Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Tüm dünya mazlumlarının acı ve keder gözyaşlarinin dinerek yerini sevinç ve huzur damlalarına bıraktığı ve tüm alemin İslam güneşiyle aydinlandiğı bayramlara ulaşmak duasıyla... Mübarek Ramazan Bayramimiz size ailenize ve tüm İslam alemine hayırlar getirsin inşallah.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




 PORTRELER
FAZLUR RAHMAN (1919-1988) Portre Resmi
“Bütünleşmiş ahlaki davranıştaki gayet nazik dengeye Kur’an takva adını vermiştir ve belki de Kur’an daki en önemli kelime budur. En yüksek anlamıyla takva, tamamen mecz olmuş ve bütünleşmiş insan şahsiyeti ve bütün olumlu parçaların birleştirilmesiyle meydana gelen kararlılık demektir.

Başka bir ifadeyle takva, bir kimsenin kendisini davranışlarının zararlı ve kötü neticelerinden koruması demektir. Öyleyse eğer birisi Allah korkusu derken, gerek bu dünyada, gerekse ahrette hareketlerinin doğuracağı kötü sonuçlardan korkmayı kastederse, çok doğru düşünmüş olur. Diğer bir deyişle, hem bu dünyada hem de öbür dünya için hassas bir sorumluluk hissinden kaynaklanan korkudur takva.

Takva, ahlaki gerginlikler alanına demirleyip Allah’ın sınırlarına sıkı sıkıya perçinlenmektir; yoksa gerginliklerdeki dengeyi bozmak veya onları aşmak ya da sınırları çiğnemek değildir.”


21 Eylül 1919′da Hindistan’ın (bugünkü Pakistan’ın kuzeybatısında) Hazara şehrinde, dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Mevlana Şihabuddin, Deobandî (Diyobendî) ekole mensup bir alimdi. Fazlur Rahman, ilk eğitimini babasından aldıktan ve 10 yaşında Kur’an’ı ezberledikten sonra medrese eğitimine başladı. Ailesi 1933 yılında Lahor kentine taşınınca üniversiteye gitti. Bir yandan da babasından aldığı özel eğitimini devam ettirdi ve 1940′ta Pencap Üniversitesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitede yaptığı yüksek lisansını 1942 yılında tamamladı ve aynı yıl bu üniversiteye asistan olarak atandı.

1946-1949 yılları arasında Oxford Üniversitesi’nde doktora çalışması yaparken bir taraftan da İslam felsefesi ile ilgilendi.Doktorasını tamamladıktan sonra Oxford’da Fars Medeniyeti ve İslam Felsefesi hocası olarak ders vermeye başladı; akabinde Durham Üniversitesi’ne, 1958 yılında da Kanada McGill Üniversitesi’ne geçti.

Küçük yaşlardan beri edindiği geleneksel medrese öğrenimini, Batı’nın modern öğrenimi ile birleştirmeyi düşünen Fazlur Rahman; günümüz Müslüman’ının bireysel ve toplumsal sorunlarını, acaba İslami açıdan nasıl çözebilirim düşüncesi içerisindeydi.

Fazlur Rahman’a göre; Müslümanların geri kalmalarının en önemli sebebi; toplumun devamlı değişim süreci içerisinde ve sürekli kendini yenileyen ve değişmekte olan organik bir yapıya sahip olması gerçeğinin göz ardı edilmesiydi.

Ona göre toplumsal değişimin boyutları çok genişti; yani sadece ekonomik, sosyal, günlük yaşantı şekilleri, ayrıca teknolojik ve bilimsel alanlarda değil, aynı zamanda bunların sonucu olarak fertlerin zihniyetleri, düşünce şekilleri ve hayata bakış tarzlarında da bir değişme söz konusuydu. Bu değişme, aniden ortaya çıkan bir olgu olmayıp, bir süreç halinde yavaş yavaş gelişmekte olan bir vakıaydı.

1947’de Pakistan,Hindistan’dan ayrılıp bağımsız bir İslam ülkesi olarak yeni bir devlet kurma çalışmalarına başlamıştı.Ancak bu yeni devletin henüz bir anayasası yoktu.1960 başlarında Eyüp Han bu önemli konu için bazı komisyonlar kurmuştu.Bu komisyonlardan biri de İslami konularda danışmanlık görevi yapacak olan İslam Danışma Kuruluydu.

Eyüp Han’a göre; “çağdaş eğitim görmüş kimseler, ulemayı geçmişin bir parçası olarak görürken, ulema da onları sapık ve zındık saymakta idi. Açık olan şuydu ki, bu iki zümreden birisi, maddi hayatı vurgularken öteki de dini hayatı tek yol olarak görmekteydi. Halbuki hayat, dini ve maddi olarak nasıl ikiye bölünebilirdi? Çünkü hayat birdir; bir kimse, evde, işte ve ibadetlerinde aynı islami ilke ile yetiştirilmektedir. İslami olan, bu tarz hayat iken toplumumuzdaki yaşantı pek bu duruma dayanmamaktadır.

Bütün bu yabancı unsurlardan İslam toplumları arındırılmazsa, bir adım bile ileri gidilemez. Ayrıca geçmişteki başarılarımızla övünmek bizi kurtarmaz. O halde bu İslami olmayan unsurları kim temizleyebilir. Bunu başarabilmek için önce İslami Danışma Kurulu’nu kurdum ve bunlara, kanun yapmada gerekli olan İslami bilgiyi verebilecek olan İslami Araştırmalar Enstitüsü’nü oluşturdum.”

Bu düşünceler tam da Fazlur Rahmanın düşüncelerinin gerçekleştirilmesi için iyi bir imkân gibi gözüküyordu. Eyüp Hanın teklifiyle İslami Araştırmaların Müdürlüğüne gelerek çalışmalarına başladı.

Eyüp Han’a danışmanlık, İslamî Araştırmalar Enstitüsü’nde idarecilik ve müdürlük yaptı (1961-1968); İngilizce Islamic Studies ve Urduca Fikr-o-Nazar dergilerini çıkardı. Bu enstitü bünyesinde çok sayıda talebeye dersler verdi ve yurtdışına gitme imkânı sağladı.

Burada kaleme aldığı kitap ve makalelerde ortaya attığı görüşler dolayısıyla Pakistan ulemasının büyük tepkisini aldı. Gittikçe artan tepkiler onu 1968 yılında Pakistan’ı terk etmeye zorladı. Amerika’ya gitti; 1969 yılında Chicago Üniversitesi’ne hoca olarak intisap etti ve 26 Temmuz 1988 yılında vefat edene kadar burada İslam Düşüncesi Profesörü olarak çalıştı.

Fazlur Rahman’a göre Kuran’ı hareket noktası olarak alıp buradan bir düşünce veya nazariye geliştirmeyi hedeflemeyen bir metot, İslami olamazdı. Buradan hareketle o toplumsal değişimi anlamaya anlamlandırmaya koyuldu.

Ona göre; bir toplumda fertler, devamlı faaliyet halinde olduklarından onların faaliyetlerinin her zaman için bir yenilik ve değişiklik getirdiği açık bir gerçektir. Bu faaliyetler çok değişik alanlarda cereyan ettiği için toplumdaki insan hayatının her yönünde devamlı bir değişiklik yaşanmaktadır. Bu değişiklik birbirinden kopuk olarak değil, çoğu zaman birbirine bağlı olarak cereyan eder; yani hepsi bir bütünlük arz eder. Bununla bağımsız, kopuk ve diğer değişimlerden etkilenmeden bir değişikliğin olabileceğini inkâr etmek istemiyoruz. Ancak bu tür kopuk değişimler çok azdır. Genellikle bu şekilde cereyan eden toplumsal değişim sürecindeki en etkin unsur, bilimsel ve düşünsel faaliyetlerdir. Çünkü bilimsel faaliyetler neticesinde ortaya çıkan teknolojik değişimler, fertlerin yaşantı tarzlarını etkiler ve değiştirir. Düşünsel faaliyetler ise, fertlerin dünya görüşünü oluşturan Allah, insan, ruh, din toplum, alem, ahlak vs. gibi kavramların anlamlarında yeni yorumlar doğurarak önemli değişikliklere sebep olur. Böyle değişim sonrası kullanılan kavram ile, değişim öncesi kullanılan kavram, aynı kelime ile ifade edildiği halde anlamları aynı değildir. Sonuçta toplumda, hem yeni bir yaşam tarzı benimsenmiş, hem de büyük ölçüde yenilenmiş bir dünya görüşü oluşmuştur.

Burada şu soru akla gelebilir.Toplumsal değişim sürecinden etkilenmeyen bir şey var mı dır? Değişim sosyolojisine göre cevap yoktur olacaktır ancak değişilmemesi gereken bazı ilke ve esasların bulunduğunu savunmak durumundayız. Buna basit bir örnek olarak şunu verebiliriz. Bir toplumda iyilik anlayışı değişebilir. Ancak “İnsanlara iyilik yapılması gerektiği” ilkesi hiçbir zaman değişmemesi gereken bir esastır. Burada Fazlur Rahman bu ilkelerin değişmeyeceğini değil değişmemesi gerektiğini savunuyor. Toplumsal değişme ile yenilenmeyen ve dolayısıyla değişime hiçbir zaman uğramayan sadece Kur’an ve Hadis’ten çıkarılan “genel İslami ilkeler” dir. Zekat verme ilkesi, hiçbir zaman değişmez; ancak değişik yorumlarla bu ilkeyi güçlendirmek gerekebileceği gibi, zekat toplama gibi bizzat uygulamaya yönelik konularda da değişik usuller gerekebilir.

Din değişmemesi gereken ahlaki-dini ilkeleri bize vahiyle yaptığı için, belli bir zaman birimi içerisinde ve belli bir toplumda değişimi gerçekleştirecektir. Bize düşen görev, vahyin değişmez ilkelerini, indiği toplumun şartlarından ayırt etmek olmalıdır. İşte Fazlur Rahmanın önerdiği değişim sosyolojisi budur.

O halde Müslüman âlim toplumsal değişmenin mahiyetini araştırmalı, onun itici güçlerini bulup çıkararak İslami temellere oturtmalıdır ki, Müslüman toplumlar istedikleri kalkınma ve refah düzeyine erişsinler. Sömürgeleştirilen, dış borçları had safhaya ulaşan ve cehaletin kol gezmesine izin verilen İslam ülkelerinin içler acısı durumu İslam’la bağdaşmamaktadır. Öyle ise kurtuluş nerededir?

Fazlur Rahmana göre bunlar; İslam’ın ilk çağını yani asrı saadeti göz önünde tutarsak görürüz ki, peygamber üç önemli nokta üzerinde durmaktadır. Birincisi tevhid, ikincisi, insanın kendine ve topluma karşı olan ahlaki görevleri, üçüncüsü ise, ahret inancıdır. Fazlur Rahmanın değişim sosyolojisine göre, toplumsal değişmenin en önemli itici gücü bu üç noktadır. Birincisi, Fazlur Rahman, “Kuran’a yönelme” ikincisi, “sosyo-ekonomik durum”; üçüncüsü ise , “sadece fertlerin değil, aynı zamanda toplumların da tarih önünde muhakemeye çekilmesi” olarak dile getirilmektedir.

Fazlur Rahmana göre; Kuran,tamamen insanı hedef alan bir kitaptır. Allahın varlığı, kuran için sadece amelidir; O, yaratıcıdır; insan ve kainatın varlığını devam ettirendir ve özellikle insana hidayet verendir. İnsan, gerek şahıs olarak gerekse toplumu ile beraber hesaba çekecek olan O dur; ve rahmetli adaleti insanlara dağıtan yine O dur.

Allahın varlığı, düşünmek isteyen kimseler için anlaşılır bir duruma getirilebilir ve böylece Allahın varlığı, “akıl-dışı” veya “anlamsız” bir inanç olmaktan çıkmakla kalmaz, aynı zamanda bir “Temel Hakikat” halini de alır. İşte Kuranın görevi budur.

Allah çok yakın, fakat hem de çok uzaktır! Buradaki sorun insanın inanması için uzun ve karmaşık kelam delilleri ile Allahın varlığını ispatlamaya çalışmak değildir. Asıl sorun, bu kadar açık hakikatlere insanın dikkatini çekip bu hakikatleri Allahın “hatırlatıcıları” yaparak insanın. İmana nasıl davet edileceğidir.

Bu tükenmek bilmeyen yüce “hatırlatma” hamlesinin temel esasları şunlardır:

1- Allah’tan başka her şey Allah’a bağımlıdır; buna, (hem metafizik hem de ahlaki yönü olan) tabiat da bütünüyle dahildir.

2- Allah, bütün kudreti ve yüceliği ile beraber temelde sonsuz rahmet sahibidir.

3- Bu iki esas, temelde Allah ile insan arasında bir ilişkiyi gerektiririr. Bu ilişki, kul ile kulluk eden ilişkisidir.

Fazlur Rahman a göre; Allah ve insan Mutezile ve Eşari kelamcılarının düşündüğü gibi rakip değildir. Bunlardan Mutezile insanı “tamamen sorumlu” yapabilmek için, Allah’ın fiilini tamamen inkar edip insanı yegane fail olarak görüyordu. Eş’ariler ise, Allah’ın kudretine helal getirmemek için insanın gücünü tamamen inkar ettiler. Kur’an, ahlaki hayatın gerçekliklerini gerçekci açıdan ele alır. Çünkü Kur’an, her iki tarafında hakkını vermektedir..

Mekkeliler, servetlerini kendilerinin kazandıklarını iddia etmekteydiler. Onun için, o servetin gerçekten kendilerine ait olduğunu ve istedikleri gibi harcayıp dağıtabileceklerini ileri sürüyorlardı. Kur’an ise, ısrarla belirtiyordu ki, kazanılan servetin tümü kazanan kişiye ait olamaz ve muhtaç kimselerin de o servette hakkı vardır.

Kur’an, Müslümanlara şura kurmalarını emretmektedir. Böylece herkesin iradesi temsil edilmiş olur. Şura aslında İslam öncesi uygulanan demokratik bir Arap geleneğidir. Fakat Kur’an bu geleneği iyi kabul ettiği için benimsemiştir.

Kur’an, aynı zamanda gerek çeşitli grupların gerekse siyasi partilerin çıkaracağı nifak ve gruplaşmayı şiddetle yasaklar( bu, siyasi partilerin de yasaklandığı anlamına gelmez, sadece partizanlık ve tarafgirlik anlamında gruplaşma yasaklanmıştır.) 58/5-10-7 4/ 11-14

Siyasi partilerin bizzat kendileri yararlı olabilecekken, toplumu bölücü güçler haline gelmeyip, birbirleriyle bile istişare etmelidirler. Demokrasinin bu cezp edici tehlikelerinden uzak durulmalıdır.

İşte bundan dolayı Kur’an, alanında serbest bir çoğulculuk ve bireyin temel hürriyetlerini vurgulamasına rağmen, toplumu temel ettiği sürece belli şartlar altında devletin en yüksek mevkii olmasını kabul eder. İsyan çıkaranlar en şiddetli cezaya çarptırılabilir. 5/33-34

Kur’an’ın kanun koymadaki yolu şu şekildedir. Bir illeti tam anlamak için ayetin nazil olduğu tarihi ve toplumsal ortamı çok iyi bilmek ve anlamak gerekir. (müfessirler buna sebebi nüzul demektedir) Meselenin özü illettir. Kanun koymanın bizzat kendisi ise, illete bağlı olarak ve onun doğru bir şekilde uygulayabildiği sürece illetin somutlaşmış hali olarak kalır, ama bu şekilde uygulanamazsa, o zaman o kanunun değiştirilmesi şarttır. Ortam, kanundaki illeti yansıtmayacak şekilde bir değişikliğe uğrarsa, o zaman o kanunun değiştirilmesidir.

Halbuki geleneksel hukukçular illeti kabul etmelerine rağmen, kanuna harfiyen bağlanıp şöyle bir ilke beyan etmişlerdir. Her ne kadar bir hükmün vazediliş sebebi özel olsa da, bu hüküm uygulamada genel bir hüküm halini alır.

İnsan diğer yaratılan varlıklar gibi Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Haddi zatında insan, tabii bir yaratıktır. Fakat insan, diğer bütün tabii yaratılışlardan ayrılmıştır. Çünkü Allah; ona ruhundan üflemiştir. Kur’an yunan felsefesi, Hıristiyanlık ve Hindu dinindeki gibi müfrit ruh beden ayrımını ileri süren bir ikiciliği tasdik etmemektedir.. İnsan sadece farklı değil, hatta birbirinden ayrı, ruh ve beden gibi iki ayrı cevherden meydana geldiğini söyleyen ibare Kur’anda bulunmamaktadır. İslam düşüncesinde özellikle Gazali sonrasında ve ağırlıklı olarak onun düşüncesinin etkisiyle bu düşünce benimsenmiştir.

Kur’an devamlı şeytan hakkında konuşmaktadır, fakat Allah karşıtı bir ilke olarak değil (şeytan, Allah’a karşı isyankar ve aslında bu isyankar tabiatın tecessüm etmiş olmasına rağmen) daha ziyade insana karşı bir güç ve onu kendi doğal yolu olan “ doğru yolundan” kötü davranışlara saptıran biri olarak bahseder.

İnsan için ezeli bir mücadele meydanı açan ve insan hayatını bitmeyen ahlaki bir cihada çeviren, bu derinler kök salmış ahlaki gerçektir. Eğer insan gereken gayreti gösterirse Allah, bu mücadelede onunla beraberdir. İnsan kelimenin tam anlamıyla işte bu mücadele ile yükümlü kılınmıştır.

Kur’an, Allah’ın rasgele insanların kalplerini mühürlediğini ileri sürmez, aksine genellikle insanların kendi davranışlarından dolayı Allah’ın böyle yaptığını söyler.

İnsanın iradesini inkar ederek, Kur’an’ın mutlak olarak insan davranışının cebrini savunduğunu ileri sürmek, yalnız Kuran’ın tümünü reddetmek değil, aynı zamanda bizzat temelini yok etmek demektir. Kur’an kendi tabiriyle, insanı doğru yola çağıran bir davettir.

Hiç şüphesiz ki, Kuran’ın bir temel gayesi de yeryüzünde adil ve ahlaki temellere dayanan, yaşanılabilir bir toplumsal düzen kurmaktır.

Nerede olursa olsun, bir den fazla insan varsa, Allah onların arasındaki ilişkiye doğrudan girer ve o ikisinin kendilerini riske sokma pahasına, ancak inkar edebilecekleri üçüncü bir boyut oluşturur.

Kur’anın hedefi olan ahlak ve eşitlik esasına dayalı bir toplumsal düzeni, ticaretle uğraşan zamanın Mekke toplumunda hakim olan toplumsal ve ekonomik eşitsizlik şiddetle kınanarak ilan edilmiştir. Kur’an buna o toplumun birbirine çok yakın iki yönünü eleştirmekle başlar. Bunlardan birisi şirk veya toplumun bölünmüşlüğünün belirtisi olan çok tanrıcılık, diğeri de aynı şekilde insanlığın bölünmüşlüğünü tehlikeli bir şekilde devam ettiren korkunç sosyo- ekonomik eşitsizlik.

Ekonomik eşitsizlikler şiddetle eleştirilmiştir. Çünkü sosyal uyumsuzlukların oluşturuyorlardı. Ve tedavileri en zor olanlar olduğundan ısrarla eleştirilmiştir.

Kuran, bir yandan bencil, katı bir merhametsizlik ve aşırı bir tüketimle övünen, diğer yandan da ezici bir yoksulluk ve çaresizlik içindeki bu duruma gayet açık bir dille tanıklık etmiştir.

"Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu. Fakat o, sarp yokuşa atılmadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin? O tutsak bir boynu çözmek(köle azat etmek) tir. Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır. Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar Ahiret mutluluğuna erenlerdir." Beled suresi

::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003073435

iletişim : editor@kimokur.com