Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Tüm dünya mazlumlarının acı ve keder gözyaşlarinin dinerek yerini sevinç ve huzur damlalarına bıraktığı ve tüm alemin İslam güneşiyle aydinlandiğı bayramlara ulaşmak duasıyla... Mübarek Ramazan Bayramimiz size ailenize ve tüm İslam alemine hayırlar getirsin inşallah.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




 PORTRELER
CEMALEDDİN AFGANİ (1838–1897) Portre Resmi
İran'ın Asadabad kentinde doğdu. Ailesi ile birlikte Kazvin'e, daha sonra da Tahran'a gitti. Orada zamanın en ünlü Şii kelamcısı Akasid Sadık'tan ders aldı. Tahran'dan, Şii dini öğretim merkezlerinden olan Irak'ın Necef şehri'ne gitti ve orada ileri gelen bir Kelamcı ve Alim Murtaza el-Ensari'nin öğrencisi olarak 4 yıl kaldı.

‘Abduh, Afganlılar hakkında yazarken şunu söyler: Cemaleddin Afganlıdır. Kabil’e yakın bir Eyalet olan Kanar şehrinde doğmuştur. Kendisi ve ailesi muhasara altına alınıp sürgün edildiler. Ailesi asil bir ailedendir. O Afgan şehirlerinden başka herhangi bir şehire gitmeden önce Muhammed Han’ın Başvezirlik makamına getirildi. İngilizler’e karşı olan savaşta askeri komutandı. ‘

‘Abduh O’nun Hanefi kökenli olduğunu belirtir. Ailesi sürgün edildiğinde Esadabad’a gittiler. Kensisi ise Esadabad’da kaldı, İran’a gitti. Ailesinin bir ferdi olarak, sürgün sonucu İran’da kaldı. Afganistan ve İran arasındaki ilişkiyi ise biliyoruz. Fulani dili ve Farsça dili bu bölgelerde kullanılıyor. Farsça’yı, Osmanlıca’yı biliyordu. Asıl eğitimi ise Arapçaydı. Fikri oluşumu da Arapçaydı. Sünni mezhebi hakkında, Afganistan’da doğduğu hakkında konuşunca, insanların bunu vatanlardan bir vatana, bölgelerden bir bölgeye taasub olarak anlamasınlar. O daha yüce değerlere sahipti. ‘el-Kıbli diye anılırdı. Bu isim, elle yazılmış eserlerinde yer alır. Ehli Beyt’ten olduğu için el-Hüseyni ismini de kullanırdı. Arap asıllıydı. Bir çok imzasında bu ismi kullandı.

14 yaşında 1853 yılında Avrupa İlimleri’nin öğretimine başlandığı Hindistan'a gitti. Seyahatleri hemen hemen O’nu dünyanın her yanına götürdü: Hicaz, Yemen, Rusya. Hindistan ve Afganistan'dan, İstanbul, Kahire, Paris ve Londra'ya kadar seyahatte bulundu. Bu seyahatlerin en çok zikre şayan olanlarından biri, O’nun 1869 yılında Mısır'ı ziyareti ve kısa bir kalıştan sonra oradan İstanbul'a yaptığı ziyaret idi. Fakat çok geçmeden kıskançlık ve şüphe O'nu Osmanlı başkentinden uzaklaştırdı.

1871 de yeniden Mısır'a döndü ve 7-8 yıl orada ikamet etti.Bu esnada O'nun Mısırlı aydınlar üzerindeki çok büyük fikri ve siyasi tesiri meyvelerini vermeye başladı. Edib gibi mümeyyiz yazarlar, Arabi Paşa gibi siyasetçiler ve daha bir çokları O'nun öğrencileri arasında idi. Bununla birlikte O'nun en büyük öğrencisi ve uzun hayat arkadaşı Muhammed Abduh (ö.1905) oldu.

‘Mısır’a ilk geldiğinde bazı Klasik İslami Kitapları şerh ediyordu; Mantık ve Felsefe öğreniyordu. Zamanın terk ettiği ve hiç kimsenin değinmediği, ilgilenmediği bir durumda olan İlimleri şerh ediyordu. Fikrin donuklaşması Afgani’yi bu sayfaları gözden geçirmeye ve bu fikirleri ihya etmeye itti. Öğrencileri ise bu notları ve yorumları bir araya getiriyorlardı. Bu kitaplar ve notlar, onlardan arta kalanlar; üstün felsefi derinliğini ortaya çıkarmaktadır. Yani ben O’nu hiç çekinmeden İbnu Rüşd gibi üstün kişilerin düzeyine çıkarırım. İslam İmamları’ndan söz ederken, kendisini onlardan biriymiş gibi görerek arkadaşlarımız diye söz ederdi. Şiddetli bir şekilde büyük İmamları tenkid ederdi. O, seçkin ve üstün akıl sahibiydi. Ben O’nu siyasette, sömürgecilik fırtınasına karşı duran kaya olarak adlandırıyorum. Çünkü O, Batı’nın İslam Alemini istila ettiği zamanda ortaya çıktı. Kurtuluşun yalnızca İslam’da olduğunu ve İslam ümmetinin bu kanun ve esaslara uyduğu müddetçe Batı istilasına karşı koyabileceğini öne sürdü. İslami bağ, İslami birlik, bu ümmeti bir araya getirecek unsurlardır. Ümmetin kavmiyetlerden oluştuğunu kabul ediyordu. Ümmetin, bölgeleri, vatanları, Kralları ve başkanlarının varlığını da kabul ediyordu. Ama bu unsurları birleştirecek bağın Kur’an olması gerektiğini söylüyordu.

Ayrıca o, sömürgeciliğin, ihtilal ve serveti yağmacılıktan ibaret olmadığını da anladı. İslami ekonominin oluşması için çağrıda bulundu. O’na göre Müslümanların sermayesi, serveti, yine Müslümanlardı. Yabancı şirketlere karşı, mesela Tahran’daki Tönbeki şirketine ve Kapitülasyonlara karşı tavır aldı. Sömürgeciliğin, laik kültür ve ilhadi kültürle geldiğini idrak etti. İslam Medeniyetinin geri getirilmesini, İslam’ın başlangıç noktasında görmüştü. O’nun ameli açıdan bir yönelişi vardı. İslami bir ülkede yoğunlaşarak, kalkınmaya örnek olabilecek bir şehir ve İslam aleminin ekseninde toplanacağı bir ülke oluşturmaya yönelik çalışmaları vardı. Mısır üzerinde ısrarla durdu. Mısır davası hakkında Urvetu’l-Vusqa’da durdu.

O'nun diğer bir ziyareti Paris'edir. Orada 1884 yılında Muhammed Abduh'la birlikte bütün Müslümanları birliğe ve Hilafet’i canlandırmaya çağıran ateşli bir gazete olan el-Urvetu'l-Vuska'yı çıkarmaya başladı. Yine Paris'te Fransız filozof ve tarihçisi Ernest Renan'la (1823-1890) tanıştı ve O'nun üzerinde önemli bir intiba bıraktı. Onunla sohbet ederken Renan (1890), sanki tanıdık kadim bir dostla konuşuyor ve asırlar önce İbnu Sina (ö.1037) ve İbnu Rüşd'ün söylediği "akılcılığa ve hür düşünceye çağrı" şarkısını yeniden duyuyor gibi olmuştu.

1892'de II. defa İstanbul'a gitti. Kendisinin savunuculuğunu yaptığı "Pan-İslamizm" hareketi için Afgani çapında bir entelektüel ve propagandistin değerini bilen Sultan Abdulhamid (ö.1918) nezdinde büyük bir itibar gördü. Ne var ki Sultan'la Afgani arasındaki dostluk, İslam dünyasını birbirinden uzaklaştıran kıskançlıklar ve ihtilaflar yüzünden hiçbir fayda getirmedi. 1897 yılında boğaz ameliyatının yol açtığı komplikasyonlar sonucu öldü. Fakat bazı rivayetler O'nun ölüm sebebinin zehirlenme olduğunu söyler.

‘Arapça’ya önem veriyordu. Osmanlıya Arapçayı resmi dil haline getirmesi için çağrıda bulundu. Bunun Türkler ve Araplar arasındaki gediği kapatacaktı. Sömürgecilik bu gedikten giremeyecekti. Osmanlı’yı toplumsal ve fikirsel alanda eleştiriyordu. Resmi dilsizlik Osmanlılar ile Araplar arasında boşluk doğuruyordu. Abdulhamid’e (ö.1918) sunduğu projenin Sultan Selim’e dayanan kökleri vardı. İdari mekanizmayı, düzeni eleştiriyordu, bozuktu. Bu kalkınmayı engelliyordu. Abdulhamid bu önerilere karşı suizan içindeydi, O’nun muhalefetle bağlantısı olduğunu düşünüyordu. O, Başkent’in Avrupa’da olmasını eleştiriyordu. Hilafet başkenti İslam milletinin içinde olmalıydı. Avrupa’ya verilen önemden çok Arap alemine verilmeliydi.

Afgani daha önceki dönemlerde Şeyhlik makamını eleştirdi. Bu tenkitleri ilk ziyaretinde, Daru’l-Funun’da bir ders verdiğinde, donuk, hareketsiz bazı yönelişler ile arasında savaş çıkmasına neden oldu. Ebu’l-Huda’nın Afgani ile fikri düşmanlığı da vardı. O Osmanlı devletine karşı olmayan bir ıslahat istedi. Osmanlı saltanatına, Hilafet’e düşman da değildi. Bilakis Osmanlı’yı bir araya getirici bir bağ olarak görüyordu. Buradan yola çıkarak el-Camiatu’l-İslamiyye’deki çabalarında ümmeti bir araya getirmek için çizdiği plan ve projelerde, Batı sömürgeciliğine karşı her yerde Hilafet’ten faydalanıyordu. Mısır meselesinde olsun, Sudan meselesinde veya Hindistan’da olsun, İngiliz sömürgeciliğine karşı, Osmanlı Devleti’nin bağından faydalanmak düşüncesinde ısrarlı idi. Osmanlı Devleti’nin çerçevesinde Şia ve Ehli Sünnet’in bir araya gelmesinin gerekliliği üzerinde durdu. Düşmanlık değil eleştiriydi yaptığı.’

Urvetu’l-Vusqa Cemiyeti

Hiçbir zaman bireysel kahramanlıktan yana olmadı. O’nun için toplumsal değişimin sünnetine bağlı kalmak öncelikliydi. Bu bağlamda örgütü kullandı. O sadece bir davetçi değil, sadece bir hatip değil, örgütlü mücadeleyi yürüten bir liderdi. Kendi döneminde İslam aleminde ilk İslami örgütü kurdu. Bu hizip Urabi Devrimi’ne Başkanlık etmiştir. Urabi Devrimi’nden sonra Urvetu’l-Vusqa Cemiyetini kurdu. Bu İslami Ümmetler Cemiyetiydi. Bu Cemiyet Mağrip’ten Hindistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeyi kapsamaktaydı. Cemiyet’te komutanlar vardı. Cezayir kahramanı Abdulkadir el-Cezairi ve Emir çocukları bu Cemiyet’in üyeleri arasında yer almaktaydı. İslam aleminin sömürgeciliğe karşı gizli örgütü. Örgüt adıyla dergi çıkardılar.Ümmet’in ihyası için örgütsel mantığı kullanırdı. Batı’daki özgürlük akımlarıyla da antlaşma yolunu kullanırdı. Paris’e gittiğinde sömürgeciliğe düşman, karşıt görüşe sahip Batılı siyasi hareketlerle de ilişkisi vardı.

Urvetu’l-Vusqa Dergisi

Dergi, ilk sayfasında (1883)yazıldığı gibi örgütün bir sözcüsüydü. Cemaat kendisine ait bir Dergi’nin olması için karar aldı. Bu çıkacak olan Derginin İslam alemindeki sömürgeciliğin baskısının dışında bir yerde çıkması gerekiyordu. Paris’te bir binanın üst katında bir odada. O Yazı işleri Başkanı ve Sorumlu Müdürüydü. 18 sayıdan sonra sömürgeci idareler tarafından muhasara altına alındı. İslam alemine girişi yasaklandı. Yazarlarına para ve hapis cezası verildi.

Derginin konuları şunlardı

1.İslami Birlik

2.Batı sömürgeciliğine karşı İslam alemini kalkındırmak, seviyesini yükseltmek

3.Mısır’daki İngiliz sömürgesi meselesinde yoğunlaşmak

Mısır’ı İki kıblenin kapısı künyesiyle isimlendiriyordu. Mısır’ı kalp mesabesinde görüyordu. Mısır’ın sömürülmesi olayı canlılığını koruyordu. Sudan Devrimi (Mehdi) canlıydı. Ayrıca Urvetu’l-Vusqa Örgütü tanıtımda ve yayılmacılıkta varlığını bu Dergi yoluyla sağlıyordu. Siyasi ve fikri bir dergiydi. İslami canlandırmada önemli role sahipti. Tesiri çıktığında okurlarına yansıdı. Dergi Kitap halinde hala okunmaktadır. İslami ihya komutanlarından her biri bu dergiyi okumuştur. Dergiyi okuyup da etkilenmeyen yoktur.

O zaman bu Derginin nüshaları el yazısıyla çoğaltılıp, Islahatçılar ve Alimler arasında dolaşmaktaydı. Çünkü yeni bir ses, yeni bir üslup, yeni bir ufku temsil ediyordu. Alışılagelmişin dışındaydı. Taklidi değildi. Uyanışın sesini temsil ediyordu. Kalkınmanın canlılık ve İslami uyanışın sesini.. Etkili oldu, iz bıraktı. ‘

‘Adı bile bu ismin niçin seçildiğine işaret etmektedir. İsim Örgüt için kullanılmıştır. Bu isim İslam alemini arasındaki bağdan söz etmektedir. O İslami düşüncenin ihyasını ve direniş ruhunu 20 yılda tüm İslam dünyasında gündemleştirebildi. Dergi’de; ‘Müslümanlardan söz etmek, Müslüman olmayanları ihmal etme anlamına gelmez deniyordu.’ Ancak mesele, davada ilk ele alınması gerekenlerin Müslümanlar olduğuydu. ‘

Mason Örgütleri

‘Agfani,Onların hesabına çalışmaktan çok uzak biriydi? O’nun basireti ve iş yapabilme kudreti, eşyaları, aletleri, örgütleri kullanabilecek kapsayıcılıktaydı. Aletler, örgütler O’nu kullanamıyordu. Emellerine alet olmuyordu. Fiili olarak İngiliz locasına 70 li yıllarda, İngiltere’nin Mısır’ı kuşatmadığı yıllarda girdi. Bu eliyle yazdığı bir gerçek. Bu locaların kisvesi altında çalışmak, hükümetlerin şiddetli baskısından korunmak anlamına geliyordu.O bunu Anti Sömürgeci projelerinde kullanmak istedi.Orada İngiliz, Fransız locasına bağlı localar vardı. İngiliz locasından şu talepte bulundu: Zulme karşı savaşta, Mısır’a yönelik, sömürgeci otoriteye karşı savaşta destek. O cevaben, bu bizim meselemiz değil cevabını aldı. O da onları terk ettiğine dair Mısır Locasını ziyaret için gelen İngiltere Veliaht'ı Mısır’dayken bir hutbe okuyarak masonluğu kınadı. İstifa etti. Masonluğun aldatıcılığını, sahteliğini ve sömürgecilikle olan bağını ortaya çıkardı. Fransa bu tarihte Mısır’a, İngiltere’ye karşı yardım ediyordu. Afgani Uluslararası Çekişmelerden yararlanmak istiyordu.

Sonra Ulusal Mason Locası oluşturdu: Doğu Locası.. Karar, yetki sahibi kendisiydi. Fransız locasıyla Mısır üzerine doğru yürüyen İngiliz sömürgeciliğine karşı ilişkiler kurdu. İlk olarak idari bir proje hazırladı. Maliye’ye has bir bölüm, idare’ye ait bir bölüm, Askeri işlere ait bir bölüm ve Siyasi işlere ait bir bölüm açtı. Mısırlı bir çok yönetici ve aydını locasına üye yaptı. Bu locada onları eğiterek Başkan ve Yönetici yetiştirdi. Urabi Devrimini gerçekleştirenler bu locada eğitildiler. O Masonluğun plan ve projelerini tanıyınca ayrıldı. Teori ve pratiği bunu ispatlar.

Gizli Mısır Partisi: Hizb el-Vatan el-Hur:

Bu Doğu Locası’ndan sonraki projesi oldu. O zaman kendisi Örgüt kurma çalışmaları, araştırmaları içindeydi. Örgütsel ve kurumsal imkanlardan yararlanmayı amaçlıyordu.

Mücadelesi

Müslüman halkların hürriyeti ve ilerlemesi için şiddetli bir dini gayretle tutuşan bir devrimciydi. Avrupa'ya yaptığı seyahatler O'na İslam toplumlarının cehaleti ve geriliğini göstermişti. Abdulhamid (ö.1918) ile talihsiz dostluğu, O'nun yabancı boyunduruğundan kurtulmuş bir "Birleşik İslam Hilafeti" idealini kuvvetlendirmişti. Bu hedefin iptal edilmesine rağmen, O'nun Pan-İslamizm ve Modernizme verdiği güç, O'nun öğrencilerinin çalışmalarında ifadesini buldu.

Afgani gerçekte, sistemli bir düşünür, yahut Kelamcı olarak önemli bir sima değildir. O'nun aslen Farsça olarak yayınlanmış tek eseri olan Natüralistlere Reddiye, bu tip polemik türü eserlerin derinlik ve dirayetinden yoksun, şartların ortaya çıkardığı bir eserdir. O'nun bu kitaptaki tenkit silahları, öncelikle 1879 da Hindistan ziyareti sırasında tanıdığı Ahmed Han (ö. 1817- 1898)'ın senkretik Natüralistliğine yönelmişse de, esasında O daha geniş bir alanı hedef alır. Sarahaten yahut zımnen Allah'ın varlığını inkâr etmeleri sebebiyle Democritus ve Darwin, O'nun hücum ettiği Materyalistler arasındadır.

Ateist Materyalizm ve Natüralizm felsefelerini iptal ettikten sonra Afgani, dinin Medeniyet ve ilerleme davalarına yaptığı biçilmez katkıları göstermeye koyulur. Din insana 3 temel hakikati öğretmiştir:

1-Yaratıkların efendisi olan insanın meleki yahut ruhi tabiatı. Bu hakikat insanda hayvani temayüllerin üstüne çıkma, hemcinsleriyle barış ve uyum içinde yaşama ve hayvani insiyaklarına hakim olma iştiyakı meydana getirmiştir.

2-Diğer bütün gruplara üstünlükleriyle her dini topluluğun imanının.. Bu hakikat milletler arasında rekabet doğurmuştur, çünkü milletler bu hakikati haklı çıkaracak bir hayatı istedikleri ölçüde, devamlı bir şekilde kaderlerini ıslah etmeye, ilmi teşvik etmeye ve medeniyetleşmenin gerçek alametleri olan sanat ve marifetleri geliştirmeye çalışırlar.

3-İnsanın bu dünyada ki hayatının elem ve hüznün olmadığını ve insanın nihai kaderi olan bir âlemde ki daha yüksek hayata hazırlıktan başka bir şey olmadığının idraki. Bu Hakikat insanda, sonunda gideceği daha yüksek aleme gözünü dikme, nefsini insan tabiatının meyilli olduğu bütün kötülüklerden temizlenme ve barış, adalet ve sevgi ilkelerine göre yaşama arzusu doğurmuştur.

Bundan başka din müntesiplerine 3 haslet aşılamıştır.

1-Onları çirkin davranışlarından koruyan ve onları tevbeye götüren iffet

2-Cemiyeti ayakta tutan emanet

3-Hakikatte onsuz insan cemiyetinin imkansız olduğu doğruluk.

Şayet bu tahlili, büyük milletler âlemine tatbik edersek görürüz ki, onların büyüklüğü her zaman onların bu hasletleri geliştirmelerinin bir sonucu olmuştur. Bu yüzden Grekler nispeten küçük bir millet olmalarına rağmen, bu değerler sayesinde büyük bir imparatorluk olan Perslere karşı koyabilmişler ve sonunda onları bozguna uğratabilmişlerdi. Ancak çok geçmeden Epicuros'un ( MÖ 341–270 ) maddecilik ve Haz Felsefesi (Hedonizm), insanın değeri ve onun semavi kaderiyle ilgili Grek anlayışını öldürdü ve bu Greklerin mahvolmasını hazırlayan ve nihayet onları Romalıların hâkimiyetine sürükleyen değer tanımazlık (sinisizm), ahlaki çöküntüyle sonuçlandı. Keza çok soylu bir halk olan antik Persler, Mazdeizm’in doğuşuyla birlikte, ahlaki çöküş ve Arapların hâkimiyetine girmeleriyle sonuçlanan aynı iniş yolculuğuna başladılar.

Bizzat İslam imp.da aynı sağlam ahlaki ve dini temel üzerinde yükseldi. Ancak X. yy.da Batıni propaganda kılığında, Mısır ve İran'da Materyalizm’in ortaya çıkışı, onların zihinlerine şüphe tohumları ekmek ve bu tür sorumluluklar tabiilerini dini ve ahlaki vecibelerden azad etmek suretiyle Müslüman halkın imanını sarstı. Müslümanlar ahlaki temellerini kaybettikleri için öylesine zayıfladılar ki, bir avuç Frenk onların ortasında iki yy. boyunca sağlam bir bina inşa edip orada kalabildi. Daha sonra da Cengiz Han'ın ordusu bütün İslam Memleketini çiğneyip, şehirlerini yağma etti ve halkını kılıçtan geçirdi.

Roma imp.nun düşmesinden sonra Fransızlar, ilim ve sanatlarda kesin bir üstünlük sağladılar ve Avrupa'nın en ileri milleti haline geldiler. 18.yy. tarihte aydınlanma ve eşitlik adına eski Epicuros Natüralizm’ini yeniden canlandırdılar. Dini inançları bütünüyle hurafe sayıp reddettiler. Allah'ın varlığını inkar edip, O’nun yerine Akıl Tanrısını ikame ettiler. Sonunda bu sapık akideler Fransa'yı, Fransız İhtilali olarak bilinen kanlı mücadeleye soktu ki, Napolyon bile bu ülkeyi bu fitneden kurtaramadı. Bu genel inkıraz ve infisahı 19.yy.da bilhassa Sosyalizm'in doğuşu ve Prusya'nın Fransa’yı işgali gibi daha büyük felaketler takip etti.

Afgani Avrupa tarihiyle ilgili bu düşüncelerine, aynı ahlaki-felsefi kategorilerini 19.yy Nihilistlerine, Sosyalistlerine ve Komünistlerine atfetmekle son verir. Zayıfların ve mazlumların davasını savunma bahanesiyle onlar bütün imtiyazların kaldırılmasını ve bütün özel mülklerin kamulaştırılmasını telkin ettiler. Adalet ve Eşitlik adına bu vetirede onların ne kadar kan döktüklerini ve fitneler çıkardıklarını herkes bilir. Onların din ve otoritede saldırmaları "bütün iktisadi mallar tabiatın hediyesidir ve onların özel mülke dönüştürülmesi tabiat kanununu ihlaldir" kaziyesinden kaynaklanır. Ajanları bütün Avrupa'da ve bilhassa Rusya'da aktiftiler; Eğer güçlerini pekiştirirlerse insan soyu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Milletlerin doğuş ve çöküşlerinde etkin olan dini ve ahlaki amiller hakkındaki bu tahlil insicamı ve dini hamiyeti bakımından harikuladedir. Gariptir ki, Afgani nin hücum ettiği 19.yy. Natüralistleri, Avrupa Nihilistleri ve Sosyalistleriyle, onların Fransız ihtilali öncesinin serbest düşünürleri olan selefleridir. Her ne kadar Urvetu'l-Vuska'da, niyetinin Hindistan Natüralistleri’ni tenkit etmek olduğunu ifade ederse de, Kitapta onlardan açıkça bahsetmez. Anlaşılan Afgani genel bir nazariye olarak Natüralizm'i iptal etmekle, Hind Natüralistleri’nin görüşünün nazari olarak savunulmaz olduğunu göstermek istemiştir.

Tahlilinin ilgi çekici bir özelliği, O'nun dayandığı tarih kuramı ve insanlığın terakkisinde etkili bir amil olarak dinin rolüdür. Ancak gariptir ki Afgani dini herhangi bir tabiat üstü içerikten öte, akılcı bir inançlar sistemine irca eder. Gerçek din, inançların, şüpheli fanteziler, yahut ataların zan ve vehimleri yerine sağlam burhanlar ve sahih deliller üzerine kurulmasını savunur. İslam'ın üstünlüğü, onun tabilerine delilsiz hiç bir şeyi kabul etmemeyi emretmesinde ve heva ve hevesin onları yoldan çıkarmamasını ihtar etmesinde yatar.

İslam'ın Hinduizm'den Hıristiyanlığa ve Zerdüştlüğe kadar diğer dinlere üstünlüğünün alameti O’nun temel inançlarından tamamen akledilebilir ve herhangi bir gaybi unsurdan hali olmasında yatar. Afgani'nin, akidenin "akliliği" görüşünde tamamen Modern olduğu açıkça görülür. Yine aynı şekilde O’nun, özellikle Hanbeliler, Eş'ariler ve Sufi'lerce ifade edildiği şekilde dini ibadetin tabiat üstü unsuruna dair geleneksel anlayıştan ayrıldığı görülür. Macit Fahri'ye göre İslam’ın ilk akılcıları olan Mu'tezile bile herhalde bunu kabul etmezdi.

Modernizm

Afgani’nin bir çok yazısını toplayan Ammara O’nun şöyle dediğini aktarır:’ Batı’nın bıraktığı, bittiği yerden başlamamalıyız.’ Görevimiz usulü korumamızdır. Her milletin mukallitleri vardır. Bunlar sömürgeciliğin nüfuz ettiği ve yerleştirmek için kullandığı boşluklardır. O’nun Batı tarzındaki eğitim hakkında eleştirisi vardır. Osmanlı tecrübesine ve Mısır tecrübesine de eleştiride bulundu. Ben bu konudaki yazılarını el-İslam beyne et-Tenvir ve et-Tezvir adlı kitapta zikrettim. Bu konuyla ilgili bütün yazılarını İslam’da ıslah ile Batı tarzlı Modernistliği açıklayıcı belgelerini yazılarını topladım.

Batı’nın Medeniyet örneğini taklit edenler, medeni hizmetçiler, uşaklardır. Bu türleri ümmetin kapılarını sömürgeciliğe açanlardır. Afgani nususiler gibi dar kalıplı, kapalı biri değildi. Batılı anlamda Modernist de değildi. O farklı Medeniyetlere açılan İslami orta yolu tutmak azmindeydi. Bu düşüncesi farklı Medeniyetler, ilimler ve insani genel müşterekler olan gelişmeler ile kültürlerin, inançların, felsefelerin arasını ayırdı. Kültür, inanç, Felsefe, medeniyetin önceliklerindendir.

‘Akılcılığın İbnu Ravendi'den Ebu'l-Ala el-Maarri'ye kadar "bir seri münkir okuyucu" nun çizgisine düşmeden de mümkün olacağını gösterdi. Din hakikatının, ferdi ahlakın teşekkülünde ve beşeri kültür kompleksinde zati unsur olduğunun tamamen farkındaydı. Böylece İslam'ın akliliği ve kültürel boyutu 20. yy.da İslam'ın Modernist yorumlarında hakim konular oldu.

Ondan Allah razı olsun…
::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003076998

iletişim : editor@kimokur.com