Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Tüm dünya mazlumlarının acı ve keder gözyaşlarinin dinerek yerini sevinç ve huzur damlalarına bıraktığı ve tüm alemin İslam güneşiyle aydinlandiğı bayramlara ulaşmak duasıyla... Mübarek Ramazan Bayramimiz size ailenize ve tüm İslam alemine hayırlar getirsin inşallah.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




 PORTRELER
MUHAMMED ESED Portre Resmi

Muhammed ESED şimdiki Ukrayna bölgesindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun olduğu yerde Leopold Weiss olarak; 2 Temmuz 1900’de, şimdi Polonya’da bulunan "Lwow, Galicia"da doğdu.

Dedesi bir Ortodoks hahamıydı. Babası fen bilimlerine düşkün başarılı bir avukattı. Eşinin ismi kendisinden büyük Elsa ve bir ressamdır. Yahudi bir anne babadan dünyaya gelen biridir. Ailesinde özel dini eğitim görerek 13 yaşlarında İbraniceyi su gibi okuyabiliyor ve akıcı bir dille konuşabiliyordu. Tevrat, Mişna, Gemara, Talmut okuyor ve Aramice de anlıyordu. İbrani dini irfanı üzerine köklü bir öğrenim gördü. İnsanların dine yaklaşımındaki iki tutarsızlığı fark etti. “Onlar, atalarının hayatını biçimlendiren şu ya da bu dinsel inanca yüzeyden bağlı görünen ama bu inancın öngördüğü uygulamaları, hatta ahlaki ilkeleri ayakta tutmak için en ufak bir çaba göstermeyen bir kuşağa aittiler. Böyle bir toplumda din kavramının kendisi de başlıca iki tipik yaklaşıma indirgenmişti; birincisi, dini, miras ve alışkanlıkla –sadece bir adet ve an’ane olarak- bağlılık duyanların ritüellere dayanan katı yaklaşımı, ikincisi de dini, kişinin zaman zaman yüzeyden doğruluyor gibi göründüğü ama zihnen savunulması mümkün olmayan bütün öteki şeyler gibi, taşımakta gizli bir utanç duyduğu, modası geçmiş bir boş inançlar dizgesi olarak gören hızlı ‘liberal’ lerin alaycı, hoşgörülü kayıtsızlığıydı. “Bütün bu gösterişli dinsel bilgiçliklere rağmen ve belki de bu yüzden, çok geçmeden bende, Yahudi dinini birçok temel ilkesine karşı tepeden bakan, küçümseyici bir anlayış baş gösterdi. Yahudi metinlerinin hemen hepsinde, üzerinde ısrarla durulan ahlaki doğruluk öğretisiyle, ya da İbrani peygamberlerinin dile getirdikleri ‘Yüce Rab’ düşüncesiyle bir alıp veremediğim yoktu; ama bana öyle geliyordu ki, Eski Ahid’in ve Talmut’un Rabbi, ona ibadet edenlerin, ibadet kastıyla yaptıkları ritüellerle fazlasıyla törensel bir tanrı haline sokulmuştu. Ve bana öyle geliyor ki, Talmut’un Tanrısı, tuhaf bir biçimde sadece bir tek kavmin, sadece İbranilerin kaderiyle ilgileniyordu. İbrahim soyunun bir tarih olarak Eski Ahid’in, genel havası, Allah’ı bütün insanlığın yaratıcısı ve koruyucusu olarak değil de, bütün evreni “seçilmiş bir kavmin” ihtiyaçlarına göre düzenleyen bir kabile tanrısı olarak gösterme eğilimini taşıyordu ve tabii, böyle bir inancın uzantısı olarak Eski Ahid’e göre Allah, doğru yolda gittiği zaman bu kavmi fetihlerle ödüllendiriyor, yoldan saptığı zaman da inanmayanların eliyle ona acı çektiriyordu. Bu temel tutarsızlıkların bir kere farkında olunca,son dönem peygamberlerin ahlaki tutum ve öğretileri bile evrensel bir mesajdan yoksun görünmeye başladılar bana”.

Bir taraftan bilim; ‘akli muhakeme’nin her şey olduğunu söylüyordu. Bunu söylerken akli muhakemenin, önüne ahlaki bir hedef koymadığı sürece insanlığı ancak kaosa götüreceğini hesaplamıyordu. Daha mutlu, daha iyi bir dünya yaratacaklarını söyleyen toplumsal reformcular, komünistler ve devrimciler, meseleyi dış belirtilerinden kalkarak sadece toplumsal ve ekonomik yönden ele alıyorlar, ‘tarihin maddeci yorumu’ gibi metafizik karşıtı metafizik bir anlayışla sahnede boy gösteriyorlardı.

Viyana Üniversitesinde sanat tarihi ve felsefe derslerine devam etti. Bu dersleri kendine göre bulmuyordu. Cansız, hareketsiz bir akademik kariyeri değil, hayatla daha sıkı, daha içli dışlı bir temas içinde olmak, ona kapılmak, şeylerin iç düzenine, varoluşun manevi iklimine bizzat yaklaşmak, yolunu kendi çizmek istiyordu.

Esed, 1. Dünya Savaşına katılmak üzere 14 yaşında evden kaçıp; Avusturya ordusuna katıldı. Gazeteci olarak hayata atıldı 1920 de Viyana’yı terk edip, Prag’a oradan da Berlin’ e giderek edebiyat çevrelerinde dolaştı. Film yönetmenliği asistanlığı yaptı. Daha sonra gazetecilikte karar kılıp bir süre çalıştı. Esed, madam Gorky ile yaptığı gizli bir röportaj sayesinde aniden muhabirliğe yükselir. 1922 yılında Kudüs’e oturan küçük dayısı Dorian’dan bir davet alınca çoğu zaman ki gibi ani bir kararla çalıştığı ajanstan ayrılıp gemiyle Karadeniz üzerinden İskenderiye’ye oradan da trenle Kudüs’e gitti. Daha sonra bir gazetenin 1922’de, o zamanlar Avrupa’nın önde gelen gazetelerinden biri olan "Frankfurter Zeitung" un Yakın ve Uzakdoğu muhabiri olmuştu. Kahire’ye gitti. 1923’de tekrar Kudüs’e döndü.

Avrupalının ötekine bakışını şöyle anlatır:

Sıradan bir Avrupalı, Araplar hakkında ne bilebilirdi ki? Pratik anlamda hemen hiç bir şey. Bir takım romantik ve yanıltıcı kanaatlerle Yakın Doğu’ya gelen Avrupalı; eğer kafaca dürüst ve iyi niyetliyse çok geçmeden, Araplar hakkında hemen hiç bir şey bilmediğini kabul etmek zorunda kalırdı çoğu zaman. Ben de böyleydim işte; Filistin’e gelmeden önce burasını bir Arap ülkesi olarak hiç düşünmemiştim. Şüphesiz, bölgede "bazı" Arap topluluklarının da yaşadığını az çok kestiriyordum, ama onları. çöl çadırlarında yaşayan göçebeler ve basit, ilkel vaha sakinleri olarak tasarlıyordum hep. Çünkü ilk zamanlar, Filistin hakkında okuduklarımın çoğu Siyonistler tarafından yazılmış kitaplardı; ve Siyonistler de, doğal olarak, kendi renkleriyle boyuyorlardı tabloyu.

Avrupalı’nın İslam hakkındaki bilgisi basmakalıp önceki kuşakların aktardığı çarpık bilgilerdi. Çünkü Batılı için Greko-Romen, Yunan ve Roma’nın dışındakiler hep barbar olmamış mıydı?Batılı yaşam ve kültür hep üstün değil miydi? Diğerleri ilkel ve aşağı…Batı, Hinduizme ve budizme hoşgörüyle bakar. Bunların kendi değerleri için tehdit olmadığını bilir. Ama İslam’a gelince… iş değişir. İslami değerler batılı kavramlar için ciddi tehdittir. Batı bunu bilir ve İslam’a farklı bir tavır alır. Psikologların kişiyi analizde ilk çocukluk yıllarına indiği gibi toplumlarında ilk çocukluğunu yani geçmişini, geçmişte yaşadıklarına bakarak günümüzü anlarız. Batı hala Haçlı Seferleri boyunca damgaladıkları Müslüman tipini tekrarlayıp duruyor. Haçlı seferleri Batı için şok yarattı. Avrupa, dini ve politik olarak kenetlenip, Doğu’yu aşağıladı. Entelektüel olarak İslam imajı ve kavramları çarpıtıldı. Kin ve nefret tohumları ekildi. Bu nefret Batılı’nın bilinçaltında hala var.

Savaşın bozduğu hayat ve fıtrat. Çöken ahlak. Tensel özgürlükler meydana getirdi. Esed de bir değer arayışına itiyor. Bir boşluk var. Bilimin aklının, ahlaktan yoksun çöküşünü görüyordu. Bu akıl insanı ancak kaosa götürüyordu. Sorunları, ideolojiler sadece belli yönden görüyordu. Yüzeysel, toplumsal, ekonomik, maddeci yorumlar. İdeolojiler uyuşturucu ilaçlar gibi insanlığın hakikati görmesine engel oluyorlar. Batı için Hristiyanlık, hayata müdahil bir din değil, bir yatıştırıcı, teselli edici bir değerdir. Hayatı, Sezar’a vermiş, ‘tanrıya ise kilise(cami)bırakmıştır. Hayat standardını yükseltmekten başka bir hedefi olmayan düşünce. Sahte hedefler. Yanına vardığında hiçleşen hedefler. Nasıl inanacağını söyleyen Hristiyanlık nasıl yaşanacağını ıskalamıştı. Batılı için din, yatıştırıcı bir fon müziğinden, hayat üzerinde hiçbir etkisi olmayan kıyısında dolaşan bir esintiden başka bir şey değildir. Din,insanın kendi düşünce ve alışkanlıklarının ürünü olmuş, katılaşmış, anlamını yitirmiştir. Çarpık, donuk kutsal metinler artık boşluğu doldurmuyordu. İçi boş geleneklere karşı Esed’in itirazları vardı. Tanrı, insan tarafından tanımlanmış ve din tacirlerinin tekelci düşüncelerinin ürünü olduğunu pek az insan fark edebiliyordu. Bu bir taraftan insanda moral çöküntüye sebepken, diğer taraftan kişisel bir arayışa da sevk ediyordu. Esed, ‘İnsanlar arası ilişkiler nasıl düzenlenmelidir ki, insanları teker teker kuşatan yalnızlık aşılabilsin? Gerçek toplum ve gerçek birliktelik olsun?’ arayışı içerisindeydi. Neden kendi seçtiğim hayat beni doyurmuyor? Dipsiz bir kuyuya taş atmak gibi…İnsan hayatı tutunabileceği şeyler üzerine kurmalı. Nereye? Sorusuna verilecek cevabı olmalı.

Ben ve yürüdüğüm yol aynıyız, bir bütünlük içindeyiz. Bilgiye ve kavrayışa duyulan açlık var. Bazen de yiyeceğe duyulan açlık. Arayışlar, arayışlar… bulunan yarım cevaplar. Bulanık ve rölativizm.

Batı’nın şimdiki tanrısı manevi alanda yer tutmuyordu artık. Refahtı bu yeni tanrı. Hangi ideoloji olursa olsun inandığı maddi ilerleme diniydi. Tek gayesi hayatı kolaylaştırmaktı. Tapınakları fabrikalar, sinema salonları, kimya laboratuarları, dans salonları, elektrik santralleri, rahipleri ise bankerler, mühendisler, politikacılar, film yıldızları, istatistik uzmanları, bürokratlar. Ahlaki endişeler, iyi ve kötü anlamını yitirmiş, iktidar ve haz peşinde gelişen doyumsuz ihtiras. Maddi başarı önemli olmakla birlikte kendi içinde bir amaç olamaz. Ahlak artık faydaya indirgendi. Pratik yarara(Pragmatizm) dönüştü. En yüksek değer, maddi başarı ile ölçülür oldu. Hayatımızın nasıl karışık ve mutsuz olduğunu görüyordum. İnsan ile insan arasında ne kadar güçsüz bir bağ bulunduğunu. İçgüdülerden, sezgilerden ne kadar uzaklaştığımızı, ruhlarımızın ne kadar daralıp yoksullaştığını görüyordum. Çözümü yine Avrupa düşüncesinde bulacağıma inanıyor, başka düşünceleri ciddi olarak hiç düşünmemiştim. Lao-Çe’yi keşfettiğim zaman bile bakış açım değişmemişti. Tek başına öğüt vermenin Avrupa toplumunu yolundan döndüreceğini beklemek saflık olurdu. Eğerleri ve fakatları hoş görmeyen değerlere iman gerekiyordu. Böyle değerler neredeydi? Lao’nun düşüncesi bir fantezi olmanın ötesine geçmedi.

Avrupa’nın sorununun ekonomik, politik sorun olarak gösterilmesi beni tatmin etmiyordu. Maddi ilerlemeye olan iman beni etkilemiyordu. Ama çözümü de bilmiyordum maddi ilerleme, ahlaki ilerleme ile birlikte yürümedikçe kötüdür. Batılı insan, karanlıkta el yordamıyla yürümeye çalışan bir insandır. Batı dünyası, görme bozukluğu içindeydi.

Bir yere ait olmak ama nereye? Bir şeyle bütünleşmek ama neyle? Batı’lı dünya görüşü içinde düşünmeye başlamışsanız, başka türlü nasıl hissedebilirsiniz ki?
Bizim için realitenin özüne varmak ne kadar zor. Onu kapmak, ona sımsıkı sarılmak isteriz hep. Oysa realite ele geçirilmekten hoşlanmaz ki…

Siyonist önder Chaim Weizmann ile tanıştı. Siyonizm’e karşı çıktı. Siyonist idealleri temelsiz ve gayri ahlaki buldu. "başlangıcından itibaren Siyonizm’e karşı güçlü bir muhalefet hissi duydum... Büyük bir dış güç tarafından desteklenen göçmenlerin Filistin’de çoğunluğu ele geçirmek amacıyla dışarıdan gelerek yerli insanları yurtlarından çıkarmaya çalışmalarını ahlaksızca buldum. Benim bu tavrım, bu süreç içinde karşılaştığım Yahudilerin neredeyse tümünün anlayışlarından farklı bir şeydi. Benim Araplarda ne bulduğumu anlayamıyorlardı. Arapların ne düşündükleriyle azıcık olsun ilgilenmiyorlardı; hemen hiç biri Arapça öğrenme zahmetine katlanmamıştı ve hepsi Filistin’in Yahudilerin haklı mirası olduğu genel yargısını sorgusuz sualsiz benimsemişti.”

Chaim Weizmann ile onunla Siyonist felsefe üzerine ateşli tartışmalar yaptı. Esed ona;
-Araplara ne olacak? diye sordu.

-Onlar bu ülkede çoğunluğu oluşturmaktayken Filistin’i kendi ülkeniz yapmayı nasıl bekleyebiliyorsunuz?, dedi.

Siyonist lider omuzlarını silkti ve kuru bir ifade ile cevap verdi:

-Birkaç yıl sonra onların çoğunlukta olmayacaklarını umuyoruz.

"Yahudiler gibi son derece yaratıcı zekaya sahip kişilerin Siyonist-Arap ihtilafını sadece Yahudi perspektifinden değerlendirmeleri nasıl mümkün olabilirdi. Yahudi adasının düşman Arap denizi içinde sonsuza dek kalabileceğini, yıkıcı politikalarının kendilerine getireceği mücadele ve acılarla dolu geleceği göremeyecek kadar umutsuz bir körlük içinde miydiler? ’Acılı sürgünlerle dolu geçmişinde çok fazla yanlışa kurban olmuş bir toplumun, şimdi kendi amacını gerçekleştirmek için bir başka ulusun üzerinde korkunç yanlışlar yapmaya hazır olması ne garip’ diye düşündüm. Böyle bir olayın tarihte hiç bilinmeyen bir şey olmadığının farkındaydım; ama bunun gözlerimin önünde gerçekleştiğini görmek beni son derece üzmekteydi."

-Peki, ya sorunun ahlaki yanı? Bu sizi hiç kaygılandırmıyor mu? Öteden beri bu ülkede yaşayan insanları yerlerinden etmenin, sizin adınıza büyük bir haksızlık olacağını hiç düşünmüyor musunuz?"

-"Fakat burası bizim memleketimiz," diye cevap verdi Weizmann, kaşlarını kaldırarak, "biz sadece elimizden haksızca alınan bir şeyi geri almaya çalışıyoruz, hepsi bu."

Siyonist liderler katında belli bir rahatsızlık uyandıracağını umuyordum; öyle bir rahatsızlık ki, kendi kanaatlerini daha derinden irdelemek yönünde uyarıcı olabilecek ve böylece, belki de, Arap mukavemet hareketinin temelinde yatan ahlaki haklılığı tanımaya daha yakın bir çizgiye getirecek onları… Ama bu umduklarımın hiçbiri gerçekleşmedi. Tersine, bön bakışlardan örülü bir duvar karşısında buldum kendimi; Yahudilerin cetlerinin toprağı üzerindeki tartışılmaz haklarını tartışmaya sokmaya yeltenen pervasızlığım, yakıcı bir hoşnutsuzluktan başka bir tepki uyandırmamıştı.

Esed daha sonra Amman a gitti. Emir Abdullah ve Danışmanı Filozof Rıza Tevfik’le tanıştı. Buradan Şam’a ve sonbaharda Bursa-İstanbul-Sofya-Belgrat üzerinden Frankfurt’a döndü. 1924 yılında Frankfurter Zeitung tarafından daha iyi şartlarda yeniden doğuya gönderildi. Kahire ye el-Ezher Şeyhi Mustafa el-Merağı ile tanıştı ve uzun sohbetlerde bulundu.

“Mutsuz değildim, hayır, sadece derinlerde, gerçekte neyin peşinde olduğumu bilememekten doğan bir hoşnutsuzluk, bir doyumsuzluk vardı”.

Davranışlar sözlerden daha etkili oluyor. Esed, Arap mizacına duyduğum sevgide, ekmeğini bölüşen bir bedevinin tavrı etkili oldu der. Önce Arapları sevdi, sonra da dinlerini sevdi. “…karşımda çömelmiş oturan bedevi yolcu kufiyesini açarak ağır ağır kalktı ve pencereyi açtı. Yüzü esmer, keskin hatlıydı... uzanıp dışarıdan bir parça kek aldı ve tek bir kelime söylemeden keki ikiye böldü, bir parçasını bana uzattı. Benim şaşkınlık ve tereddüdümü görünce gülümsedi. ’Tafaddal (lütfedin)!’ dedi. Keki aldım ve başımla teşekkür ettim.

Esed, bedevinin yaşantısındaki huzuru görüyor. İçten, yapmacık olmayan tavırları. Sahip olduklarını paylaşan insanlar ‘… Allah ömrünüzü uzatsın. Bu ev kendi eviniz. Allah aşkına buyur, varımız yoğumuz bu. Yemeği bizimle yemek, geceyi evimizde geçirmek istemez misin?’ Tanımadıkları bir insanı evlerinde misafir eden insanlar. Esed, Şam’da yaşadığı bir olayı da şöyle anlatır: Satıcılar, dükkanlarını birbirlerine emanet ediyorlar. Müşterinin beğendiği malzeme komşunun tezgahındaysa onu satıp, parasını komşusunun tezgahına bırakıyordu. Böyle bir anlayışa Avrupa’nın neresinde rastlanır? Günümüzde komşusunu bitirmeye çalışan esnaf, zihnimiz Batı’lı değerlerle değersizleştiği için bizim toplumda da böyle olaylara zor rastlanır.

Şimdi düşünüyorum da, sonralar Arap mizacına duyduğum sevgide, bana öyle geliyor ki, bu küçük olayın büyük bir rolü oldu. Bir otobüsteki ikramı nasıl yiyebiliriz? ‘Sayın yolcular tanımadığınız kişilerden yiyecek ve içecek almayınız. ’Ya da tanımadığımız insanları arabamıza alabiliyor muyuz? Şehir hayatı, her şeyi bozduğu gibi insanın fıtratını da bozuyor. Ekmeğini onunla bölüşen bir bedevinin davranışında o gün, teklifsiz bir seciyenin sıcak soluğunu, kucaklayışını hissetmiş olmalıyım”.

Muhammed Esed, Mekke yolculuğu esnasında bir Hacı ile arasında namazla ilgili geçen konuşmayı nakleder. Esed: Tanrı’nın sizden, ona duyduğunuz saygıyı, eğilerek, diz üstü oturarak, yere kapanarak göstermek istediğinize gerçekten inanıyor musunuz? İnsan sadece kendi içine bakarak, yüreğinin sükuneti içinde dua etmesi daha uygun olmaz mı? Bütün bu bedeni hareketin hikmeti ne? Bu sorularımdan pişman oldum. Karşımdaki hacıyı incittiğimi düşündüm. Hacı: Başka nasıl ibadet edebiliriz ki Allah’a? O bedeni de ruhu da birlikte yaratmadı mı? İnsanın, ruhuyla olduğu kadar bedeniyle de dua etmesi gerekmez mi?

Yıllar sonra anladım ki benim İslam ile olan tanışıklığımı sağlayan kişi hacı olmuştu.

Bizim toplumun namaza bakışıyla, Hacı’nın namazı tarif edişine lütfen dikkat edin. Bizim tarifler, şekilci (Eller şöyle bağlanacak, sırt düz olacak, ayaklar arası şu kadar mesafede olacak… içi boş, sıcak olmayan, ruhu doyurmayan tarif) Hacı: Müslümanlar, duamızı niçin böyle yaparız anlatayım size. Yüzümüzü Kabe’ye çeviririz, dünyanın neresinde olursa olsun. Bir tek vücut gibiyizdir. Düşüncelerimizin merkezi de odur. Ayakta Kur’an’dan bölümler okuruz. İnsana hayatta dimdik ayakta kalmasını öğretir. Allahu ekber deriz. Allah’tan başka kulluk edilmeye değer hiç kimse yok. Allah’a olan saygımızı eğilerek ifade ederiz. Onun önünde yokluktan, hiçlikten başka bir şey olmadığımızı bilerek başımızı coşkuyla yere kaparız. Sonra günahlarımızın bağışlanması için alnımızı yerden kaldırırız. Sonunda doğru yolda olan herkese selam vererek namazdan çıkarız. Esed, bu tariften, namazın ruh ve beden birlikteliği olarak hayatın nasıl yaşanması gerektiğini öğrettiğini anlamıştı.

Bu insanların dinleri değildi beni çeken. Çünkü İslam hakkında çok az şey biliyordum. Beni çeken onlarda gördüğüm düşünce, duygu arasındaki bütünlük. Bundan biz Avrupalılar yoksunduk. İçimde, Arap hayatının taşıdığı bu duygusal denge ve güvenin, Avrupa hayatından ayıran öğeyi anlamak yolunda gittikçe artan bir istek uyanmıştı.

Esed, bozulmamış fıtratlarıyla tanıdığı bu insanları anlatmaya devam ediyor: ‘ Yalnızca peygamberlerdir, içlerindeki vicdanlarının sesini anlayabilirler. Çoğumuz o sesi işitemeyecek kadar kişisel çıkarlarımız, arzularımızla tıkalıdır. Fıtratı bozulmamış bu insanları, İbadetleri günlük olağan hayattan, işten güçten koparıp ayırmıyor. Tersine hayatın bir parçasıydı. Onlara hayatı unutturmuyor, Allah’ı hatırlatarak hayatın daha yoğun, daha derin duyarlılık içinde yaşanmasını sağlıyordu. İslam, bir hayat tarzı, yaşama yöntemiydi. Teolojik bir sistem olmaktan çok, kişisel ve toplumsal yaşama programıydı. İslam, bilinçle izlenen bir hayat programı olmaktan çıkınca, alışkanlığa dönüşünce uyuşukluk ve yozlaşma başladı.

İslam, insanın arzu ve heveslerini önemsiyor ama ahlaki bilinç kazandırmak için denetim altına alıyor. İnsanın problemi, tensel arzularını nasıl bastıracağı değil, nasıl yönlendireceğidir.

Kuran etütleri sırasında İslam’ın; "Eyleme evet, pasifliğe hayır, canlılığa evet, dünyadan elini eteğini çekmeye hayır" dediğini keşfetti. "Anladığım kadarıyla Müslümanların çöküşü, İslam’daki herhangi bir eksiklikten değil; onların İslâmî yaşantılarındaki başarısızlıklarından kaynaklanıyordu. İslam’ı yüce kılan Müslümanlar değil, bilakis; İslam’ın bizzat kendisiydi Müslümanları yücelten. Ama ne zaman ki imanları alışkanlığa dönüşerek bir yaşam programı olmaktan çıktı ve bilinçli olarak izlenmekten vazgeçildi; medeniyetlerinin temelinde yatan yaratıcı kuvvet zayıfladı, yerini yavaş yavaş tembelliğe, kısırlığa ve kültürel yozlaşmaya bıraktı." Esed, Kuran’ın ayrıntılı olarak günlük hayatla ilgilenmesi önceleri beni ürkütmüştü diyor. İnsan, ruh ve beden olarak bütünse, insan hayatının hiçbir yanı din alanının dışında düşünülerek önemsiz görülemez der.

M. Esed, Batılı değerlerin insanları nasıl değersizleştirdiğini görüyordu. Müslümanların bu tehlikeyi fark edememesini şöyle ifade ediyor: ‘Fiziksel bir ürpertiyle soruyorum. Zeyd ve arkadaşları sinsice yaklaşan tehlikeye karşı ruhlarını ne zamana kadar koruyabilecekler. Toplumsal, siyasal, ekonomik, daha binlerce unsuruyla Batı, Müslüman dünyanın kapılarına balyoz darbeleri indirmektedir. Avrupa’nın Müslümanların kültürel hayatı ve politik bağımsızlığı üzerinde sistemli ve sürekli tecavüzüne tanık oldum. Direnç gösterenler ise hep karalanmaya çalışıldı. Batı’nın bu planları iyilik sever kılıflarıyla yapılır. Ne yazık ki Batı’nın tahribatı toplumsal alanda görülmez ama döşediği (Sömürgeci anlayışla) otoyollar, elektrik santralleri vs. görülür.

İlk baskısı 1934 yılında yapılan (Yolların Kavşak Noktasında İslam) adlı kitabı; Müslümanların gerilemeleri ile ilgili analizleri ve Batı teknolojisinin saldırıları altında güvensizlikten zayıf düşmüş İslam Dünyası’nın ihtiyacı olan özgüveni yerleştirmeyi amaçlar. 1940’lı yıllarda Esed, anne ve babasının Nazi toplama kamplarında öldürüldüğünü öğrendi. 1947’de Pakistan Devleti doğduğunda Esed, Yakın Doğu işlerine bakan Dış İşleri Müsteşarlığı’na atandı. 1952’de Pakistan’ın Birleşmiş Milletler daimi temsilciliğine getirildi.

Yaz başında Kahire’den ayrılarak Ürdün’e gitti. Birkaç kez daha Şam’a, Beyrut’a gitti. İran’a, Kürdistan’a, Afganistan da gitti. 1926 kış sonuna doğru ise Semerkant, Buhara, Taşkent üzerinden Moskova’ya gitti. Bir müddet Berlin’e yerleşti.

1926 yılının bir bahar günü Berlin Metrosunda gözlemledikleri onun imana gidişinde önemli bir adımdır. Giysileri ve yaşayışlarıyla maddi zenginliklerin zirvesinde olan bu insanların gözlerinde ve yüzlerinin derinliklerindeki huzursuzluğu fark etmiş, bu doyumsuz havayı acıyla izlemiştir. Eve gelişinde tesadüfen açtığı Kur’an sayfasında şu ayetleri okur:

Bir aç-gözlülük saplantısı içindesiniz Ama mezarlarınıza girinceye dek (süren). Ama, zamanı geldiğinde anlayacaksınız... Hayır, onu tartışmasız bir gerçeklikle bilseydiniz Cehennemin yakıcı ateşini mutlaka görürdünüz.

Berlin Metrosunda seyahat ederken gördüğü insan yüzlerinin istisnasız hepsinin derin ve gizli bir acıyla kasılı olduğunu fark etti. Duyduğu sarsıntıyı yanındaki eşi Elsa’ya açtı.

Elsa şaşkınlıkla ’Bir cehennem azabı çekiyorlar sanki acaba kendileri bunun farkında mı?’ cevabıyla onu tasdik etti. Esed bu acıları insanların, asılsızca refah peşinde olmalarına bağlar. Bütün cağlarda insanlar tamahı, aç gözlülüğü tanımışlardır; ama tamah ve açgözlülük başka hiçbir çağda bugün olduğu kadar… Ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa vurmamıştır… insanlar, yalancı hedeflerle oyalanıyor. Ne kadar hikmetli olursa olsun bir insan yirminci yüzyıla özgü bu acılı koşuyu kendiliğinden bilemez. Böylesine hakim bir perdeden böylesine apaçık bir üslupla dile getiremezdi. Hayır Kur’an da konuşan Muhammed(s) değildi. Muhammed’in(s) sesinden daha güçlü daha yüksek bir sesti ve bütün zamanları aşarak ulaşıyordu insan oğlunun kulağına…

Esed, bu olaydan sonra eşi Elsa ile birlikte Müslüman olduğunu açıkladı. Böylece 19 yaşındaki bir rüyanın tecelli ettiğini hatırladı. Esed 1927’de bir kez daha bu sefer Elsa ve 6 yaşındaki oğlu ile beraber yola çıktı. 1927’de Suudi Arabistan’a gitti ve ilk haccını yaptı.

Kral İbni Suud’la yakın ilişkilerde bulundu. Esed, önceleri ibn Suud’un İslam davası peşinde olduğunu düşündüğünü ancak sonradan kendi krallığının peşinde olan bir insan olduğunu fark ettiğini üzülerek anlatır. Krallığı elde edinceye kadar İslam’ı kullanıyor. Suud’un dindarlığı yüzeysel ve biçimseldir. İslam’ın ilkelerinin özüyle, amacıyla pek az ilgilidir der. Bu yolculuk Elsa’nın dönüşü olmayan yolculuğu idi. Deniz yoluyla Cidde’ye oradan da Mekke’ye hacca gittiler. Vardıklarından 9 gün sonra Elsa vefat etti ve Mekke mezarlığına gömüldü. Bir müddet sonra yeniden evlendi Medine’ye yerleşip tarih ve tefsir çalıştı. Fakat hiçbir zaman evde sürekli kalmadı. Esed, bir çukurdaki suyun hareket etmezse kokuşması gibi, ancak kımıldar ve akarsa arınacağını düşündüğü için gezmeyi seviyordu. Yılları artık yollarda geçiyordu.

Zeyd’le Arabistan a pek çok seyahatler yaptı. Libya’nın kurtuluşu hareketine 30’lu yıllarda liderliğini Ömer Muhtar’ın yaptığı Senusi hareketine fikirsel ve eylemsel destekler verdi. Pakistan’ı BM’de temsil etti. Cinnah ve İkbal’le tanıştı 1947’de Pakistan’da dışişlerinde çalıştı. Mekke’ye Giden Yol adlı hatıratını ve seyahatnamesini yazdı.

"Kuran Mesajı" çalışması 1980’de, 17 yılda tamamlanabildi. Esed, "Mesaj"ı "düşünen insanlar"a ithaf etti. Ölümünden birkaç yıl önce yaptığı bir röportajda şöyle diyordu: Her Müslüman şunu söyleyebilmelidir: "Kuran benim için indirilmiştir"

O, peygamberin şu sözünü sıkça zikrederdi: "Eğer kendi reyini kullanır ve yanılırsan Allah yine de seni ödüllendirir; eğer doğruysan iki misli ödüllendirilirsin.” Esed, düşünen Müslümanların vicdanıydı. "İçtihat kapısı daima açık kalacaktır. Çünkü kimsenin onu kapatma yetkisi yoktur.” derdi.

“Benim başka bir yolum olmadı ki zaten; nice yıllar fark etmedim bunu, ama her seferinde Mekke nihai menzilim odu benim. Daha bunun zihnen farkına varmadan çok zaman önce, O, ta içimden kudretli bir sesle beni çağırıyordu; “Benim ülkem öte dünyada olduğu kadar bu dünyadır da; Benim ülkem insandan ruhunu da istiyor bedenini de, insanın düşündüğü, duyduğu, yaptığı her şeyi kucaklıyor. Benim ülkemin ucu bucağı yoktur.” Yıllar sonra bu içsel çağrıyı anladığım zaman artık nereye ait olduğumu biliyordum: İslam kardeşliğinin beni doğduğum günden beri beklemekte olduğunu biliyordum, onunla kucaklaşmaya hazırdım. İlk gençliğimin ülküsü, belli bir fikri yörüngeye bağlı olmak, bir kardeşler topluluğunun parçası olmak arzusu gerçekleşmişti.”

“İslam bana, geceleyin eve gürültü patırtı çıkarmadan, gizlice giren bir hırsız gibi geldi, bir farkla ki, artık çıkmamak üzere girmişti içeri o, fakat bunu, yani sonunda Müslüman olacağımı anlamam yıllar sürdü.” Önceleri Allah’ın insanla konuşmuş olabileceğine inanmıyordum. Onun sözü olduğu ileri sürülen kitapların, hikmetli kişilerin kafasından çıktığını düşünüyordum… İslam’ı öğrendikçe, öteden beri tanıdığım ama farkında olmadığım bir gerçeğin yavaş yavaş su yüzüne çıktığını hissediyordum… ‘Sen bir Müslümansın fakat bunun farkında değilsin.’ demişti bir Afganlı Müslüman.

Esed, Müslümanların içine düştüğü mezhep hastalığını, İranlı Müslümanlara yönelik eleştirilerini şöyle belirtir: Müslümanlar için, Ali’nin, Hasan ve Hüseyin’in şehadeti için vurunup dövünmek, İslam’ın insanlara neyi vazettiğinden, hangi yolu gösterdiğinden daha önemli gözüküyordu. Şia’daki bu silsileye tapınırcasına hürmet, eski inancın (Zerdüşt) silsilei tenasüh fikrinin tohumlarını yansıtıyordu. Ulusal bir kin, din maskesine büründü. Allah’ın iradesiyle halife Ali ve soyu iken, Ömer, Ebu Bekir, Osman bunu gasp etmişlerdir.

Görünürde İslami gibi görünen görüntü aslında, görünmeyen eski kültür ve inançların bir devamıdır.

Muhammed Esed, kişisel izlenimlerini Batılı okuyucuya aktararak, İslam dünyasıyla Batı dünyası arasında karşılıklı anlayış ve yakınlaşmanın doğmasını da arzuluyor.

İnsana izzet ve şeref veren başındaki taç değil. Tacın altındaki düşünce ve karakterdir.

Esed, 1992 yılında İspanya’da vefat etti. 

::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003077100

iletişim : editor@kimokur.com