Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Tüm dünya mazlumlarının acı ve keder gözyaşlarinin dinerek yerini sevinç ve huzur damlalarına bıraktığı ve tüm alemin İslam güneşiyle aydinlandiğı bayramlara ulaşmak duasıyla... Mübarek Ramazan Bayramimiz size ailenize ve tüm İslam alemine hayırlar getirsin inşallah.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




 PORTRELER
ERCÜMEND ÖZKAN (1935-1995) Portre Resmi
Türkiye'deki radikal İslâmî hareketler söz ko¬nusu olduğunda ilk akla gelen isimlerden biri de Ercümend Özkan'dır. Ona radikal hareketlerin çözümlenmesi bakımından ayrı bir yer ve önem kazandıran birkaç özelliği var. Ercümend Özkan, kronolojik olarak bakıldığında Cumhuriyet tarihinin radikal diye nitelenebilecek ilk İslâmî hareketinin önderidir. Hizbu't Tahrir ya da Kurtuluş Partisi olarak adlandırılan bu hareket o güne dek Müslüman camiaya hâkim olan zihinsel kompartımanları aşarak, İslam’ı kendine özgü ilkeleri olan bir siyaset biçiminde takdim etmiştir. Bu temel kabul sadece siyasal alandan uzak kalmaya özen gösteren hatta siyaseti şeytani olanla özdeşleştiren İslâmî gelenekle çelişmekle kalmıyor; bu geleneğin cemaatçi örgütlenmeleri önceleyen tutumuna da ters düşüyordu. Çünkü Hizbu't Tahrir İslâmî siyasetin sağ liberal partileri desteklemek ve bu suretle eldeki cema¬atleri muhafaza etmek yoluyla değil; doğrudan İslâmî bir "parti" aracılığıyla yapılabileceği kanısındaydı. Söz konusu siyasal organizasyon uluslararası bir İslâmî örgütlenmenin Türkiye ayağı olmasına ve kendinden sonra kurulacak olan RP benzeri le¬gal İslâmî partilerden farklı olarak demokratik sistem içindeki bir iktidarı asla hedeflememiş olmasına karşın, Türkiye İslamcılığının gündemine parti fikrini getirmiş ve İslâmî siyasî talepleri açıkça dillendirmiş olması bakımından özel bir önem taşımaktadır. Bu hareket Sünnî coğrafyanın hemen her bölgesinde etkisini gösteren ancak Türkiye İslamcılığının neredeyse ayrılmaz parçasını oluşturan takiyyeci tutumlara hiçbir zaman tevessül etmemiştir. Bu açıdan bakıldığında Özkan'ın Hizbu't Tahrir ile başlayan ve onsuz devam eden siyasî deneyimi¬nin hem illegal hem de şeffaf olmak gibi istisnai bir özelliği vardı, illegaldi, çünkü son dönemlere kadar "gerçekten" İslâmî olan bir partinin illegal ol¬mak durumunda olduğunu; kendisini demokratik sistem içinde tanımlayamayacağım ve konumlayamayacağını savunuyordu; şeffaftı, çünkü 163. madde varlığını koruduğu süre içinde bile bu hedeflerini kamu önünde açıkça deklare etti, bu çerçevede örgütlendi ve çalıştı. Onun İslamcılığı "yeraltındaydı" ama herkese anlatılmalı ve herkesi kucaklayabilmeliydi. "Öncü çekirdek"in kendi içine kapalı tartışmalarına ve eylem kararlarına dayanan klasik illegalitenin niteliklerini ters yüz etti; illegalite, meşruiyetini verili sisteme tasdik ettirme ihtiyacı duymamayı ve sistem içi bir örgütlenmeye gitmemeyi ifade ediyordu. Ve belki de en önemlisi, siyasal mücadele ile siyasal şiddet arasında daima açık bir ayrım gözetti; bu ayrım ve iç siyasal şiddete mesafelilik (Özkan 1992: 10-13), düşünsel ve siyasal mücadelesinin şeffaflığını tamamlayan boyutlardan biri oldu. Türkiye radikal İslamcılığı açısından önem taşıyan bu deneyimi, tarihsel ve ayrıntılı olarak betimleyebilmek için Özkan'ın biyografisindeki karşılıklarına bakmak yararlı olacaktır.

Ercümend Özkan'ın siyasi yaşamını üç ana bölümde ele almak olanaklıdır:

1- 1970'e kadar süren Hizbu't Tahrir (bundan sonra HT olarak anılacaktır) dönemi;

2- Görüşlerinde HT kültürü ağır basmakla bir¬likte ondan kopmuş olduğu 1970–1980 arasındaki HT sonrası dönem;

3- Kuran ve Sünnet'le sağlaması yapılmış bir İs¬lâm anlayışıyla vasıflanan 1980 sonrası dönem.

1938 Mucur doğumlu olan Ercümend Özkan, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını babasının memuriyeti nedeniyle Kayseri, Ankara, Kırşehir ve İstanbul'da geçirdi (Mukaddes Özkan 1996:4). 1959 yılında Ankara'ya geldi. Hukuk Fakültesi'nde ve DTCF'nin Şark Dilleri Bölümü'nde okudu. Bu dö¬nemde Millet Partisi ve Türk Ocağı bünyesinde bazı siyasi etkinliklerde bulundu. Bu, onun milliyetçi-muhafazakar kesimlerle ilk ve son beraberliğiydi. Bu beraberlik kısa sürdü ancak yine bu tarihlerde kurduğu (1960) Basın Haber Ajansı, ölümüne dek temel geçim kaynağı oldu. Bu kuruluş, Türkiye'de basın takibi ve kupür derleme alanında ilklerden biriydi. Özkan, ileriki yıllarda Hizbu't Tahrir davasından dolayı ömür boyu kamu hizmetlerinden yasaklanacak ve bu kupür derleme merkezi sayesinde devlete muhtaç olmadan yaşamasını bir gurur vesilesi olarak her fırsatta zikredecekti. 1963'te kendisi gibi DTCF'de okuyan bir hakim kızıyla, Mukaddes Taner'le evlendi. Hizbu't-Tahrir ile, dü¬şüncelerini hızla muhaffazakar öğelerden arındırdığı ve İslâm'ı "siyasi platforma taşımayı" (Mukad¬des Özkan 1966:7) kafasına koyduğu bu dönemde tanıştı, ilk siyasal çıkışı da, 1967'de, kurucusu Takiyeddin en-Nebhani olan, 1952 Ürdün doğumlu Hizbu't-Tahir (Kurtuluş Partisi) ile oldu, Hizbu't-Tahrir, başbakan Süleyman Demirel'e, ana muhalefet partisi lideri ismet inönü'ye ve CHP milletvekili Cihat Baban'a yazılmış açık mektuplar, dağıtılan beyannameler(1) ve özellikle de 182 maddelik Anayasa Tasarısı ile gündeme gelmiş ve der¬hal adli takibata uğramıştır. Aslına bakılırsa, partinin tanınması kendilerini deklare etmelerinin hemen ardından gelen tutuklamalarla olmuştur. Halkı Müslüman olan devletleri Dar'ül İslama çevir¬mek iddiasında olan, hilafeti önceleyen, hüküm vermede temel ölçü olarak Kur'an-Sünnet-İcma-Kıyas'ı benimseyen, yönetim anlayışı itibariyle Şura Meclisi ile onun seçeceği başkan'ın (halife) otoritesine dayanan, valiler idaresindeki bir eyalet sisteminden söz eden ve şer'i mahkemelerin yeniden kurulmasını öneren HT'cilerin belki de en önemli özelliği, yabancılara ekonomik imtiyazlar verilmesine ve NATO benzeri ittifaklarla, üslerin yabancılara kullandırılmasına karşı çıkmakta oluşlarıydı. 05.08.1967 tarihi "Hristiyanlarla Müttefik Olmak Haramdır: Seri Hüküm" başlıklı bildiri, bu anti-emperyal tavrın örneklerinden biri olarak zikredilebilir.

Düşmanlığın komünizme inhisar ettirilmesinin yanlış olduğunu öne süren bu bildiride, komünizm tehlikesinden korunmak için Batı'ya sığınmanın haram olduğu çünkü hilafetin kaldırılıp dinin hayattan ayrılmasının baş sorumlusunun Batılılar olduğu görüşüne de yer veriliyordu (TC Ankara l. Ağır Ceza Mahkemesi Kararı 1968:30,34–35).

Dönemin, Amerikancı politikalara olumlu ba¬kan, sağ muhafazafar partileri destekleyen ve siyasal taleplerden titizlikle kaçınan İslami söylemleriyle yakından uzaktan ilgisi olmayan bu radikal çıkış, Kemalist çevrelerden ne denli eleştiri aldıysa geleneksel- muhafazakar çevrelerden de o denli eleştiri aldı; hatta bu ikincileri dehşete düşürdüğü bile söylenebilir. Genellikle dindarlıklarını da önemseyen bir toplumsal kategori oluşturan muhafazakarlar (örneğin bkz. Ahmet Kabaklı (1967); İsmet Giritli (1967a; 1967b), Fehmi Anlaroğlu (1967a; 1967b), Fehmi Anlaroğlu (1967a; 1967b); Kemal Yaman (1967) gibi isimler), söz konusu sistem karşıtı söylemleri daha ziyade sol çevre ve hareketler¬den duymaya alışkın olduklarından HT'yi "komünist" bir örgüt olarak tanımladılar. Örgütü, "kökü dışarıda bir komünist teşkilata bağlı" ve "Moskova (veya Pekin) emrinde çalışan bir komünist yuvası olmakla" suçladılar; HT'cileri de '"Türk düşmanı Müslüman maskeli komünistler" diye nitelediler. Sağ muhafazakar kesimin bu tutumunda, HT'nin, yöneticilere (ulu'l emr) itaati koşullandırmasının ve dinin muhafazakâr partilerce istismarına karşı çıkışının da önemli bir rolü vardı kuşkusuz.

1950 sonrasında muhafazakârlık, hem dindar hem sektiler, hem dindar hem liberal, hem dindar hem Amerikancı olmayı olanaklı kılan bileşimiyle dönemin gözde eğilimi, yükselen değeriydi, işte HT ideolojisi ve pratiği tam da bu ikircikli bileşimle çelişiyor, ona açıktan meydan okuyordu, islamcılık ile Amerikancılığı ikilemler olarak tanımlayıp karşıt kutuplara yerleştiriyordu: HT'nin Anayasa Tasarısı'nın dış politika ile ilgili maddeleri yanında, "Hristiyanlarla Müttefik Olmak Haramdır: Şer'i Hü¬küm" başlıklı bildirisinde de işlenmiş bulunan bu görüşlerin doğruluğuna inandığını ve yaşadığı sürece bunları savunmaya devam edeceğini söylemesi, Özkan'ın ilk hapis cezasını almasına neden oldu. 13 ay süren HT yargılaması sonunda, 4 yıl ağır ha¬pis ve Bingöl'de 2 yıl zorunlu ikamete mahkum edildi, ömür boyu kamu hizmetlerinden yasaklandı, Hapis cezasını Çamlıdere, Mucur, Adana cezaevleri ile İmroz yarı açık cezaevinde tamamladı. 1982'de ve 1985'te iki kere daha gözaltına alınacak; İktibas’la yayımlanan bir yazı nedeniyle aldığı altı yıl üç aylık hapis cezası ise paraya çevrilecekti.

HT'nin Ürdün kaynaklı oluşu, sol hareketler için de sistemik bir suçlama olagelmiş bulunan "kökü dışarıdalık" iddialarını beslemiş ve güçlendirmişti. Cezaevi dönemi, Özkan'a (1991 a:15) bu suçlamayı bertaraf etmek ve Türkiye'ye özgü yeni bir İslami hareket yaratmak konusunda neler yapı¬labileceğini düşünme fırsatı verdi, işte 1970–80 dönemi, Özkan'ın görüşlerinde HT kültürünün ağır basmaya devam ettiği, siyasî radikalizminin yine fıkhi söylemlere dayandığı ancak HT ile olan siyasî bağlarının koptuğu dönemdir, İslam Partisi dönemi olarak da adlandırılabilecek bu dönemde Özkan, düşünsel etkinliklere odaklanmış çalışma grupları oluşturmuş ve bu gruplarda tartışılan konuları yazıya geçirerek kitapçıklar halinde dolaşıma sokmuştu (Kars 1996: 39). Ocak 1981'den itibaren düzenli olarak yayınlanan İktibas dergisi(2) de, bir anlamda bu çalışmaların sonuçlarının kamoyu ile paylaşılmasını sağlamak üzere düşünülmüştü.

1980 sonrası dönemde İktibas dergisinde "Selam ile", "Yorum", "Kavramlar" ve "Okuyucu Mektuplarına Cevaplar"(3) başlığıyla yazılar yazan Özkan, düşünsel ve siyasal enerjisini, İslâm'ın İslam-dışı kirliliklerden arındırılması hedefine yöneltmişti (Erkilet Başer 2000:186). Özkan'a göre İslam, a) geleneksel din yoluyla sokulmuş olan ve aslında dinde yeri olmayan görüşlerden ve b) modern/Batılı/laik ideolojiler tarafından sokulmuş olan görüş¬lerden arındırılmalıydı. İslâm'a geleneksel din yoluyla sokulan görüşler, tasavvuf (Özkan 1988;1993), fıkıh ve mezhepler (özellikle mezhe¬bini din edinme anlamında) (Özkan 1984) ile fetva külliyatları çerçevesinde değerlendirilmiştir. İslâm'a laik ideolojiler yoluyla sokulan görüşleri ise hümanist, sosyalist ve laik-demokratik görüşler olarak sınıflandırabiliriz. Geleneksel ve laik ideolojile¬rin İslâm'a sokulmasının yarattığı kirlilik ancak Kuran ve Sünnet'in doğru anlaşılmasıyla giderilebilirdi. Özkan'ın "arı duru" diye nitelediği gerçek İslam’ın ya da Kur'an İslam’ının ortaya konulması ve siyasal mücadelenin temeline yerleştirilmesi gerekiyordu. Özkan'a göre, radikal İslâm ya da köktenci İslam, İslam’ın köklerinden gelen İslam'dır ki, onun kökleri de kitabullah ve Sünnet-i Resullah'ta-dır" (1985:2).

Bu açıdan bakıldığında, Özkan'ın düşüncesin¬de, İslâmi mücadelenin siyasallığı ve siyasal mücadelenin partiselliği bakımından hiçbir değişim söz konusu olmamıştır denilebilir. Söz konusu değişim, İslam’ın tanımlanma biçimine ilişkindir. Bu neden¬le, Özkan'ın 1980 sonrası döneminin temel özelliği, "laik" sisteme karşı verdiği siyasal mücadeleye; geleneksel dinsel gruplara ve bunların düşüncelerine karşı giriştiği dinsel mücadelenin de eşlik etmiş ya da eklemlenmişe olmasıdır. Türkiye'de bir İslâm devleti kurulması yönündeki siyasal radikalizmine, gerçek İslam’a ulaşma yönündeki bir dinsel radikalizmi eklemişti. Bu iç muhalefet zaman zaman ya¬kın çevresinin onu "yeni cepheler açmak" ve "Müslümanlara yönelttiği eleştirilerinde aşırıya kaçmakla" suçlamasına neden olacak denli şiddetli hatta acımasız olabiliyordu (Arslantaş 1986). Bu dönemde Özkan, tasavvufun İslam'dan tamamen ayrı bir din olduğunu savunuyor; uydurma hadisler/fetva-lar/fikhî görüşler yoluyla İslam’a girmiş olan unsur¬ların Kuran ve sahih Sünnet temelinde ayıklanması gerektiğini öne sürüyor ve ister istemez de, bu ölçütlere göra "İslam dışı" olarak tanımladığı gele¬neksel Müslüman grup/hareketlerle karşı karşıya geliyordu. İslâmî bir partinin ve siyasal mücadele¬nin Kur'an-Sünnet-icma ve Kıyas'a dayandırılması gerektiği yönündeki klasik HT'ci görüşlerden tamamen kopmuş; İslâmî mücadelenin temel kaynağının Kuran ve onun ışığında gözden geçirilmiş sahih Sünnet olduğu sonucuna varmıştı. Eskisi gibi İslamcılığın temel ibadetlerin oluşturduğu taban üzerin¬de yer alan çok daha geniş bir ilkeler bütününe yaslanmakta olduğunu düşünüyordu; buna dış güç¬lerin emperyalist saldırılarına karşı koymak ve iktidarların İslâm dışı uygulamalarına karşı çıkmak da dahildi. Ancak bu değişmezlere eklenmesi gereken önemli bir başka boyut daha vardı: İçe dönük bir eleştiri ve arındırma etkinliği. Aslında bu talebin ar¬dında yatan nedenlerden biri de, geleneksel grup ve hareketlerin verili sistemle muhafazakâr bir tutum içinde barışık yaşamakta bir sakınca görmüyor oluşlarıydı:

Tekrar/anıp duran geleneksel İslamlığıyla değil midir Müslümanlar kâfirlerin kucağına düşmüşler ve hallerinden de rahatsız olmamaktadırlar? [...] İs-lâmizasyon, İslâm'ı İslâm'la engelleme politikası¬nın adıdır [...] Asıl İslâm'a karşı koyabilmek için ondan motifler bulunan karıştırılmış İslâm'a başvurma ihtiyacı her gün artmaktadır [...] Kendisine intikal eden bütün mirası herhangi bir tahkikten ge¬çirmeden olduğu gibi kabul etmek bir insanın yapabileceği en büyük kusurdur (Özkan 1985: 2; 1990b; 1991b:13).

Özkan'a göre, Sünnet ve mezhepler konusun¬da sorunun temel kaynaklarından biri, İslâmî hükümlerin anlamlan ve muhtevaları bakımından değil de biçimleri bakımından önemsenmesi ve benimsenmesiydi. "Değişen Dünyada Yerimiz" (1990a:64) başlıklı bir yazısında Sünnet'in zamana ve mekana göre değişebilecek biçimsel şeylerle (sakal, kıyafet, yemek yeme biçimleri vb.) sınırlı olmayıp, o konuyla ilgili ayetlerin muhtevasına bağlı olduğunu belirtmekte ve Muhammed Peygamberin mesajın evrensel anlamını vurgulayan söz ve dav¬ranışlarının örnek alınması gerektiğini belirtmek¬teydi (Özkan 1987: 89-90). Bundan kastı, kurtuluşun, peygamberin davranışlarının taklidine değil siyasal mücadelesinin özünün kavranmasına bağlı olduğuydu. Türkiyeli İslamcıların İran Devrimi'ni önemli bir tarihsel tecrübe olarak değerlendirmele¬rine olanak vermeyen olumsuz tepkilerin altında mezhepçi tutumların yattığına inanan Özkan, "mezhebi din edinmek" yerine mezheplerin kendi¬lerinin Kur'an ışığında gözden geçirilmesini öneri¬yordu. Bu bağlamda zikrettiği ilginç örneklerden biri Ebu Hanife'nin örnekliği ile Hanefilerin tutumları arasındaki karşıtlıktı. Ebu Hanife dönemin sultanına taviz vermediği için hapishanede ve işkence altında ölmüş olmasına karşın bugünkü Hanefiler bu siyasal duruşun evrensel boyutunu örnek almak yerine mezhebin davranışsal ayrıntılarını esas almaktaydılar. Dahası, Müslümanlık ortak ekseninde bütünleşmek yerine mezhepleri temelinde ayrıl¬makta ve birbirlerine karşı olumsuz duygular besle¬mekteydiler (Özkan 1984: 14). Bütün bu görüşler ve bazı dinî cemaatlere yönelik sert eleştirilerle birlikte gelen "Sünnet'in Kuran ışığında gözden geçirilmesi" önerisi, Özkan'ın "mezhepsiz" ve "Tasavvuf düşmanı" ilan edilmesine ve yalnızlaştırılmasına neden oldu. 1991 sonlarında İslam Partisi'ni legalleştirme yönündeki girişimlerini engellemiş olan etmenlerden biri de buydu.

Bu dönemde de, İslâmî mücadelenin temelini tebliğ, tebliğin en önemli aracını da parti olarak tanımlıyordu. Parti, inancı yerleştirme (iman), kamuoyu oluşturma (kadrolaşma) ve devlet olma aşamalarından oluşan bir Rabbanî yöntemle (Özkan 1988: 285–291) iktidarı ele almaya talipti. Tüzük ve programı Kur'an'dan ve Sünnet'ten çıkarılmış İslâmî bir parti aracılığıyla yapılacak tebliğ, İslâm devletine giden yolu açacaktı. İktibas'ta yayımlanan "Tebliğ ve Parti" başlıklı bir yazısında "parti metodu değil tebliğ metodu diyenlerin anlamadığı husus, partinin tebliği (açıklamayı) kişisel olmaktan çıkarıp kitlesel ve örgütlü yapmayı sağladığıdır" (Özkan 1990b: 62) diyordu. Aslında, 1991'deki girişimini de aynı gerekçeyle açıklamıştı, İslami bir partinin illegal olmak zorunda olduğu (Özkan 1990b: 10) yönündeki yazılarıyla çelişik görünse de bu girişimin temel nedeni, 141–142 ve 163. maddenin kaldırılmasıyla ilgili hukuki hazırlıklardı. Özkan bu değişiklik gerçekleşirse Türkiye'de komünist ve İslami (şeriat esaslarına dayalı) partilerin kurulması önündeki engellerin kalkacağını düşünüyor ve bu olanağı değerlendirmek istiyordu. Partisinin seçimlere katılmayacağını sadece tebliğ amacıyla çalışacağını açıklıyordu. (Çelik 1991; Çiçek 1991; İnce 1991).

Bu konuyu istişare amacıyla davet edip görüş¬tüğü dönemin İslamcıları (çoğunlukla radikal olanlardı) ise, aralarında bir televizyon kurmanın da bulunduğu diğer birçok projesi gibi buna da itiraz ettiler. 1970 sonrası çalışma gruplarından yetişmiş ya da bir biçimde onun yanında bulunmuş isimlerin çoğu yani eski yoldaşları, partinin verili sistemi tanımak anlamına geleceği ya da "henüz o evreye gelinmediği" (Türkmen 1996: 124) gerekçesiyle parti kurma fikrine karşı çıktılar. Radikal İslami hareketlerin Seyyid Kutup'tan devraldıkları "aşamalılık ilkesi" gereğince, siyasallaşma ancak imanın halkın kalbine ve yaşamına yeterince yerleşmesinden sonra söz konusu olabilirdi ve Türkiye'de henüz bu aşamaya gelinmemişti. 1990'ların sonlarına doğru Kutupçu aşamalık tezi radikal İslamcılar tarafından tekrar tartışılacak ve bu tezin zaman zaman İslami hareketlerin önündeki bir engele dönüştüğü dillendirilecekti; ancak Özkan'ın 1991'de¬ki girişimi sırasında ana akım hâlâ Kutupçu tezlerden yanaydı. Sonuçta Özkan İslam Partisi'ni legalleştirme girişimden vazgeçti ve kısa bir süre sonra, 24 Ocak 1995'te, geçirdiği bir kalp krizi sonucu öldü. 2000'lere gelindiğinde 1970'lerde beraber yola çıktığı kişilerin ve onların çevresinde halkalanmış grupların çoğu AKP türü sistem içi demokratik partilere yaklaşmış; bir kısmı ise Türkiye Müslü¬manlarının kendi ülkelerinde rahat bir nefes alma¬larının AB'ye girmekle mümkün olabileceğini dil¬lendirmeye başlamıştı (örneğin bkz. Avrupa Birliği Süreci ve Müslümanlar Formunu, 22 Eylül 2002). Özkan'ın HT günlerinden başlayarak siyasal yaşamının tüm evrelerinde ısrarla vurguladığı ve sadık kaldığı antiemperyal tutum ve bunun dinsel/siyasal dayanakları Türkiye Müslümanlarının (radikal islamcılar da dahil) gündeminden çıkmıştı. Türkiye'deki ABD üsleri ve stratejik ortaklıklar ulusal çıkarlar çerçevesinde değerlendirilmeye başlanmıştı.

11 Eylül ve onu takip eden işgaller, emperyalizmin ve fiziksel sömürgeciliğin kitaplardan okunan bir kuram olmayıp, Üçüncü Dünya halklarının yaşamını kâbusa çeviren bir gerçek olduğunu gösterdi göstermesine ama tıpkı 1960'lardaki muhafazakârlar gibi hem demokrat, hem liberal, hem Amerikancı (ya da AB' ci) hem de islamcı olmayı epeydir içlerine sindirmiş bulunanlar açısından bunun yegâne sonucu, güçlü emperyal devletin karşısında hizalanma eğilimi oldu. Kendilerinden birinin ya da ehveni şerrin iktidarda olduğunu düşünen islamcılar da kafaları ciddi biçimde karışmış halde olup biteni izlediler. Emir sahibi kendilerinden, kendi içlerinden gelen biri olunca zaten içselleştirilmiş olan itaat tam teslimiyete dönüştü. 11 Eylül sonrası dünya konjonktürünün aksine Türkiye'de İslamcılık kendi basma bir siyaset olmaktan çıkıp, Amerikan tarzı demokrasinin Ortadoğu'ya taşınmasının taşeronluğuna koşuldu. Feldman'cı İslami demokrasi söylemleri AKP iktidarının yol haritası oldu. Özal döneminin İslamizasyon politikaları Ortadoğu'da yükselmekte olan devrimci dalganın kırılma¬sına nasıl hizmet ettiyse, AKP'nin İslami demokrasisi de Irak direnişinin kırılmasına hizmet edecek gibi görünüyor, işte tam da bu bağlamda Özkan'ın 1990'da, Körfez Savaşı sırasında kaleme almış olduğu bir yazısı geliyor akla: "İslâmizasyon politikaları Batı'nın empoze ettiği son çarelerdir. Lakin kesinlikle Amerika'yı ve Allah'ı birlikte razı etmek mümkün olamayacağna göre, yalnızca Allah'ı razı edecek İslam demek olan köktenci İslam bütün potansiyel gücü ile gelişecektir" (1990c: 8) demişti. Bu ikilemin (yoksa paradoks mu demeli?) tam on üç yıl sonra, Irak savaşı münasebetiyle Müslümanların önüne yeniden gelmiş olması acaba sadece bir rastlantı mı?

DİPNOTLAR

1- HT'nin Nisan-Kasım 1968 arasında dağıttığı beyannameler şunlardır: "Müslümanların Ölüm Kalını Meselesi"; "İslâm Devleti Anayasa Tasarısı"; "Ormanlar, Petrol ve Diğer Madenler Hakkında Şer'i Hüküm"; "Hıristiyanlarla Müttefik Olmak Haramdır: Şer'i Hüküm"; "Hilafeti Kurmak Bütün Müslümanlara Farzdır".

2- İktibas, Özkan'ın rahatsızlığından kaynaklanan Ağustos 1987-Kasım 1989 arasında ki kısa mola dışında 21 yıldır yayımlanmaya devam ediyor.

3- Anlam Basın Yayın Ercüment Özkan'ın vefatından sonra bu yazıları derleyerek ayrı ayrı kitaplar halinde yayımla¬mıştır. Bu kitapların tam listesi kaynakçanın arkasındaki seçilmiş okuma listesinde bulunmaktadır.

* İslamcılık - Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce -Cilt 6, Editör: Yasin AKTAY, iletişim Yayınları, 2004, s.684–692.

Alev ERKİLET
::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003077067

iletişim : editor@kimokur.com