Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Tüm dünya mazlumlarının acı ve keder gözyaşlarinin dinerek yerini sevinç ve huzur damlalarına bıraktığı ve tüm alemin İslam güneşiyle aydinlandiğı bayramlara ulaşmak duasıyla... Mübarek Ramazan Bayramimiz size ailenize ve tüm İslam alemine hayırlar getirsin inşallah.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




 PORTRELER
MUHAMMED İKBAL (1873–1938) Portre Resmi
1873 de Pakistan‘in Pencap eyaletine bağlı Seyalkat kentinde doğan Muhammed İkbal mutasavvıf bir anne babanın oğludur. Babası Muhammed İkbal Nur çok muttaki birisi olarak hem din, hem de dünya isleriyle meşgul olurdu. Geçimini ise çalışarak elde ederdi. İkbal‘in annesi de tıpkı babası gibi ehli takva birisiydi. Hatta beyi rüşvet almakla ün yapmış birinin yanında çalışırken, acaba bunda da rüşvet var mı düşüncesiyle çok defa beyinin kazancından yemekten sakınırdı. Ancak daha sonra beyinin kazancının rüşvetle ilgisi olmadığına kanaat getirerek ondan yerdi. Muhammed İkbal‘in devamlı Kur‘ani Kerim okumakta olduğunu gören babası, bir gün ona Kur‘ani Kerim‘i anlamak istiyorsan, ‚sana indiriliyormuş gibi oku‘ dedi.

İkbal çocukluğundaki ilk eğitimini evinde babasından aldı. Daha sonra Kur‘ani Kerim‘i okumak için medreseye gitti ve büyük bir kısmını ezberledi. Bu merhaleden sonra babasının arkadaşı Mir Hüseyin‘in görev yaptığı bir okula gitti. Mir Hüseyin Arapça ve Farsça hocası olarak İkbal‘e İslâmi edebiyatını sevdirdi. Burayı bitirdikten sonra Pencap eyaletinin başkenti Lahor‘a gidenMuhammed ikbal, orada hükümete ait bir okula girdi.

Zaten Lahor birçok lisenin bulunduğu bir şehirdi. Burada felsefe ve İngilizceden öğretmenlik diplomasi alan İkbal, Lahor‘da doğu dilleri fakültesine hoca olarak tayin edildi. İste İkbal bu devrede siir yazmaya başlayarak yavaş yavaş ismini duyurdu.

1905 de Londra‘daki Chambrich üniversitesine girmek için İngiltere‘ye giden İkbal, oradan felsefe ve iktisat bölümünü üstün bir derece ile bitirerek mezun oldu. Londra‘da üç sene kadar kalan İkbal, burada Arap dili ve edebiyatı fakültesinde hocalık yaparken bir taraftan da çeşitli İslâmi konularda bir dizi konferans verdi. Bu konferansları onun Londra‘da çok tanınmasına sebep olmuştu.

Yine Londra‘da kaldığı müddet içinde hukuk üzerine okuyan İkbal savcılık diplomasini aldıktan sonra Almanya‘ya giderek Münih Üniversitesinde felsefe dalında doktora yaptı. 1908 de Hindistan‘a döndüğünde, onun yazı ve şiirlerine hayranlık duyanlar tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.

İkbal Hindistan‘daki çalışma hayatına avukat olarak baslarken onun bu görevdeki çalışması, doğruluk ve emanete örnek olarak gösteriliyordu.

Haklılığına inanmadığı ve hakkini alamayacağı kişinin davasına bakmazdı.

Daha sonra Lahor‘da hükümete ait bir okulda Arap dili ve edebiyatı bölümünde hocalığa devam eden İkbal, bu görevinde fazla kalmayarak ayrıldı.

Hocalık görevinden istifa edişinin sebebi kendisine sorulduğunda cevaben: “İngilizlere hizmet etmek zordur. Ben istediğimi insanlara anlatamıyordum. Simdi ise hürüm, dilediğimi söyler ve dilediğimi yaparım” diyordu.

Hükümetteki bu resmi görevinden istifa etmesine rağmen hiç bir zaman eğitim ve öğretim islerinden geri kalmamıştı. Devamlı olarak Lahor‘daki İslâm akademisiyle irtibat halinde olan İkbal orada dersler verirken, çeşitli üniversitelerde de ilmi konferanslar veriyordu. Bu arada Afgan hükümetinin daveti üzerine Afgan eğitim komisyonuna da iştirak etmişti. Muhammed İkbal ülkesinin siyasetine de katılmış ve halkını bu konularda yönlendirmişti. Onun bu konudaki düşüncesi ise: “Siyaset; çalışmak, izzet ve şerefe davet etmektir.” seklinde idi.

Müslüman Hintli mücahitler adıyla yazdığı şiirleri Hindistan‘daki Müslümanların hareketlenerek İngiliz sömürüsüne başkaldırmalarında büyük tesiri olmuştu. 1926 da Pencap eyaletinden Hukuk Komisyonuna seçilen İkbal ayni zamanda “Rabitatül Islâmiye” adli merkezi Suudi Arabistan‘da olan bir cemiyette de çalışmalar yapmıştı.

1930 da Pakistan devletinin kurulusu konusunda kendisine has görüsüyle insanların huzuruna çıkan İkbal Hindistan‘in bölünmesinin din, irk ve dil esasına göre taksimini öngörüyordu. O zaman bu görüsünü daha sonra Pakistan devlet başkanı olacak olan Muhammed Ali Cinnah‘a anlatırken, şiir ve konuşmalarında bu düşüncesine oldukça fazla yer vermişti. Daha sonra 1932 de Londra‘da anayasa hazırlamak için oluşturulan ve çok uzun münakasalara sahne olan kongreye katılan İkbal, o sırada şiddetli ve uzun sürecek bir hastalığa yakalanır. Doktorların gayretlerine rağmen bir türlü iyileşmeyen İkbal ölümü tebessüm ve rıza ile karşılayarak 1938 de Allah‘in rahmetine kavuşur. İste bu sıralarda İkbal ölümle ilgili olan su şiirini yazmıştı:

“Ölümü ve acıyı mutluluk ile karşılamak Müminin alametlerindendir, Muhammed İkbal ehli takva bir evde doğup büyüdüğü ve babasının arkadaşı olan Mir Hüseyin‘in tesirinde çok kaldığı için takvaca ve şahsiyetinin olgunlaşması konusunda oldukça ileri bir merhaledeydi. Çünkü Üstad Mir Hüseyin talebelerine özellikle akide, İslâmi şahsiyetin oluşturulması ve İslâm edebiyatı konularında çok tesir ediyor ve onları üstün birer şahsiyet olarak yetiştiriyordu.

İkbal çok zeki ve ince duygulu birisiydi. Daha çok genç yaslarındayken şiir yazmaya başlamıştı.

Bu şiirler daha sonraları çeşitli dilere tercüme edilmişti. İkbal‘in şiir ve edebiyat bakımından büyük bir kabiliyete sahip olması onun kültürel açıdan üstün bir eğitim aldığının ve İslâmi bakımdan olgunluğunun bir göstergesidir.

Henüz 33 yaşlarında iken felsefe, iktisat, hukuk ve edebiyat gibi birçok ilimlerde tahsil görmüş ve üstün derecelerle diplomalar almıştı. Bu konularda yazdığı eserlerden bazıları çeşitli dillere çevrilerek bu üstün şahsiyetin fikirlerinden başkalarının da istifadesi sağlanmıştı.

İkbal belki bir vaiz ve filozof değildi ama her şeyden önce Allah‘a samimi olarak iman etmiş cesaretli, kendine güvenen ve düşüncelerinde belirli özellikleri olan bir kişiydi. O şiirlerinde hayatin gerçeklerine bakar, fıtratındaki şiire olan yatkınlığıyla bu konuları en tesirli bir şekilde izah ederdi. İste İkbal bu vasıflarıyla büyük ve gerçek bir mücahide. Olarak ortaya çıkmaktadır.

İKBAL’IN ISLAH YOLUNDAKI ÇALIŞMALAR

İkbâl hayata bakış felsefesini ve görüşlerini şiirlerinde islemiştir. Onun islah yolundaki belli basli düşünceleri şunlardır:

1- Muhammed İkbal Islama ve Müslümanlara hayranlıkla dolu bir Müslümandı. Ona göre müslümanın toprağında sinir olamazdı. Çünkü bütün Müslümanların vatani birdir. İkbal‘in bu konuda yazmış olduğu bir çok kahramanlık destanları vardır. O doğusuyla ve batısıyla bütün Müslümanları kuşatmıştır.

Ona göre insanlığın saadetini gerçekleştirecek. Tek hükümet Islâmdir. Şiirlerinde sürekli olarak Islâmiyetin devlet olarak yaşandığı ve beşeriyete gönderildiği devirleri islerdi.

İkbal İslâm ümmetinin hiç bir zaman yok olmayacağını çünkü İslâm ümmetinin ebediyken kalıcı değer üzerine bina edildiğini söylüyordu. Diğer taraftan da üzülerek İslâm ümmetinin acı hallerini dile getiriyordu. Bir şiirinde bu konuyu söyle gündeme getirmiştir:

Hak olan ezan devamlı aralarında olan

İslâm ümmeti ebedi kalacaktır.

La ilahe illallah‘in askından kalbiler

Tutuşmaktadır.”

Eğer geçmişinde İslâm medeniyetini yasamış herhangi bir yere gitse oranın maziye karışmış halini hatırlar ve üzülürdü. 1908‘de Avrupa‘dan Hindistan‘a dönerken Şekille Adasına uğramış eskiden oranın İslâm medeniyetine beşik olduğunu hatırlayarak kendi kendine:

Gözyaşıyla değil kan akıtarak ağla.

İste burası İslâm medeniyetinin gömüldüğü yerdir.

Diyerek ağlamıştır. 1932 de Londra‘daki kongreden dönerken İspanya‘ya uğramış, orada Kurtuba Mescidini ziyaret ederek mü‘min bir sair olarak İslâm medeniyetinin bir harikası olan bu caminin önünde bir müddet duygulu duygulu durduktan sonra senelerden beri ezan okunma mis ve içinde namaz kılınmamış bu camide iki kere kat namaz kılmıştı. İkbal Müslümanların geleceği konusunda oldukça iyi düşünceler ve ümitler besleyen birisiydi. Bir gün Kurtuba‘da "Büyük Vadi" isimli nehrin kenarında durmuş söyle diyordu:

Ey şanlı nehir su anda senin kenarında duran kişi çok güzel bir hayal içindedir.

Bu adam geleceğin aynasında yeni bir dönem görmektedir.

Bu dönemin müjdeleri gözükmeye başladı. Fakat henüz insanların gözünden saklı durumdadır. Eğer Avrupa bu dönemi su anda farketse aklini kaybedip deliye dönerdi.

Muhammed ikbalin Avrupa‘da eğitim görüp onların arasında uzun bir müddet kalmasına rağmen hiç bir zaman onların kültürlerine aldanma misti. O Avrupa medeniyetinin insanları kardeş yapacağına, insanlığa saadet getireceğine inanmıyordu. Çünkü Avrupa‘nin medeniyeti sadece maddi bir medeniyetti Evet bu medeniyet ilmiyle ve organizesiyle tüm dünyaya boyun eğdirmişti ve kendi gayesi için tabiatla alay ediyordu. Ama imandan yoksun olduğu için şaşkınlıklar içinde acıyla kıvranmaktaydı. Bu medeniyet ıslah etme ve merhamet etme özelliğine sahip değildi. İste bundan dolayı devamlı olarak Müslümanlara özellikle de gençlere bu medeniyetin gösterisine kanarak onun tuzağına düşmekten sakınmalarını söylerdi.

Ama maalesef ümmetten bazıları bu tuzağa düşerek bütün izzetlerini kaybederek zayıfladılar ve varlıklarını yitirdiler. İkbal yazı ve şiirlerinde Müslümanları derinlemesine İslâmi öğrenmeye çağırırdı. Çünkü “Müslümanların izzeti ve hürriyeti, Islamın asil kaynağı olan Kur‘an ve sünnettedir” diyordu. Ne zaman Islâmdan ve Resulullah‘tan bahsetse, gurur ve iftiharla söyle derdi:

“Eğer yıldızlar ve gezegenler boyun bükerse buna hayret etmeyiniz. Çünkü ben kendini yolların rehberi, peygamberlerin sonuncusu ve insanlarla cinlerin önderi olan Hz. Muhammed‘e bağlayarak, onun bereketli ayak tozuna karışarak bahtiyar insanların gözüne sürecekleri sürme oldum."

2- İkbal‘in görüşlerinin temelini, en çok ehemmiyet verdiği nefsi terbiye konusu oluşturmaktadır. Çünkü insanin saadeti ve hayatin temeli, nefsi terbiyeden kaynaklanmaktadır. İste bunun için İkbal sürekli olarak kişinin kendisini bilmesine ve bu yolda ardı arkası gelmeyecek olan devamlı bir cihada çağırıyordu. Bu cihad önce nefse karsı verilmeliydi.

İkbal cihad ve çalışmada hayat; tembellik ve uyuşuklukta da ölüm olduğunu söylerdi. Yine ona göre insanin kendisine güvenmesi ve devamlı olarak nefsini zorluklara karsı kuvvetli olabilecek şekilde hazırlaması kişiye mutluluk vermektedir. Kişinin kendisine güvenmesi, konusunda söyle diyordu:

“Başkalarının nimetlerinden kendi rızkını arama. İsterse günesin kaynağından gelmiş olsun hiç kimseden, su bile isteme. Allah‘a güven ve çalış. Bu şerefli İslâm ümmetinin yüzünü utandırma. Bir gün Hz. Ömer at üstünde giderken elinden kamçısı düştü. O etrafındakilerden hiç birinden onu kendisine vermelerini istemeyip, bizzat atından inerek kendisi almıştı.”

İste insan nefsini şehvetlerden ve çeşitli korkulardan alıkoyar ona hâkim olursa başkaları o insana hükmedemez. İslâm bu nefsi terbiyeye çok büyük önem vermekte ve kişiyi kendisini olgunlaştırmaya çağırmaktadır. Nefsini güzel ahlak ve faziletlerle süslemesini istemektedir. İslâm, nefsi terbiye etmeyi kendine has usullerle gerçekleştirmektedir.

Örneğin inanç konusunda nefsi şüphelerden, korku ve şehvetlerden men ederek gerçek tevhidi insanin kalbine yerleştirerek devamlı olarak onu tembellikten alıkoyar onu çalışmaya ve istikbale dair hazırlıklar yapmaya teşvik eder. İste İslâm inancı bu vasıflarıyla her türlü zorluğu yenerek asmakta ve insanlık için gerçek hürriyeti ve eşitliği sağlamaktadır. İkbal bu düşünceleriyle ayni zamanda Hindistan‘da yaygın olan ve bazı usullerinde Islama zıt hareket eden tasavvufi anlayışa da karsı olduğunu ortaya koymuş oluyordu. Çünkü o zamanlar Hindistan yarımadasında hurafelerle karışık bir çok tasavvufi akim vardı ki, bunlar genel olarak “Vahdeti Vücut” inancında olup, görünen varlığı inkâr esasına dayanıyorlardı. İkbal onları İslâmi olmayan tasavvufi akim diye isimlendirmişti.

3- İkbal’in gerçekleştirmek istediği hedeflerden birisi de Dünya İslâm Devletinin kurulmasıydı. O her ne kadar kişinin ferdi değerini idrak etmiş ve görüşlerinin aslini nefsi terbiye oluşturmuşsa da bunu da yeterli olmadığını biliyordu. Onun için ferdi cemaat için, cemaati da fert için bir ayna kabul ediyordu. Eğer fert görevini yerine getirmese bu noksanlığın cemaate da sıçrayacağına inanıyordu. Ona göre fert kendisini iyi yetiştirirse cemaatteki görevini daha iyi yapacaktır. Eğer hata yapsa iyi yetişmiş cemaat onu ikaz edip düzeltecektir. Bu konuda bir şiirinde söyle diyor:

“Eğer fert bir cemaate mensup olsa tıpkı bir damla iken nehir olur.

Artik onun ruhu, bedeni, açığı ve gizlisi, her şeyi bağlı bulunduğu toplumuna ait olur.”

İste bu cemaatin elbette bir davası ve onları bir arada tutan prensipleri olmalıdır. Yine bu hedeflerin gerçekleşmesi ferdin ve cemaatin saadetinin sağlanması lazımdır. Ayrıca bu hedefler bütün beşeriyetin saadetini de sağlamalıdır. Ki, iste İslâm tüm insanlığın mutluluğunu gerçekleştirecek tek din olarak ortadadır.

Bunun için İkbal bütün Müslümanları içine alabilecek ve insanlığın saadetini sağlayacak olan bir İslâm devletinin zaruri olduğunu devamlı söyleyerek İslâmi devletin gerçekleşmesi yolunda çok gayretler sarf etmistir.

O bu çalışmaları esnasında hiç bir zaman herhangi bir ırkı taassuba düşmemiştir. Müslümanlar için muayyen bir toprağın olmayacağını esasta Islamın tatbik edildiği yerin müslümanın vatani olduğuna inanarak söyle derdi:

“Irkçılık taassubu İslâm ümmeti arasındaki irtibatı ve İslâmi ilişkileri kesmiştir.”

İste Hindistan‘da yasayan Müslümanlar için müstakil bir İslâmi devletin olmasını, bu devletin inançta ve hedefte bütün Müslümanları bağrına basması gerektiğini söyleyerek, Pakistan‘in kurulusuna temel hazırlayanlardan birisi olmuştu. İkbal’in çalışmalarının neticelerinden en önemlisi, kendisinin ölümünden yedi yıl sonra 1947 de Pakistan devletinin kurulması olmuştur. Çünkü bu devletin kurulmasıyla birlikte Hindistan‘da bir taraftan Hinduların zulmü altında ezilen, diğer taraftan İngilizlerin sömürgesi altında olan Hintli Müslümanlar biraz olsun emniyete kavuşmuşlardı.

Pakistan Islâmin hükümlerinin tatbik edilmesi için kurulmuştu. Elbette orada Müslümanların sözü geçmeli ve huzur bulmalıydılar. Gerçi Pakistan kurulusundan şimdiye kadar birçok olumlu aşamalar geçirmiştir ama henüz arzu edilen seviyeye ulaşmamıştır.

Pakistan‘in kurulusu hakkında bir araştırmacının dediği gibi, kısa sürede devlet olan ve ıslah yolunda ilerlemeler yapan Pakistan‘in İslâm devleti olma gayretlerini küçümseyemeyiz.

Fethi Yeken
::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003077075

iletişim : editor@kimokur.com