı sınıflar kendilerine çıkar elde ederken, bazılarını da aç ve sefil bırakarak kötü işlere sevk ettiniz. Böyle davranarak Allah’a karşı saygısızlık ettiniz; beni dinleyiniz ve halinizi düzeltiniz. Doğru yol işte budur. Bunun adı İslam’dır. Ve Allah’ın kabul edeceği tek din de budur.



-Biz zaten doğru yoldayız! Sen bize yeni bir şeyler söylemiyorsun ki! Elimizdeki Tevrat Musa’nın bize getirdiği kitaptır.



-Allah İsrailoğullarına okuyup amel etsinler diye Tevrat’ı gönderdi. Ama İsrailoğulları olarak, Musa peygamberi de Tevrat’ı da dinlemediniz; Allah’a karşı kulluk görevlerinizi unuttunuz ve kendi çıkarlarınıza, nefsinize, kibrinize göre şu helaldir bu haramdır dediniz. Kitabın ayetlerini bozdunuz; kelimelerin ve kavramların yerlerini değiştirdiniz. Böyle yaparak sadece kendinizi aldattınız. Kasıtlı yaptığınız bu işlerden dolayı Allah’ın öfkesini üzerinize çektiniz. İçinizde bilmeyenleri Allah’ın doğru dinine davet etmek sizleri de uyarmak için geldim. Tavrınızdan vazgeçin ve halka doğruları anlatın. Tövbe edin ve pişman olun.



-Bu kadar büyük iddiaların var demek! Peki bir elçi isen, bize ne mucize getirdin? Göster bakalım!



-Hatırlayın; böyle bir talebi ancak geçmiş kavimlerden helak olanlar istemişti. Elinizdeki kitapta bunları hiç okumadınız mı? Sözlerimin bana değil; Allah’a ait olduğunu anlamak için mucizelere ihtiyaç yok. Bunu bilmeniz gerekiyor; bu sözler öyle kıymetli sözler ki, ölüyü diriltir, körleri ve kalbi duranları iyileştirir, taşa toprağa can verir.  



-Biz işte böyle şeyler bekliyoruz senden. Göster bize böyle şeyler.



-Putperestler kadar, belki daha fazla inkarcısınız ey hahamlar. Tevrat’ta yazılanları okumadınız mı hiç? Allah’ın ayetleri, ölmüş bir ruhu ya da milleti yeniden diriltebilir; hakikati göremeyen nice köre hakikati gösterebilir, nice kalbi taşlaşmış olanın kalbini yumuşatabilir, baharda gökten yağdırdığı yağmur ile taşı toprağı bereketlendirip, kurda kuşa bitkilere can verir. Her olmazı olur kılan Rabbiniz için, ispat delilleri istemek yerine, yetimlerin yoksulların fukaraların karnını doyursanız, hasta biçare olanlara yardım etseniz, koydunuz saçma yasaları kaldırıp insanlar üzerinde ki zincirleri çözseniz, yalan dolan ve iftiralardan vazgeçerek hakikatin bekçileri olsanız, size verilen kitaplara sadık kalıp onu bozmasanız, olmaz mı?



-Ey İsa, belli ki bir bozguncusun! İftiraların ve asılsız iddiaların yüzünden bize düşmanlık ediyorsun. Bize düşman olanlara bizde düşman oluruz.



-Daha önce size gönderilen elçiler öldürdüğünüz gibi beni de mi öldürürsünüz?



-Onlar elçi felan değildi! Senin gibi yalancılardı!



-Bakın böyle söylemeyin! Önceden İsrailoğullarına Firavun ve adamları zulmediyordu da, Allah onlara Musa’yı göndererek kurtardı. Şimdi kendi kendinize zulmediyor; yalan ve sahte bilgilerle zihinleri ve bedenleri köleleştiriyorsunuz. Dünya hayatının kısa menfaati için bunu yapmayın. İçinizdeki vesveseyi değil; aklınızı ve vicdanınızı kullanmaya başlayın. İşte o zaman katılaşan kalpler yumuşayacak, hakikati görmeyen gözler açılacak, ölmüş gibi duran insanlığınız can bulacak.



-Sen böyle giderse o canından da olacaksın İsa.





İsa mabette hahamlarla, çarşı pazarda tüccarlarla, evlerde ailelerle, tarlada bağda bahçede çiftçilerle, dağlarda çobanlarla kimi nerede buluyorsa onlara Allah’ın sözlerini anlatıyordu. Onlara kurtuluş için kesin bir reçete sunuyordu. Allah’a inanıp teslim olmak, kendisine elçi olarak inanıp sözlerini kabul etmek, İncil’de yazılanları hayatlara yayarak uygulamak… Onun söz söylemede ki naifliğine ve sözlerinin hakikati göstermesine rağmen dinleyeni neredeyse hiç olmadı. İnsanlar alıştıkları düzeni öylesine benimsiyorlardı ki; adi ve zalim bile olsa bu hayat vazgeçemiyorlardı. Onca elçi gelmesine rağmen, nice bela ve dertten kurtulmalarına rağmen insanlar Allah’ın dinine karşı nasıl bu kadar direnç gösterebiliyorlardı? İnsanı en değerli kılan akıl ve vicdan her insan da var iken onlar sadece vesveseye mi kulak veriyordu?



İsa bir gün dere kenarında yürüyordu. Orada kalabalık bir genç topluluğu gördü. Onlara yaklaşarak;



-Siz burada ne yapıyorsunuz? Diye sordu.



-Balık yakalamaya çalışıyoruz, dediler.



-Ben size daha değerli bir şey yakalamayı öğreteyim mi?



-Daha değerli bir şey ne olabilir?



-İnsan…



Gençlerin ilgisini çekti bu konuşma. İşlerini bırakıp İsa’nın çevresinde toplandılar. İsa saatlerce hatta takip eden günler boyunca bildiği her şeyi anlattı onlara.



-Ey kardeşlerim, sizle tanıştığımda balık yakalamaya çalışan kişilerdiniz. Size bugüne kadar anlattığım şeyler, eğer kıymetini bilirseniz, mükemmel olan, hiçbir eksik barındırmayan bir sofra misalidir. Öyle ki bu sofradan yiyen dünya ve ebedi olan ahiret hayatını kurtaracaktır. Her şeyi duyup gördükten sonra, inkar eden ve bu hakikat sofraya oturmayan kimse de kendisine çok büyük yazık etmiş olacaktır. Şimdi, tüm bu anlattıklarımdan sonra kim benim elçi olduğuma inanır ve beni takip eder.



O gençler;



-Allah yolunda senin takipçin ve destekçin bizleriz artık, dediler. Ve böylece İsa ilk kez kendisine kulak veren az da olsa birilerini bulabilmişti.





İsa’nın kendisine az da olsa takipçi bulması büyük haber olmuştu. Kulaktan kulağa dolaşan sözler şehrin yöneticilerini ve hahamları korkutmuştu. Zira en büyük devletleri bile yıkan tek şey, inancın gücüydü. Eğer İsa’ya inananlar sayıca artacak olursa insanların kafası karışacak, otoriteyi sorgulamaya başlayacak, belki de toplu toplu İsa tarafına geçip isyan başlatacaklardı. Buna fırsat vermemeliydiler. Daha önce ki dönemlerde kendilerine gönderilen elçileri öldürdükleri gibi, İsa’yı da öldürmeye karar verdiler, bunun için bir plan yaptılar.



İsa’yı tartışmaya çekmek, sözlerinden bazılarını seçerek bu sözlerin üzerine gitmek, sona onu küfür, inkar ve fitne çıkarmakla suçlayıp idam kararı verip zaman kaybetmeden idam etmeli idiler. Bu onların çok alışık olduğu bir yöntemdi.



İsa’yı mabedin yakınında görenler hahamlara durumu haber verdiler. Onlarda koşa koşa geldiler. Fırsat ellerine geçmişti. Hemen planlarını uygulamaya koydular.



-Ey İsa; senin annen temiz bir kadındı. Ataların da mübarek insanlardı, onları sever sayardık. Ancak sen yoldan çıkmış birisin ve haddin olmayarak Allah’ın elçisi olduğunu söylüyorsun! İnsanları aldatıyorsun!



-Asıl ve büyük yalancı sizlersiniz. Anneme, atalarıma, Zekeriya ve Yahya peygambere düşmanlık ettiniz siz; şimdi de onlara değer verdiğinizi söylüyorsunuz. Siz elinizde ki Allah’ın kitabına bile düşmanlık ettiniz de onu bile değiştirdiniz. Ben ise Musa’ya gönderilene iman ettim.



-Bu söylediklerin fitne çıkarmak içindir. İnsanları birbirine düşürmek içindir. Bozguncunun tekisin sen?



-Benim sözlerimin hangisi topluma zarar verir, hangisi insanları birbirine düşürür, hangisi çirkin ve kötü işlere teşvik eder, hangisi fakir fukarayı ezer, hangisi anne babaya ataya töreye karşı isyana teşvik eder? Hiçbiri… Ancak siz sözlerimden korkarsınız, bunu bilirim; zira sözlerimin yıkacağı tek şey sizin kurduğunuz yalan ve sinsi saltanatınız.



-Biz Tanrının ve Musa’nın temsilcileriyiz; biz halkın kurtarıcısıyız İsa, bizde yalan ve sinsilik olmaz. Biz ancak halka doğru yolu gösterir, onları adaletle yönetiriz.



-Bu nasıl bir adalet? Atamız Süleyman peygamberin kurduğu büyük ve muhteşem hükümdarlıkta karıncalar bile incitilmedi; siz insanları saçma sebepler yüzünden öldürüyorsunuz. Hayvanların iyi yerlerini erkekler yer, tatsız ve zor yerlerini kadınlar yer diyerek onları aç bırakıyorsunuz. Dinin vergisi adı altında insanlardan ince ince hesaplar yaparak vergi topluyor ama onları kendinize harcıyorsunuz. Kitapta olmadığı halde “şu helaldir şu haramdır” diye dillerinizi eğip büküyorsunuz. Siz kitabı bildiğiniz halde onu saklıyorsunuz.



-Sen neler diyorsun böyle? Sen kim oluyorsun da böyle iddialı konuşuyorsun?



-Ben size hakikatleri söylüyorum ve ben Allah’ın size gönderdiği elçiyim. Ben benden önce gönderilen elçileri tasdik etmek ve benden sonra gelecek olan, adı kutlu bir peygamberi haber vermek için geldim.  



İlk kez duydukları bu sözler karşısında şok oldular;



-Nice sonra bir haham ortaya atılarak İsa’nın yakasını topladı;



-Sen neler diyorsun? Senden sonra başka bir elçinin geleceğini mi söylüyorsun? Sen kahin misin? Ey İsrailoğulları, işte görün bu sahtekarı; Musa’nın dinini alaşağı etmek istiyor, bu sizi düşmanınızdır, diye bağırdı.



İsa’nın kendisinden sonra gelecek bir elçiyi haber vermesi büyük bir tepkiyle karşılanmıştı. İsa onlara yorgun bir sesle halka dönerek onlara seslenmeye çalıştı;



-Nice zamandır aranızdayım hatta çocukluktan itibaren beni bilir tanırsınız; size ne zaman yalan söyledim ben? Bu sözler söyleyen ben olsam da onları söyleten Rabbimdir. Musa’da, Davut’ta, Süleyman’da ve diğer elçilerde başka bir şey söylemediler. Hepsi aynı Allah’ın kulu ve elçileriydi. Hal böyle iken; siz neden onların takipçisi değil de dini alet eden hahamları dinlersiniz?



-Ey İsa! Sen bize başka bir elçiden bahsediyorsun! Biz ancak bize indirilene inanırız!



-Siz nasıl hüküm veriyorsunuz. Allah’ın hükmüne karşı mı geliyorsunuz? O yeni bir elçi göndermek dilemişse buna itaat dışında elinizden ne gelir? Sakın bunun inkarcısı olmayın! Eğer Allah’ın hükmüne rıza göstermez iseniz muhakkak kafirlerden olursunuz.



Bu sözler hahamlarında halkında hoşuna gitmemişti. Zira kıyamete kadar seçilmiş ve üstün kılınmış bir kavim olduğuna inanan İsrailoğulları, gözden düştüklerine inanmak istemediler ve yeni bir elçiyi bu yüzden kabullenemeyeceklerdi. Bu yüzden İsa’nın hükmünü oracıkta verdiler. İdam edeceklerdi. Hem de azılı suçlulara uygun gördükleri bir şekilde; elleri ve ayaklarından çiviledikten sonra bir kazığa dikerek, acılar içinde yavaş yavaş ölmesini izleyerek. Ne acı bir ölümdü; bir insana görülen ne büyük bir zulüm… Bu cezayı adeta kendilerini terk ettiğini düşündükleri Rablerine veriyorlardı. Kendilerini suçlamıyorlardı; aslıda onların kalpleri taşlaşmış, ruhları ölmüştü.



İsa’nın çevresinde çok az bir insan, gizliden gizliye iman etmişti. Onlardan biri, cesaretini toplayarak Rabbinden aldığı inanç ve güçle, gizlice tutuklu olarak idam alanına götürülmekte olan İsa’yı onların elinden kurtardı. Kalabalık ve kargaşa halinde olan halk, idamı izlemek için toplanırken, İsa’nın ellerinden kurtulduğunu anlamayarak, ona benzeyen birini yakaladılar.



Hayır işlerinde yarışmayanlar zulümde yarışıyordu adeta. Kocaman bir ağacı kesip biçip çarmıh yapmışlardı. Kendisi zaten bir inkarcı olan ve İsa yerine yakalanan adam, ne kadar feryat figan etse de “ben İsa değilim” diye, gözü dönmüş din adamları ve halk onu dinlemediler. Hatta İsa’nın pişman olduğunu, yalanlarını itiraf ettiğini ve aslını reddettiğini düşünerek doğru iş yaptıklarına daha çok inandılar.



İsa sandıkları kişinin el ve ayak bileklerinin ortasından çivilediler. Adam acılar içinde çığlıklar atıyordu. Öylesine acı çekiyordu tüm bedenini tuhaf bir titreme kaplamıştı. Topuklarından ve parmak uçlarından damlayan kan toprağı ıslatıyordu. Gören herkesin içini parçalayan bu zalimce işkenceli adam öldürme şeklini, hangi Rab kuluna reva görürdü. Bunu bile asla düşünmediler ve vahşice o ölünceye kadar izlediler.



İsa onlara ölüleri diriltmeyi vadetmişti; ama onlar dirileri öldürerek cevap verdiler.



İsa onlara körleri görür kılmayı vadetmişti; onlar kendi gözlerini oymuşlardı.  



İsa onlara çamurdan yükselen bir medeniyet vadetmişti; onlar uçan kuşun kanadını kırmışlardı.





İsa peygamber, sayılı birkaç arkadaşıyla oradan uzaklaştı ve bilinmeyen bir şekilde yaşayıp öldü. Kendisinden önce yaşamış birçok elçinin kaderini paylaşmıştı. İsa, dinini eksiksiz anlatmış, kendisinden sonra gelecek, Allah’ın seçtiği son elçiyi de haber vererek görevini tamamlamıştı. Ve Rabbi katında övülüp yüceltilmişti.



Elçiler hiçbir zaman Krallar gibi yaşamadılar, insanlara asla zulmetmediler, asla bir çıkar ya da menfaat peşinde koşmadılar. Onlar; sadece Allah’a iman etmeye ve yeryüzünde huzur içinde yaşamayı ve düzen sağlayıcı olmayı tavsiye ettiler. Normal insanlar gibi yediler, içtiler, yaşayıp öldüler. Ama onlar bütün bir ömürlerini Allah’a adayarak ve insanların kurtuluşuna harcayarak insanlığın gelişmesine büyük katkıda bulundular. Onların her birine sonsuz selam olsun.




YORUMLAR
Emek verilmiş çalışmanızı heyecanla okuduk.
Elinize emeginize sağlık.
Bu yazı dilinizle Kuran kıssalarını elden geçirmenizi umuyoruz.

esra
anonim 13.8.2020 14:01:46

 


::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003417420

iletişim : editor@kimokur.com