Gezinti Bağlantılarını Atla
::Haftanın Gündemi
Tüm dünya mazlumlarının acı ve keder gözyaşlarinin dinerek yerini sevinç ve huzur damlalarına bıraktığı ve tüm alemin İslam güneşiyle aydinlandiğı bayramlara ulaşmak duasıyla... Mübarek Ramazan Bayramimiz size ailenize ve tüm İslam alemine hayırlar getirsin inşallah.

::Ziyaretci Defteri
İnaadına Kur’anda birlik
25.12.2016 18:03:05

Bir portreye rahmetli Mutahhari’yi koymanız ümmetin mezhep taassubu üzerine bir birini kırdığı bir zamanda ne de güzel olmuş.Allah razı olsun.

Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




Dilek Buz ADLI YAZARIMIZIN TÜM YAZILARI
AĞLAYAN BABALAR VE SUSAN ÇOCUKLAR
AĞLAYAN BABALAR VE SUSAN ÇOCUKLAR Kapı zili çaldığında, elimdeki kontrol kalemi ile arızalı prizi tamir etmeye çalışıyordum. Kabloları yerine yerleştirip, hala çalmakta olan zili susturmak maksadıyla dış kapıya koştum. Kapıyı, benden önce davranan büyük kızım Zehra açtı. Karşımızda on yaşlarında bir erkek çocuğu duruyordu. -“Ali” dedi Zehra. Belli ki çocuğu tanıyordu. Çocuk ona cevap vermedi. Bana mahcup bir eda ile bakarak; -Amca, ben Zehra’nın sınıf arkadaşıyım. Beni babam gönderdi. Annemi ve bizi, arabanızla otobüs terminaline bırakmanızı rica ediyor. Mümkün mü acaba? Şaşırmıştım, yine de cevapta geç kalmayıp; “tabi, geliyorum hemen” dedim. Askılıktan arabanın anahtarını aldım. Benim evden çıktığımı gören babam, “bende geleyim, arabada yer varsa” dedi. Daha cevap vermeden kızlarımın ikisi birden “bizde gelmek istiyoruz” diye feryadı bastılar. Hepsine “olur” dedim, netice de terminale kadar gidip gelecektik. Hep beraber arabaya doluştuk. Misafirleri arabanın neresine alacağımı hiç hesaba katmadan evlerine doğru yol aldık. Zehra yolu tarif ediyordu. Babamda arabada gezmenin keyfine varmak istercesine sessiz sedasız pencereden dışarıyı izliyordu.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 2.6.2018 03:13:16 devamı >
MÜLTECİ
Uzun bir vadinin sonundaki tepede saklı olan, büyük bir mağarada gözlerimi açtım. Etrafımda mülteci insanlar vardı. Her yaştan yaklaşık otuz insanın olduğu bu topluluk bir millete ait değil; sanki tüm dünyadan tek tek toplanmış gibiydi. İçlerinde çekik gözlüsü de vardı, siyah derilisi de, beyaz tenlisi de. Hepsinin ortak yanı çok perişan görünmeleriydi. Belli ki aç ve yorgundular. Aynı zamanda ortamı saran korku o denli yoğundu ki; ne tarafa dönseniz korkuyu hissediyordum. Bende bu korkudan nasibimi almış olmalıyım ki titriyordum. Yine de diğerlerine göre daha dinç duruyordum. Hepsi karanlık mağaranın kenarlarına çökmüş, çocuklarını kucaklarını almış, koro halinde inliyorlardı. Ben ise içlerinde dolaşıp ne olup bittiği anlamaya çalışıyordum.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 20.5.2018 02:11:14 devamı >
SELAM SANA SALİH MİRZABEYOĞLU
Selam Sana... Bu topraklar, tarih boyunca en çok acıya ve hüzne vatan olmuştur. Elbette acı ve hüzün görecelidir. Yaralı bir kuşun acısı da acıdır, küffar kılıcının yaraladığı atımızın acısı da acıdır, düşman mavzerinin parçaladığı tarihi eserlerimizin acısı da acıdır, şehit Mehmet’in kınalanmış ellerinin bedeninden ayrı düşmesi de acıdır, açlığın naçar bıraktığı ananın evlatlarını avutup kendini asması da acıdır, bin yıldır İslam ile yoğrulan bu topraklarda camilerin ahır, Kur’an’ın yasak olması da acıdır. Hepsi acıdır, vicdanlı ruhlar için de hüzündür. Bu hüzne bir yenisi daha eklendi dün. Kardeşim haber okuduğu haber sitesine bakarak dedi ki; -Abi, Salih Mirzabeyoğlu kimdi acaba? -Neden sordun? -Ölmüşte… -Ölmüş mü? Ölmüş mü? -Kimdi? -O, onurlu ve dik duruşun sembolüydü. Sabrın ve selametin... Mazlumun ve masumun... iftiraya uğramanın ve bedel ödemenin... Çok az tanıdığım birine karşı ilk defa bu kadar suçluluk hissediyordum. Bir mahcubiyet, ağır bir suçluluk, acı bir hüzün sardı beni.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 8.5.2018 13:08:51 devamı >
GERİ DÖNMEK İÇİN NEDEN LAZIM! (ÖYKÜ)
Geri Dönmek İçin Neden Lazım! Yalnızlığı hem severim hem de korkarım. Ara sıra şehrin sokaklarında yürürüm tek başıma, serseri gibi balkonları seyrederim. Çocuk parklarında otururum, oyun heyecanında kaybolmuş çocukları, kendi çocuklarım gibi izlerim. Açık arazide isem hemen en yakın tepeye koşarım. En yüksek yerine çıkıp bağdaş kurarım, tepede güneş, kulağımda rüzgar, aklımda düşünceler yarışır durur. Yolculukta isem koltuğuma gömülür, hayallerin içinde kaybolurum. Severim böyle yalnızlıkları; zira en güzel şiirlerimi, en güzel öykülerimi yalnızken yazıyorum. Yalnızlık ilham veriyor, hayatta kalabilme güdümüzü tetikliyor, bizi kalabalık ama boş şeylerden uzaklaştırıyor. Daha sade ve daha öz oluyoruz yalnızken. Ama yalnızlık bir yere kadar… İnsanlardan veya kalabalık düşüncelerden uzak kalmaktır yalnızlık... Bu bazen iyidir ama bir yere kadar. Eğer yalnızlık uzarsa sonunda kaybolur insan, geri dönemez; işte bundan korkarım her zaman. Zira geri dönmemi gerektirecek nedenlerim var; onları kaybetmekten korkarım. Ya bu nedenler bir gün biterse… Geri dönmek için yetmezse… Korkuyu ortadan kaldırırsa…
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 29.4.2018 10:20:57 devamı >
İLİM, EMEK VE KAZANÇ
Bir müşterimle ilim üzerine konuşuyorduk. Batının diğer ilimlerde olduğu gibi tıp ilminde de islam ve doğu medeniyetinden çok şey aşırdığını ve bunu ciddi kazanç haline getirdiğini anlatıyordu. Sonunda dedi ki; “Batı, ilimden ölçüsüz derecede para kazanmaktadır. Ölmek üzere olan bir hastaya ilacını, ancak parası varsa verir. Ve bu ilacı satabilecek ise üretir. İslam toplumunda ise ilimden para kazanmak doğru bulunmaz. Müslümanlar, emeği ile geçim sağlayanlardır. İnsanların sağlığı ve iyiliği için gerekli olan ilimden para kazanılmaz. İlim, Allah’ın insanlara lütfudur; saklayamazsın, satamazsın, ihmal edemezsin… Velhasılı; İslam emeğe değer biçer; batı ise her şeye… İşte bu bizim onlarla olan
Yazar : Dilek buz   Eklenme Zamanı : 17.4.2018 22:58:00 devamı >
KÜF
Bu gece gördüğüm rüyamı paylaşmak istiyorum sizinle. Bir yanı orman bir yanı göl olan toprak yolda yürüyorum. Nereden gelip nereye gittiğimi bilmeden tozlu yolu adımlıyorum. Üzerimde yorgunluk sarhoşluğu var. Adımların zayıf ve dengesiz. Susadığımı hissediyorum. Çevremde bir akarsu yok, kurumuş boğazımı ıslatabilmek için göle yöneliyorum. Göl suyunun içilmesinin çok doğru olmadığını bilsem bile buna mecbur olduğumu hissediyorum. Göle yaklaşıyorum. Kötü bir koku burnumu kesiyor adeta. Tiksinti ile bir avuç su için sahile vuran suya eğiliyorum. Aman Allahım, göl yüzeyinin tamamı küf tutmuş. Kirlenmiş, kirletilmiş göller denizler olduğunu duymuştum ama küf tutan bir göl hiç duymamıştım. Garip bir ürperti bedenimi sararken kendimi geriye atıyorum. Bu nasıl olabilir? Nasıl? Şaşkınlığıma rağmen buna cevap arama üzerinde fazla duramazdım. Çok susamıştım, su bulabilmek ümidi ile tekrar yola düşüyorum. Ormana bakıyorum, bodur sayılabilecek çok gelişmemiş çam ağaçlarından oluşuyordu. Belli ki onlar da susuz kalmışlardı. Orman içinde de su bulamayacağımı anlamıştım. Toprak yolda yürümeye devam ettim. Ne şehir, ne de insanlar geliyordu aklıma. Yanımızdan ayırmadığımız telefonla bile birilerini arayıp yardım istemeyi de düşünmedim hiç. Yalnızdım. Yalnız ve susuz… her yerde sıcak ve küf…
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 7.4.2018 10:03:07 devamı >
DOKTOR VE HASTA (ÖYKÜ)
-Derdin ne senin be adam? Üç yıl oldu, gelip gidersin de bir kelime bile konuşmazsın. Deli misin, dilsiz misin, inat mısın anlamadım gitti. Lanet olsun sana, lanet olsun, lanet… Doktor, elindeki suyu yere fırlattı. Koltuğundan öfkeyle kalktı. Parmağını tehditkâr biçimde sallayarak; -Çıldıracağım senin yüzünden. Yapmadığım bir şey kalmadı. Bela mısın sen, bela mısın sen, bela mısın ha? Cevap versene oğlum, bir şey söyle hadiii. Kapı açıldı. Sekreter kafasını içeriye uzattı. İlk kez doktor beyin bağırmaları dışarılara kadar taşmış, sırasını bekleyen hastalar korkuyla birbirine bakınmıştı. Sekreter çekinerek sordu; -Hocam bir isteğiniz var mı? -Var, var. Bekleyen hastalara özrümü ilet, bugünkü tüm randevuları iptal et. Yeni tarih belirle hepsine, bugünün telafisi olarak bir aylık tüm seanslarının ücretsiz olacağını da söyle. Bugün artık hasta kabul etmeyeceğim. -Peki hocam, son olarak…
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 11.3.2018 18:50:46 devamı >
EN MESUT KİMDİR?
Doksanlı yılların başlarıydı. Konya’dan yola çıkan Ford marka kırmızı bir minibüs, Taşkent ilçesine yolcu taşıyordu. Mevsim kıştı; arazide her yer karla kaplıydı, ancak bereket versin, havalar üç gündür iyi gidiyordu. Bunu fırsat bilen karayollarına ait eski bir greyder, yolları gide gele gide gele ancak açabilmişti. Yoksa Toroslara giden bu yolu, kışın ortasında açık bulmak pek mümkün değildi. İçi tıka basa dolu minibüs tam gaz yol alıyordu; akşam olup, hava ayaza çekmeden yetişmeliydi ilçeye. Şoför sigaranın birini söndürüp, birini yakıyordu. Sigara dumanını, azıcık açık bıraktığı camdan dışarı efkarla üfürüyordu. Teypte o zamanların çok bilinen bir şarkısı çalıp duruyordu. Yolcuların hepsi birden konuşuyordu. Memleket meseleleri; siyaset, terör, ekonomi… Son zamanlarda azalan yeraltı suları… Tarlada yetişen mahsulün değerinde alıcı bulamaması… Gençlerin büyüklere karşı saygısının gitgide azalması… Taze gelinlerin bitmek bilmeyen kaprisleri… Dinin, irfanın, ahlakın para, şan, şöhret karşısında değer kaybetmesi... Herkes, yanındaki yol arkadaşıyla bir meseleyi didikliyor, kendisine kayıtsız şartsız haklılık arıyordu.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 25.1.2018 01:09:59 devamı >
ÇAYIN HİKAYESİ (ÖYKÜ)
Hava güneşli ama soğuk; mevsim sonbahar, günlerden pazar. Durağa geliyorum, tam o anda otobüs de geliyor önüme; fakat otobüse binmekten vazgeçiyorum. Kitap fuarına gidecektim aslında; saate bakınca “daha kurulmamıştır tezgahlar, vakit erken fuar için” diye düşünüyorum. Arka sokakta bir çay ocağı görmüştüm, oraya gidiyorum. Pek âdetim değildir çay ocağına gitmek; bugün bir değişiklik olsun istiyorum. Caddenin köşesinden sokağa doğru girdim. Tam karşımda duran çay ocağının eski bacasından duman tütüyordu. İnce, eski, boyası yer yer çatlamış tahta kapıdan içeri girdim. Sıcak ve nemli bir hava yüzüme vurdu. Ortada duran sac soba hararetle yanıyor, üzerinde büyük bir ibrik huzurlu bir tınıyla tıngırdıyordu. İçeride, ocak başındaki çaycı dışında iki kişi vardı. Bunlardan birincisi; bacak bacak üstüne atmış, gazete okuyan belediye çöpçüsüydü. Öyle keyifli gazete okuyordu ki… Çayını arada bir yudumluyor, kimseyi umursamıyordu. Diğeri de yaşlı bir adamdı. Bir köşeye saklanır gibi çökmüş, başını eğmiş, ömrünün muhasebesini yapar gibi düşünceler içinde kaybolup gitmişti.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 14.11.2017 11:29:54 devamı >
BİR SONBAHAR YAZISI
Nasırlı bir işçi eli gibi yüzümü tırmalayan sabah serinliğinde işe gitmek üzere evimden çıktım. Ellerimi ceplerime sakladım; omuzlarımla da montumun boğaz kısmını yukarı kaldırarak boynumu içeri çektim. Bu haliyle kendimi geceden kalma serserilere benzettim. Üşümüş, yaptıklarından pişman olmuş, çaresiz, suçlu; gidecek kapısı kalmamış… Kaderine kahreder serseri, talihine, bahtına… Hayatın kaçan fırsatları gelir aklına, sonra gerekçeleri, sonra kızar, sonra suçlar, sonra küfreder hepsine. Sonra kabullenir her şeyi; “yapacak bir şey yok, durum bu” der. Sonra unutur, ilk gördüğü simitçisinden bir simit alır. Bir kısmını yer; bir kısmını da güvercinlere yada yalvaran gözlerle kendini takip eden bir kediye verir. Böylece babacan ve masum hisseder kendini. İçine birden sevinç dolar, “hayat devam ediyor be, buna da şükür” der ve kalabalıklar içinde kaybolur. Bütün bunları nereden mi biliyorum? Bilirim elbet, hepimizin bir serseri yanı vardır mutlaka; serseriliği tecrübe etmeyen biri tanımıyorum. Gece gündüz, gizli saklı, az ya da çok mutlaka bir yanımız serseriliğe değmiştir.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 11.11.2017 10:42:31 devamı >
SİNEMA FİLMİ İZLEMENİN BEDELİ (ÖYKÜ)
Hava soğuk, paltoma biraz daha sarılıyorum. Eve gitmek için durağa doğru yürüyorum. Etrafta pek kimseler yok. Akşamın geç vaktine kalan son birkaç kişi de benim gibi hızlı hızlı durağa doğru yürüyor. Yol boyunca reklam panoları var. Bu panolarda, sinemalara yeni gelen bir filmin afişleri asılı. Renkli ışıklı afişler… Dikkat kesiliyorum, hüzünleniyorum. Bir yandan durakta otobüsü beklerken, bir yandan da anılara dalıp kayboluyorum. Yıl 1972. Sekiz yaşındayım o zamanlar, mevsim sonbahar. Bir dağ köyü olan Kıymetli Köyü İlkokuluna gidiyorum. Güneşli ama yine de soğuk bir gün. Çamurlu köy yolunda pantolon paçalarımı kirletmemek için kuru yerlere zıplaya zıplaya ilerliyorum. Avucumda bir beze sarılı üç yumurta var. Kırılmasınlar diye öylesine bir çaba harcıyorum ki; o an “kafan mı kırılsın yumurtalar mı” deseler, “kafam kırılsın” derdim heralde.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 4.11.2017 23:17:51 devamı >
TAKİP (ÖYKÜ)
Onunla karşılaştığımızda karanlık bir geceydi. Şehir merkezinden çıkmış kenar mahallelerin birinde olan evime doğru yürüyordum. Hava soğuktu ama rüzgar yoktu. Yakınlarda olan tren istasyonundan gelen tren sesine göre saat gece 00.15 olmalıydı. Bu günün son trenin sesiydi. Şehrin ana caddesini kuşatan kaldırımları bitirmiş ara sokağa sapmıştım. Etrafta ses seda yoktu. Birçokları yatmış uyumuş olmalıydı. Çöpleri karıştıran birkaç kedi sesimi duyup önce irkiliyor, sonra da gözleriyle beni takip edip uzaklaştığımı görünce yeniden çöpe başlarını sokuyorlardı. Üşümüş ve yorulmuştum. Benim için yoğun bir gündü. Biran önce evime gidip yatmak istiyordum. Ama en az yarım saatlik yolum daha vardı yürüyecek. Birden çevresini dolaşmakta olduğum eski stadın içinden geçip yolumu kısaltmayı düşündüm. Bana en az on dakika kazandırırdı. Karanlık izbe bir yerdi; burayı bazen gece sarhoşları burayı mesken tutardı, bazen de serseriler…
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 15.10.2017 18:02:24 devamı >
MİNAREDEKİ ÇAN
Yağmurlu bir Cuma akşamıydı. Yorulmuştum ama sonunda yol bitmiş, Erzurum’a varmıştım. Tavsiye üzerine sıradan bir halk oteline yerleştim. Ucuz ama temizdi. Biraz gürültülüydü sadece. Odalardan çocuk sesleri geliyordu. İlk kez çocuklu bir Anadolu oteli görüyordum. Bunların çoğu, hastane postane gibi kurumlarda ki resmi işleri için gelen ailelerdi. Şehir de akrabası olmayanlar çaresiz soluğu böyle otellerde alıyorlarmış. Bunu lobide ki beyefendi söylemişti. Daha çok şey anlatacaktı ama müsaade isteyip ayrıldım. Elbiselerimi dolaba yerleştirdikten sonra, odanın anahtarını cebime atıp dışarı çıktım. Yağmur yavaşlamıştı; ama yağmaya da devam ediyordu. Kaldırımda yürürken şehrin merkezi bir yerinde olduğumun farkına vardım. Zira etrafımda tarihi eserler vardı.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 31.8.2017 09:06:19 devamı >
KOKUNUN KAZANCI
Kızıl sakallı olan; -“Burası güzel bir çay ocağı, bahçesinde oturabiliriz” dedi. Kır saçlı olan, teslim ve sakin bir edayla cevap verdi; -“olur kardeşim” Kare küçük bir masanın etrafına oturdular. Masanın bir tarafında modern bir koltuk, diğer tarafında da kilim desenli bir divan vardı. Sakin, hoş bir yerdi çay ocağı. Kır saçlı olan sevmişti burayı. Etrafta tarihi binalar vardı. Asmaların arasına saklanan lambaların ışığı daha gizemli kılıyordu mekanı. Çaycı geldi, gözlüklü bir gençti. -Hoşgeldiniz, benim adım Salih. Bir şey ister misiniz? -“Merhaba Salih kardeşim, ne güzel adın var senin. Salihlerden olasın inşallah. Ben çay alayım sana zahmet” dedi kızıl sakallı olan. Sonra ikisi birden kır saçlıya baktılar. O da biraz çekinerek; -“Çay dışında neyiniz var? Biraz başım ağrıyor da” deyiverdi. Salih;
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 3.8.2017 10:54:49 devamı >
HUZURLA UYU BEBEĞİM
HUZURLA UYU BEBEĞİM Uyu bebeğim, sen rahat uyu. Akmakta olan kızıl kana aldırış etme, Damarlar kurudu artık; kanayan yürektir sadece, Uyu sen, rahat uyu bebeğim. Tenindeki mis kokunla doldur yüreğimden boşalan yeri, Pamuk ellerinle okşa sızlayan yaramı, Temiz parlak gözlerinle bak bana, huzur ver her gün ölen bu adama, Ama sonra uyu bebeğim, uyumak çok yakışıyor sana. Uyu bebeğim, çokça uyu; ama büyüme Minik parmaklarınla oyunlar kur; ağla, gül, biberonu dişle, Ama büyüme, büyüklerin dünyası ya acı dolu ya zulüm, Sen kirlenme, acı çekme; uyu bebeğim uyu. Minik kıyafetlerini katlayalım beraber, Beşiğini sallayalım, ninniler söyleyelim, Kuşlara bakalım, çiçekleri sulayalım, Saçlarını tarayalım, sana yeni isimler bulalım, Ellerinden tutup yürümeye çalışalım,
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 8.7.2017 18:23:32 devamı >
ÇEREZCİ VE DUA
Ayağı takılan yaşlı adam dizleri üzerine düşüverdi. Canı çok yanmış olacak ki kırmızı sevecen yanakları birden karardı, kırış kırış oldu. Bir süre öyle kalakaldı. Kalkamıyordu yerden. Hemen yanına yaklaştım. Koltuk altından tutarak ayağa kaldırmak istedim. Bir yandan da durumunu anlamak için konuşturmak istedim. -Amca geçmiş olsun, bir şeyin yok ya? Birden yüzünü tebessüm kapladı. Kırmızı sevecen yanakları yeniden ortaya çıktı. -Ahhh yavrum ahh, yaşlılık işte. Göremedim yerinden çıkmış kaldırım taşını. Ayağımızı sürüyerek gidiyoruz zaten, bir tümseğe de denk gelince, işte böyle… -Hadi yardım edeyim de ayağa kalk amca. -Allah razı olsun senden, Allah seni düşürmesin evlat, düşersen ayağa kalkacak yardım göndersin, yardım gelmezse kuvvet versin, kuvvetin olmazsa toprak hürmet etsin kaldırsın seni.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 18.5.2017 11:53:34 devamı >
USTA (ÖYKÜ)
-Vurduğum yere niye gitmiyorsun, diye bağırdı. Çividen ses çıkmadı. Usta kızmıştı, sert bir keser darbesi daha vurdu. Çivinin başı biraz daha yana eğildi. Bu haliyle çivi, ağaç direğe yan girmiş oluyor, işe yaramıyordu. Usta tam üç defadır çaktığı çiviyi söküp yerini değiştiriyor, sonra yeniden çakıyordu. Ama çivi yine eğri gidiyor, usta da çileden çıkıyordu. Yaşlanmıştı usta. Saçlarına, sakallarına, bıyık uçlarına kadar kır düşmüştü. Yeleği yıpranmış, gömleğinin boyun kenarı terden lime lime olmuştu. Elleri, keserle çalışmaktan nasır tutmuş, dizleri yerde sürünmekten aşınmıştı. İyi bir ustaydı aslında. Namı bütün komşu köylerde bilinirdi. Eline aldığı işi bitirmeden bırakmaz, bitirdiği işe de ömür boyu sağlamlık garantisi verirdi. Birçok iş yapmıştı oralarda. Çok çalışmıştı bugüne kadar.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 10.5.2017 12:25:28 devamı >
TARLADA YATAK YORGAN
Yıl 1978. Ben sekiz yaşındaydım o zamanlar. Bir anne babanın, altı oğlundan biriydim. Bir sabah şafak sökerken köyden şehre; umuda, işe, ekmek kapısına doğru yola çıktık. Bizimle beraber birçok aile daha bindi kamyonun üzerine. Evet, bir otobüse değil, hatta mütevazı bir otobüse bile değil, kamyon kasasına binmiştik. Ve bir daha dönmemek üzere umuda doğru yola çıktık. Umut, çok güçlü bir şeydi; biz bağımlılarını da güçlü kılıyordu. Bu nedenle olacak ki; aç karnımıza hem de hiç yüksünmeden, saatlerce yolculuk ettik. Sonunda şehrin bir kenar mahallesinde durdu aracımız. Şoför, “hadi geçmiş olsun, böyük şehre geldik işte” demişti. Gururluydu o; biz ise heyecanlı. Yeni evimize, büyük şehre, fırsatlar diyarına gelmiştik. Hem de arkamızda en güzel ineğimiz “Sarıkızı” bırakarak, baharda en son doğan “Sakar kuzuyu” bırakarak, emektar köpeğimiz “Karabaşı” bırakarak, çayırları, tavukları, ağaçları, kızlar çeşmesini, değirmen deresini bırakarak ışıklar diyarına gelmiştik. Göz alıcı ışıklar, her yerden fışkıran ve gökteki yıldızları kaybeden yerdeki yıldızlar gibi duran şehir ışıklarına gelmiştik. İnsanın doğaya üstün geldiği, bir şey yetişmediği halde daha çok doyurucu olan şehre gelmiştik. Işıklar beni büyülemişti. Bugün bile bir şehrin beni en çok etkileyen yanı, göz kamaştıran ışıklarıdır.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 6.5.2017 19:50:31 devamı >
SUSKUNLAR KÖYÜ
Sıcak bir gündü. Arabamla, geniş bir ovayı bölen asfalt yolda ilerliyordum. Tek başınaydım. Radyoda sevdiğim bir türkü çıkmıştı. Türküye eşlik etmeye başladım. Boğazımın kuruduğunu fark edip bir yudum su içtim. Pencereye uzanıp azıcık açtım. Pencereden içeriye gürültüyle dolan temiz ancak sıcak hava keyfimi bozmadı. Klimadan savrulan buz gibi havayı ancak bu sıcak hava ile dengeliyordum. Navigasyon ikaz sesi duydum. Yunus Emre’nin mezarının olduğu söylenen bölgeye yaklaşmıştım. Önümde geçmem gereken bir tek köy kalmıştı. Köyden 5 km sonra türbede olacaktım. Ancak türbeye geçmeden önce köye uğrayıp biraz dinlenebilirdim. Ayrıca birileriyle konuşup birazda bilgi alabilirdim. Zira, Yunus Emre’nin gerçek mezarın burası olup olmadığı bilinmiyordu. Bende bu konuyu araştırmak için uzun bir yoldan geliyordum
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 19.4.2017 13:01:11 devamı >
REFERANDUM DEĞERLENDİRMESİ
KİMSE KIZMASIN... Şu kısacık ömrümde birçok seçim ve referandum gördüm. Hatta fiili darbe görme zorunluluğum bile oldu. Türk halkı, seçimlerde partilerinin kazanması adına hassasiyetlerini, gayretlerini, niyetlerini, dualarını ve çabalarını hiç eksik etmediler. Halkımın bir kısmı sevindi bir kısmı da üzüldü. Sonuçlar bazen beklenen şekilde çıktı, bazen de beklenmedik. Partiler, isimler, hükümetler geldi geçti. Ama kaybolmayan tek şey umut oldu. Ülkemin ve halkımın geleceğine dair olumlu gelişmelerin olacağı umudu hep var olageldi. Refah, huzur, bereket, güvenlik… Ancak unutulan bir şey vardı. İktidarı değiştirerek ülkeyi kurtaracağını zannedenler yere tükürmeye devam ettiler. Çocuklarını insanca yetiştirmediler. Evlerine getirdikleri ekmeğin helal olup olmadığını sorgulamadılar. Garibana yoksula değer vermediler. Dürüst çalışmadı esnaf olan, görevini hakkıyla yapmadı memur olan, emeğinden yine çaldı işçi olan, dini doğru anlatmadı dinci olan, domatese ilaç kattı çiftti olan ve hepsi birden yere tükürmeye devam ettiler.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 16.4.2017 21:40:58 devamı >
ŞEYTANLA PAZARLIK
ŞEYTANLA PAZARLIK -Birazdan bıçağımı kafanıza sokacağım. Yavaş yavaş oyacağım kafanızı, içinden beyninizi çıkaracağım. Böylece sizi düşünme derdinden kurtaracağım. Sonra bıçağımı kalbinize sokacağım. Böylece duygularınız yok olacak. Acı, keder, özlem sizin için hiçbir şey ifade etmeyecek. Bundan sonra başka bir işleme gerek kalmayacak. Eğer kalbiniz ve aklınız çalışmazsa gözünüzün, dilinizin, kulaklarınızın ve organlarınızın size yada bize hiçbir zararı olmayacak. Ne dersiniz? Bunu istiyor musunuz? -Bilmem, kulağa hoş geliyor. Ama canımın yanmasından korkuyorum. Böyle bıçakla oymak felan... Bunun başka bir yolu yok mu? -Var tabi var. İsterseniz bu işlemi bıçak ve kan olmadan da gerçekleştirebiliriz. -Peki bunun için ne yapmam gerekir?
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 15.4.2017 11:27:49 devamı >
SİYAH ÖNLÜK, MENEMEN VE MAHALLE ÇETESİ
Okula gidebilmek için köyde kalan ailemden ayrılıp şehirde dedemin ve ninemin yanında kaldığım günlerdi. ... Okumayı çok severdim. Kitap okumadığım zamanlar ya okulda olurdum ya da yatakta. Pek boş vaktim de olmazdı yani. Yine de yemek için ve eve gelen misafirleri dinlemek için vakit ayırırdım. Yemek yemeyi çok severdim. Çok çeşit yemek olmazdı evimizde. Ninem yaşlanmıştı ve çeşit çeşit yemek yapmaya güç yetiremezdi. Hem o zamanlar öyle çeşit çeşit yemek de olmazdı. Ya çorba yada bir çeşit yemek, yanında en fazla pilav ya da makarna olurdu. Ama ben en çok melemeni severdim. Her öğünde yemek isterdim. Ninem melemen yaparken de başında bekler, onu izlerdim. Köyden zaman zaman babamın getirdiği tereyağının mis kokusunu doğal, hormonsuz, ince kabuklu domates tamamlardı. İyice ezerek pişirdiğimiz domatese az tuz, az toz biber, az pul biber eklerdi ninem. Dedemin mahallemizde bulunan mis ekmek fabrikasından getirdiği taze, sıcacık ekmeği melemenimin suyuna batırarak yemeye bayılırdım.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 08.04.2017 10:32:03 devamı >
KULAKLARI YANAN İNSANLAR
Bulutlar sebebiyle tam aydınlanmamış bir günde şehir meydanında yürüyordum. Her yerde her cinsten insan vardı. Bir telaş eşliğinde yürüyor ama kimse kimseyle konuşmuyordu. En ilginç olansa, insanların kulakları tutuşmuş yanıyordu. İnsanların yüzlerinin iki kenarında yer alan kulakları, kulak memelerinden başlayarak yükselen ve yüksekliği 15 cm bulan alev huzmesi ile çepeçevre kuşatılmıştı. Ama kulaklar bundan etkilenmiyor; gayet normal görünüyorlardı. İçinden sarı alev çıkaran ama yanmayan kulaklara sahip olan insanlar karşısında dehşete düşmüştüm. Başımı sağa sola çevirip işin aslını anlamaya çalışıyordum. Birden aklıma kendi kulaklarım geldi. Korka korka ellerimi kulaklarıma yaklaştırdım; ateş var mı yok mu kontrol ettim. Ohhh, çok şükür, en azından benim kulaklarım yanmıyordu. Bir bendim kulakları yanmayan.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 11.03.2017 10:37:03 devamı >
İKTİDAR VE MUHALEFET OLMAK!
İktidar ve Muhalefet Olmak… İktidar… Gücü elinde bulundurmak… Doğrunun temsilcisi ve onun tek uygulayıcısı olarak kendini görmek… Özelde ise menfaatini korumak, hazzını tatmin etmek, egosunu şişirmek… Halkın ve/veya muktedir olduklarının üzerinde tam otorite kurmak… Sorgulanamazlık… Hesap vermemek… Buna teşebbüs edenleri terörist/hain/öteki ilan edip yasal/gayrı yasal yok etmek… Süslü yalanlarla büyücülük yapıp kitleleri manipüle etmek… Dini, kültürü, sanatı tahrip etmek ve çıkarları için bozdurup bozdurup harcamak… Masum, mazlum ya da aptalların canını yakmak… Yeryüzünü yaşanmaz hale getirmek… Tüm bunları sükunet içinde yapmak istemek… Muhalefet; İktidarın ikinci adayı olmak… Gücün tekeline sahip olamamak ama bunun için çalışmak; hem de her yolu mübah görerek… Yalakalık, çıkarcılık, aracılık, çirkinlik… İktidar kadar olmasa da bilgiyi ve doğruyu manipüle etmek; halkı ve herkesi kandırmak, yanlış yönlendirmek… Doğruya ve hakka düşmanlık… Gerçek terörizm, saldırı, kan sevicilik… İktidara düşman olmak; yine de onun halefi sayılmak… Düşmanlık ve fitne üreticilik…
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 05.03.2017 09:13:48 devamı >
RENGARENK
-Memleketten hoş geldin kardeşim Ankara’ya. Hangi rüzgar attı seni buraya? -Hoşbulduk abi, İstanbul’dan Hocam gelecek bugün buraya, soracaklarım var ona. Vakit varken sizi de göreyim istedim. -İyi yapmışsın iyi… Aç mısın tok mu? Susuz musun tatsız mı? Hele de bakim. -Eyvallah. … -Kim gelecek demiştin? -İstanbul’da ikamet eden, ikinci nesil “Ebru Sanatı” üstadı olan, sevgili Hocam …….., kurs vermek üzere Ankara’ya gelecek. -Ebru ile alakan olduğunu biliyordum. Demek ki bildiğimden daha ilgiliymişsin. Öyleyse söyle bakalım; Ebru nedir? Ne işe yarar? Diğer sanatlardan farkı nedir? Fırçayla su üzerine boya çırpmaktan öte özel bir mahareti var mıdır? Boyası… -Boyasından başlayalım abi.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 15.02.2017 13:50:23 devamı >
VAZGEÇMEK… NE KADAR ZOR, NE KADAR KOLAY… NE KADAR SÜFLİ, NE KADAR YÜCE…
Vazgeçmek… Ne kadar zor, ne kadar kolay… Ne kadar süfli, ne kadar yüce… İşe geliyordum bu sabah, arabamın içinde. Radyo ile oynamaya başladım; iyi bir türkü bulurum ümidiyle. Belki bir “Mihriban” çalar, belki de “Öldürme Beni”… Ancak bir şiirle karşılaştım. Şehitten, şahadetten bahsediyordu. Tüğlerim diken diken oldu. Bıraktım frekansla oynamayı. Şiiri dinlemeyi de bıraktım. Hayale dalıp gittim. Kayboldum dünya aleminden, uçuşa geçtim arabanın içinden. Uzaklaştım oradan. Arabayı kullanan beden bana aitti belki ama uçan ruh da benimdi. Kuru bir slogan ya da ideolojilerin kıskacında kalan şahadetle ilgilenmiyorum. Benim bildiğim şahadet çok başka. Çok yüce… Çok değerli… Çok saf… O’na ancak vazgeçerek ulaşabilirsin.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 09.02.2017 15:49:54 devamı >
ÇAY, BEBEK, ÖLÜM
Evdeyim. Bir elimde çay bardağı, diğerinde kitap var. Koltuğa oturmuş Yaşar Kemalin “Bebek” isimli öyküsünü okuyorum. Yoksulluk sebebiyle doğum yaptıktan sonra ölen gencecik bir kadından geriye kalan, yirmi günlük bahtsız bir bebek ve her anlamda naçar kalmış babanın acıklı öyküsü. Açlıktan sesi sinek vızıltısı gibi çıkan bebeğin, babasının sırtındaki bohçada yaptığı seyahat… Yoksulluğun, sefaletin çirkinleştirdiği insanlar… Vicdanın kabul etmeyeceği acı gerçekler… Kitabı okumuyor da yaşıyor gibiyim. Uçup gidiyorum Adana’nın ovalarına. Sıcak içimi yakıyor. Tozlu yolda yürüyen çaresiz babayı ve bebeği görüyorum. Ruh gibi yaklaşıyorum yanlarına. Bebek, babasının sırtındaki filede. incecik kolları filenin kenarlarına yapışmış. Gözleri fersiz. Yine de beni fark ediyor.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 30.01.2017 11:24:04 devamı >
KIYAMET
İlk hatırladığım, loş ışıklı bir odada boynum önüme düşmüş, keder içinde oturuyordum. Yakın bir arkadaşım da beni teselli ediyordu. -Yapacak bir şey yok! elimizden geleni yapacağız. -Ne yapabiliriz ki? Eğer şu anlattıkların doğru ise kurtuluşumuz mümkün değil. -Bunu biliyorum ama yine de deneyebiliriz. Bizim bağ evi var, oraya gider saklanırız. -Kardeşim bu bahsettiğimiz olay tam bir kıyamet. Gökyüzünden yağacak olan ve her biri bir dağ kadar olan meteorlardan kurtuluş mümkün olamaz. Hem de 249 tane. -Ama bir kısmı o kadar da büyük değilmiş. Hem bilim adamları yaklaşan gök taşlarının rotasını önceden hesaplayıp nereye düşebileceklerini haber vereceklermiş. Hepsi bir anda da düşmeyecekmiş. Düşme aralıkları saatlerce sürebilirmiş. -Yavaş yavaş ölüm… -Ne kadar karamsarsın bugün. Asıl bu işlerin adamı sensin. Bize yol göstereceğine tutmuş ölümü bekliyorsun. Çocuklar henüz olayın farkında değiller. Acilen bir şeyler yapmalıyız. Zira ilk çarpışmaya saatler kaldı. -O kadar kısa mı? -Pencereden dışarı baksana, ufukta göründü bile.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 27.01.2017 12:29:57 devamı >
RENKLER VE SESLER
Renkler ve Sesler -Siz delirdiniz mi efendim? Bu nasıl olabilir? Hala içinizde umut taşıyorsunuz!! -Evet, deli derler bana. -Haklılar tabi, hala inanıyorsunuz! -Ben inançlı bir deliyim; ben inancıma o da bana sahip çıkar. Umudumu kaybetmedim hiç; zira bir çok neden görüyorum. -Bu çirkin ve kokuşmuş hayatın sonunun gelmediğine dair ne gibi nedeniniz/deliliniz olabilir? Bitti artık; yaşamaya; ötesi, umuda bir neden kalmadı! -Bir değil, birçok neden var. Mesela müzik var, renk var, ruh var, ışık var, atom var… -Bre adam sen ne dersin? Ne demek tüm bu saçmalıklar? Sen gerçekten delirmişsin! -Geçenlerde bir hayvanat bahçesine gitmiştim. Orada bir kuş gördüm. Üzerinde onlarca farklı renk vardı. Renkler o kadar canlı ve o kadar birbiriyle uyumluydu ki… Hiçbir kimyacı o renkleri üretemez. İzlemeye devam ettim.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 21.01.2017 11:35:09 devamı >
BİR ASKERİN ANISI-2
Sıradan Bir Günün Öğrettikleri O gün herkes için sıradan bir gündü. Herkes için sırada bir gün demek; elbette askerler içinde geçerliydi. Ancak bir askerin sıradan geçen herhangi bir günü, başkaları için hayatları boyunca göremeyecekleri şeylerle dolu olabilirdi. Mevsim kış; her taraf karla kaplıydı. Gökyüzü açıktı; güneş ışıklarını cömertçe saçıyordu etrafa; ama sanki bu ışıklar, kıştan besleniyormuş gibi soğuk soğuk yüzümüze vuruyordu. Yine de sıradan bir gündü işte. Asker olmak, sürekli hazır olmayı gerektirir. Fiziken, ruhen, silah ve teçhizatla hazır olmak… Çünkü en büyük yarış genelde düşmanla değil; zamanladır. Zamanı kaçıran ya da onu iyi kullanamayan kaybeder. Onun için, hazırdık her zaman. Gelen emir anonsu ile harekete geçtik. Bizi almaya gelen helikoptere kendimizi attık. Helikopter uçuşa geçmeden kısa bir brifing aldık. Brifingin içi hedef emir ve motivasyonla doluydu. Sonra helikopter havalandı. Yukarıdan her taraf uçsuz bucaksız bembeyaz kar deryası gibi gözüküyordu. Çok rahatlatıcıydı.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 05.01.2017 13:56:14 devamı >
ŞÖHRET VE BEN (ÖYKÜ)
Ben ve Şöhret Belki de bıktınız rüyalarımı dinlemekten; ama sabredin, dinleyin. Böylece beni tanırsınız; dahası kendinizi ve herkesi... Bu gece rüyamda, batmakta olan güneşi arkama alıp, bineceğim otobüsün saatini beklemeye başlamıştım. Bir yanımı da duvara yasladım. Her yer insan kaynıyordu. Ben de onları izliyordum; çocukları, kızları, adamları, seyyar satıcıları, trafik polisini, güvercinleri... Bir anda şok edici bir şeyle karşılaştım. Yanında bir kaç yardımcısı bulunan bir fotoğrafçı beni kadrajına sığdırmaya çalışıyordu. Şaşırdım, evet başkasını değil; beni... Acaba dalgın ve sakin halimde sanatsal değer taşıyan bir şey mi yakalamıştı. Çok mu fotojeniktim? Bir yakışıklı, bir yiğit, bir karizma... Çaktırmadan poz vermeye başladım. Bir sağa bir sola dönüyor, elimi bir boşa salıyor bir belime koyuyordum.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 31.12.2016 12:48:59 devamı >
DEMESEM OLMAZ
Fitne adam öldürmekten kötüdür. Zira bir kişi bir kere ölür; ama fitne binlerce adam öldürür. Son günlerde Halep ve Suriye meselesiyle ilgili gelişmeleri kaygı ile izliyorum. Yalan yanlış eksik ve taraflı haberlere, her zaman olduğu gibi, kapılan milyonlar görüyorum. Acıdan ders almayanlar, acıdan acı üretirler; daha sonra o acı döner dolaşır yine sahibini bulur. Mazlum ve mağdur Halepli kardeşlerimize canı gönülden acıyan ve destek verenler; lütfen yeni bir küresel oyuna alet olmayalım. İran, Irak ya da Suriye savaşı kimsenin hayrına olmaz. Kafir ve şeytan batı dururken birbirimize kılıç çekmemiz doğru olmaz. İsabetli ve sonuç alacak bir savaş isteyenlere sesleniyorum. İlla bir savaş olsun istiyorsanız, kanınız kaynıyor, yüreğiniz yerine sığmıyorsa; öyleyse savaşın, hem de çok çetin bir şekilde; ama insan kanı üzerine değil; şeytan ve onun düzenine karşı. Zira onun düzeni bizzat fitne üzere kuruludur.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 17.12.2016 10:31:00 devamı >
MANDA TÜYÜ
Zil çaldı. Hüseyin Bey çayını ve okuduğu kitabı bir kenara koyarak kapıya koştu. Kapıyı açtı. Gelen kargo kuryesiydi. -Hüseyin Bey, siz misiniz? -Benim. -“Manda Tüyü” size bir şey ifade ediyor mu? Hüseyin Bey şok olmuştu. Biran durakladı. Kargocu genci dikkatle süzdü. Duyduklarına bir anlam veremiyordu. -“Eee, evet. Çocukluk lakabımdı, arkadaşlarım bana öyle seslenirdi” -Hele şükür, bulduk doğru Hüseyin’i. Ne soyad var ne numara… Aynı binada dört tane Hüseyin adı var. Gönderici de adınız kısmına “Hüseyin-Manda Tüyü” yazmış sadece; bu çaldığım dördüncü kapı, neyse ki bulduk. Hem ağırda bir çuval, içinde ne varsa… Her neyse, ben gideyim artık, şuraya bir imza lütfen. -“Dur gitme” dedi Hüseyin bey. Kucakladığı çuvalı bir kenara koydu. İçeri gidip avuç dolusu badem getirdi. Kargocu gence uzatıp “hakkınızı helal edin kardeşim, yormuşuz sizi” dedi. Kargocu “abi ne gereği vardı, işimiz bu, arayıp bulacağız elbet” dedi bademleri avuçlarken. Sonra da sırtını dönerek basamakları inmeye başladı. Hüseyin Bey adresi tekrar okudu. Gönderici adı adresi yabancı değildi aslında.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 04.12.2016 10:30:54 devamı >
MEZARLIK SOHBETLERİ
Dün, sevdiğim bir abiyi aradım. Halini hatırını sormaktı maksadım. Telefonu telaşla açtı; “korkuttun beni kardeş, dalmışım” dedi. “Uyuyor muydun?” diye sordum. “Hayır, uyumuyordum, Furkan suresini okumaya öyle bir dalmışım ki…” “Anladım abi, kusura bakmayın” dedim. “Yok canım, önemli değil. Yıllık izne ayrılmıştım bu hafta. Sabah erkenden mezarlığa gittim, gezdim dolaştım dört bir tarafı. Sonra annem ile babamı ziyaret ettim. Özlemişlerdir beni, bir görüneyim istedim, uzun uzun konuştum onlarla. Anlattım bir şeyler, sonra dinledim onları. Gerçek dünyadan haber ettiler bana. Sonra da vedalaşıp ayrıldım yanlarından. Yalan dünyaya geri döndüm. Eve geldiğimde yorulmuşum. Uzandım, uyku tutmadı. Açtım Furkan suresini okuyordum. Düşüncelere daldım gitmiştim. İşte o an telefon çalınca korktum velhasıl…” … Daha önceki günlerde bir arkadaşımla karşılaştık. “Geçen gelmedin” dedim. “İşim vardı” dedi. “Ne işin vardı akşam akşam” dedim. “Fırsat buldukça evin yakınındaki mezarlığa gidiyorum, küçük oğlum orada yatıyor, 2 yaşında iken ölmüştü, uyuyuncaya kadar korkmasın diye başında bekliyorum” dedi. “Seninle konuşuyor mu” diye sordum.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 13.11.2016 12:45:13 devamı >
PATRON
Heyecanlı bir gündü. Ciddi bir şirkette bir günlüğüne çalışacaktım. Çalışmak bile denmezdi aslında; lise ikinci sınıfa giden bir öğrenciydim o zamanlar; sadece bir günlüğüne, şirket ofisinde çalışmakta olan bir arkadaşımın yerine emaneten duracaktım. Birkaç telefona bakacak, birkaç kez zili çalan misafirlere kapı açacak, birkaç kez çay servisinde bulunacaktım. Arkadaşım öyle anlatmıştı bana. Neticede anlatıldığı gibi de oldu. Sabah arkadaşımın verdiği anahtarla ofisi açtım. Çay demlemek için demliğe su koydum. Yerleri süpürüp masaları sildim. Ofis penceresinden soğuk kış gününün şehre nasıl çöktüğünü izledim. İnsanların telaşını, simitçinin satış gayretini, Paşa Caminin gururlu endamını izledim. Rafları dolduran dosyalara, duvardaki besmele tablosuna, boyu boyumdan uzun kauçuk ağacının geniş yapraklarına dokundum; bir bağ kurmak istercesine…
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 06.11.2016 10:23:58 devamı >
HAZAN MEVSİMİ
Hazan Mevsimi Dün “Sabur” ismindeki Afganistanlı bir arkadaşımla kısa süreli yolculuk ediyorduk. Türkçesini geliştirmesine yönelik özel bir gayret içindeydim. Şu köprü, bu ağaç, o bir bulut… Yol boyunca ne görsem hem Türkçesini hem İngilizcesini söylüyordum. (İngilizceyi ana dili gibi biliyordu) Hemen öğreniyordu; çok zekiydi Sabur. (Dört dil biliyormuş; İngilizce, Farsça….) Bir ara haftanın isimlerini sayıyordum. Hem Türkçesini hem İngilizcesini söylüyordum. Pazartesi-Monday, Salı-Tuesday, Çarşamba-Wednesday… Sonra mevsimlere geldik.Yaz-summer, sonbahar- …. Unutmuştum sonbaharın ingilizcesini. Çok çaba sarfettim ama hatırlayamadım. El hareketlerimle “yaz mevsiminden sonraki” diye işaret etmeye çalışıyordum. Sonbahar… Sabur’un gözleri parladı. Ne demek istediğimi anlamıştı.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 05.11.2016 15:15:08 devamı >
DELİLERİN YANLIZLIĞI
İki gün önce mağazamıza bir müşteri geldi. Yaşlı ve titiz bir adamdı. Balla ilgili sorular sordu; aldığı cevaplara göre de tercihini yaptı. Sonra da çıkmak üzere kapıya yöneldi. Ancak adam da farklı bir şeyler olduğunu hissetmiştim. Merakımı yenemedim. Arkasından seslenerek, sırtına doğru bir soru attım adeta. -Abi siz nerelisiniz? Şaşırmış bir şekilde ardını döndü. -Ankara’lıyım. -Mesleğiniz neydi acaba? -Fizik… Aaaa pardon, demirciyim ben, yıllarca yurtdışında demircilik yaptım. Ama her tür demir, demir benim için atlas kumaştır, elime aldığımda pamuktur, işleyip sattığımda evime ekmektir… Gerisin geri mağaza içene dönmüş heyecanla anlatıyordu. Az önceki resmi halinden eser kalmamıştı. Şirin ve muhabbet dolu bir adama dönmüştü. Anlatacakları birikmiş gibiydi. Sustum dinledim;
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 21.10.2016 11:24:18 devamı >
KAOSTAN HUZURA...
KAOSTAN HUZURA Çok eski zamanlarda insanlar dünyanın dönmediğini düşünürlermiş. Yine bu insanlar dünyayı düz ve sonu olmayan bir yer sanırlarmış. Nimetleri bitmez tükenmez dünyada, hayatta kalmaktan başka amaç ve ümitleri yokmuş. Sahip oldukları koyun, kuzu, dana, deve sayısını biraz daha artırmak; kabile nüfusunu çoğaltarak, varlıklarını tehdit edebilecek saldırganlara karşı alan savunması yapmak, yakacak/yiyecek yığınağı yaparak kışı daha rahat atlatabilmek için uğraşırlarmış. O zamanın insanlarından geriye kalan olmadı. Artık onları adlarıyla, unvanlarıyla değil; hatta kabile ya da kavim adlarıyla bile değil; yaşadıkları dönemin adıyla ancak kategorize edebiliyoruz. Eski çağ diyoruz, tarih öncesi ya da milattan önce diyoruz, orta çağ diyoruz… Onlar çok mu eski? Yakın çağa bakalım öyleyse; yüzyılın başındaki insanların isimlerini biliyor muyuz? “Elbette biliyoruz, hepsi nüfus kütüklerinde kayıtlıdırlar” diyeceksiniz belki de. Evet, hepsi nüfusta kayıtlılar. Hatta tarih kitaplarında bile birçok isim bulabiliyoruz. Ama yüreklerde ve zihinlerde olanlar çok az. Nihayetinde her yürek ve her zihinde bir gün toprak olacaktır.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 11.10.2016 12:34:58 devamı >
ŞARKILARLA YÜRÜYEN YOLCULUK
ŞARKILARLA YÜRÜYEN YOLCULUK Çilli horoz ötmeye başladığında cin çarpmış gibi yerimden zıplamıştım. O esnada annem hamakta küçük kardeşimi sallıyormuş. Beni birden öylece görünce korkup; -“Ne oldu Dilek?” demişti. Dilek mi? Annem neden adımı söylemişti ki? Her zamanki gibi oğlum, yavrum, kuzum, karaoğlanım değil de, sıradan, düz, anlamsız adımı söylemişti? Şaşırmıştım. Acaba yaklaşan ayrılık acısı daha şimdiden annemle beni, birbirimize, yabancılaştırmış mıydı? “Bişey yok anne, sadece geç kaldım diye korktum. Bu sabah Sivasa gideceğim ya! Okula başlayacağım ya! Artık 7 yaşına girdim ya! Okuyup adam olacağım ya...” Gereksiz uzattığımı anlayıp susmuştum. Annem yüzünü öbür tarafa çevirmişti. Daha tam aydınlanmamış odada onu görmem zor olsa da, ağladığını saklamaya çalışıyordu belli ki. Ama ben anlamıştım. Annemin yüreği benim içimde atardı sanki; her hissini bilirimdim. Biraz bende hislendim ama dışarıdan gelen ayak sesleri hislerimi böldü. Gelen babamdı.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 17.09.2016 11:29:13 devamı >
YASAK ELMAYA UZANAN ADEM’E SERZENİŞ
YASAK ELMAYA UZANAN ADEM’E SERZENİŞ Yapma, koparma o elmayı. Ne olur uzanma o dala, seni kandırıyor birisi; bilmiyorsun. Bilmiyorsun bunun vebalini, dökülecek evlatlarının kanı. Durmayacak bu kan, bitmeyecek acısı; sürecek nesiller boyu. Savaşlar olacak, ağıtlar yakılacak, mezarlar masumlarla dolacak, çocuklar yetim öksüz kalacak. Çocuklarda ölecek; kimisi başlarında patlayan bombalarla, kimisi sırtlarından giren mermilerle, kimisi kaçış yolunda denizde boğulacak. Yapma, ne olur… Sana bir şey kazandırmayacak o elma. Her şeyin var; yeter ki bak etrafına. Denizler göller, nehirler ormanlar, balıklar kuşlar, üzümler incirler, ipekler atlaslar… Hepsini al, hepsini kullan. İster uç ister koş, ister zıpla ister yüz. Sev, gül, aşkeyle… Ama yeter ki dokunma. O bir sınav, o bir sınır, o bir tuzak…
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 21.08.2016 23:32:42 devamı >
CİNAYET GECESİ
CİNAYET GECESİ Yıllar önceydi. Sivas’ta yine soğuk bir kış yaşanıyordu. Akşam ezanından hemen sonra evden çıktım. Yerde yirmi santimi geçen kar vardı. Güçlü adımlarla sokağın ortasında yürümeye başladım. Gidecek yolum uzundu, otobüse binebilirdim askında, öğrenci biletimde vardı yanımda. Ama ben yürümeyi seçtim. Kendimi cezalandırıyordum sanki. Belki de yapmaya kalkıştığım iş için cesaret topluyordum. Attığım her adımla yerde kocaman izler bırakarak yürümeye devam ettim. Yüzüme çarpan tipi hırsımı artırıyor, öfkeleniyor, adımlarımı daha da hızlandırıyordum. Şehir merkezini geçerek gideceğim yere ulaştım. Merkeze yakın bir mahalleydi burası. Üç katlı bir evin ikinci katını gözlerimle yokladım. Işıkları yanıyordu; perdeleri de çekiliydi. Dış kapıda eğreti duran isimsiz zile bastım. Biraz sonra “zarrr” diyerek açıldı otomatik kapı. Eldivenli elimle kapıyı iterek açtım. Yüzüme apartman boşluğunun sıcağı vurdu. Ayaklarımı yere vurarak botlarımı kardan arındırdım. Sonra içeri girip üst kata çıktım. Kapı açıktı ve bir tebessüm abidesi olan, merhamet deryası, letafet, zarafet timsali kişi kapıda bekliyordu. Yüzünde huzur, üzerinde deri bir yelek vardı. Yaklaştım ona; -İçeri girebilir miyim abi? -Tabi canım, dedi. Kapıda bekledim, üzerimdeki karları çırparak öyle içeri girdim.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 18.08.2016 00:54:30 devamı >
EN YALNIZ KİMDİR?
En Yalnız Kimdir? Bir gün bir abiye dedim ki; -Abi ne çok şanslısınız! -Neden? -Ne çok seveniniz var sizin! Misafiriniz hiç bitmiyor, yalnız geçirdiğiniz bir gün bile olduğunu sanmıyorum. Alaycı bir tebessüm bıraktı ortaya. Şüphe uyandırdı bu hali bende. -Yanlış bir şey mi söyledim, diye sordum. -Yanlış diyemem elbette, birçok misafirim oluyor, birçok arkadaşım var; hepsi de güzel insanlar. Yine de bunlar bir insanın yalnız olmasına mani değil maalesef, dedi. -Nasıl, nasıl olur? Yalnızlıktan mı şikâyet ediyorsunuz? diye sordum şaşkınlıkla.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 15.08.2016 12:45:12 devamı >
KIRMIZI HIRKA
KIRMIZI HIRKA (ÖYKÜ) O içeri girerken ben, bir tabureye oturmuş misafir bekliyordum. Bu onu ilk görüşümdü. Orta yaşlı, orta boylu, yuvarlak yüzlü, kırmızı yanaklı biriydi. Yüzünde eksilmeyen bir tebessüm vardı. Sakal traşı tazeydi, bıyıkları da kısa. Ense kıllarıysa iyice uzamış, hatta çirkinleşmişti. Yaz gününe göre üzerini kalın giyinmişti; gömleğinin üstünde kan kırmızısı renkte bir hırkası vardı. Pantolonu kumaştı; temiz ve ütülüydü. Lakin onunda normalden kısa kesilen paçaları yüzünden tipi bozuktu. Her halinden, zıtlıkların adamı olduğu belli olan bu yabancıya en çok yakışan şey, şüphesiz tebessümdü.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 03.08.2016 14:13:56 devamı >
BABALARIN SUÇUNU ÇOCUKLARA ÖDETMEYİNİZ
Babaların Suçunu Çocuklara Ödetmeyin Peygamber AS. ve dostları yıllarca süren sürgün-gurbet hayatından sonra, güçlü bir orduyla Mekke’ye girerek orayı fethederler. Daha yeni Mekke’ye girmişken, Peygamberin bir emir verir; sayıları 10 u bulan kişinin öldürülmesi... Yıllarca insanlık dışı yöntemlerle müslümanlara zulmeden, mallarına el koyan, kötülüğe önder olan kişileri ibreti alem için "kabe’nin örtüsü altında bile bulsanız, acımayın, öldürün" emrini verir Peygamber AS. Geriye kalanlar, teslim olanlar, elde olanlar, Mekke’liler... Yıllarca zulüm ve işkencenin yöneticisi değil ama maşası olmuş bir halk... Güç ellerinde olsa yine acımayacak olan halk...kendileri hakkındaki hükmü duymak için korku içinde beklerken "Gidin haydi, bugün size kin ve düşmanlık yoktur; affolundunuz" sözünü duyarlar kutlu Nebinin ağzından. Ve kendi vicdanlarında bile kendilerini affedemezlerken, karşılıksız af sunan yüce dine o an teslim olmuşlar, gözyaşı döküp, yaratandan af dilemişlerdir.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 29.07.2016 08:49:49 devamı >
İKİ KISA NOT
Tarih, ideolojilerin çizdiği şekilde gelişir. Bu ideolojiler her zaman, hakim sınıf ve bir grup azınlığın çıkarlarını korumakla sorumludur. Dinler ve kültürler, hakim ideolojinin çıkarlarıyla çatışmadığı sürece her zaman makbul kabul edilmişlerdir. Ne zaman otoriteye karşı eleştirel bir düşünce-inanç ortaya çıksa, anında saldırıya uğramıştır. İnsanlar böylece tarih boyunca ideolojilerin esiri olmuşlardır. Bu ideolojiler bazen din kökenli olmuş, bazen seküler, bazen sosyalist, bazen milliyetçi... Her ne kökenli olursa olsun her tür ideoloji halkı sömürmeye, köleleştirmeye, aptallaştırmaya, susturmaya çalışır ve ömrü dolana kadar da bunu başarır. En gelişmiş ideolojilerden biri olan "demokrasi" de bundan beri değildir. Hatta en sinsi, en acımasız, en tehlikeli olanıdır. Bunun izahını yapmak için ne kalem yeter ne mürekkep... Bunu ancak okumayı ve eleştirel düşünmeyi becerebilenler anlayacak. Şu kadarını söyleyebilirim. Darbeciler de demokrasi adına savaştı; onlara karşı savaş veren devlette... Bu iki gücün çıkar savaşıydı. Halk mazlumdu; onlar demokrasi adına değil; bedel ödememek adına çıktılar meydana. Ama kazanan demokrasi oldu yine; oyununu sağlam kurdu ve kazandı. Diyorum ki meydanda olanlara, bu zafer halkındır, bedel ödeyen halktır; demokrasiye teslim etmeyin. Zira düşmanınız, gerçekte demokrasidir sadece. ...
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 23.07.2016 16:22:08 devamı >
DARBEDEN NOTLAR
DARBEDEN NOTLAR… Şaka gibi bir haber geldi Cuma gecesi. İnanamadım. Darbe için ne zemin vardı, ne imkan, ne de bu hayalin mümkünlüğü… Tüm şartlar elverişsiz olmasına rağmen bir hayale tutulmuş askerlerin darbe haberlerini, sesini aşırı yükselttiğim tv.den izlemeye koyuldum. Orada, Tayyip Erdoğan’ın ilk kez korktuğunu gördüm. Kireç gibi olmuş yüzüyle, bir cep telefonu kamerasından canlı yayına katılarak halkı sokağa davet etti. Seçtiği kelimeleri telaffuz ederken bile zorlanıyordu. Bu sahici bir darbeydi anlaşılan. Sokağa çıkmalı mıydım? Çıksam bile kim adına olacaktı bu çıkış. Ben Ak partili değildim, cemaatçi değildim, milliyetçi değildim, devletçi değildim, hümanist değildim… Ama ben Müslümandım ve ben yaşadığım çağın şahidi olmalıydım. Zulme karşı olmalıydım.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 17.07.2016 15:26:26 devamı >
GERÇEKLER VE YANILGILAR
Gerçekler ve Yanılgılar Bu gece rüyamda araç kullanıyordum. Büyük bir okulun köşesinde başlayan caddeye girdim. Caddeye girer girmez köşede çevirme olduğunu gördüm. Birçok araç yol boyunca park edilmiş, içlerinde kim varsa, çocuklara kadar indirilmiş, sıraya sokulmuş, tek tek incelemeye alınıyordu. Öyle ki; yolcuları sağlık muayenesinden geçiren sağlık memurlarını da görünce, “iş ciddi” dedim kendi kendime. Kıvrak bir manevra ile aracımı bir kenara park ettim. Araç içini iyice kontrol ettim; yasal olmayan bir şey olmasın diye. Araç temizdi. Ceplerimi de yokladım; yine temizdi. Herkes gibi sıraya girdim. Korkmuş çocukları şaşkınlıkla izledim. “Çocukların bile arama-tarama sırasına sokulduğu zamanlara kaldık” diye içten içe öfkelendim. Yola baktığımda kontrol noktasında durmadan geçen araçları gördüm. Gerçi beni de durduran olmamıştı ama "kaçan şüpheli araç" görüntüsü vermemek için, arama sırasına girmeyi daha doğru bulmuştum. Sonunda sıra bana geldi. Sağlık memuru bana hitaben;
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 28.06.2016 13:10:02 devamı >
KRAL VE OĞLU
-Yiğit Kral, cömert ve merhametli yönetici, kahraman ve amansız asker, akıllı ve ileri görüşlü adam, sevgili babam… -Söyle tatlı dilli evlat. -Babacığım, sen bu toprakların tek Kralısın ve ben senin biricik oğlunum değil mi? (Kral tebessüm ederek kafasını aşağı yukarı sallar) -Bir tek emrinle yıllardır çalışan; heykellerimizi yapmaya çalışan şu ustalar, kalfalar, işçiler, askerler senin halkın değil mi? (Kral yine cevap vermez; kafasını sallar) -Şu ucu görünmeyen dağlar taşlar, vadiler ovalar, dereler tepeler, kurtlar kuşlar senin değil mi? -Evet, der Kral.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 19.5.2016 12:29:28 devamı >
MAHKÛM VE RÜZGÂRIN GETİRDİĞİ TOZ TANELERİ (ÖYKÜ)
İnsanın içini titreten gök gürültüsüyle uyandı. Hafif bir üşüme hissetti. Yine de battaniyesini iteleyerek üzerini açtı. Ayağa kalktı; olduğu yerde kollarını iki yana açarak bir güzel gerindi. Kendi duyabileceği kadar zayıf bir sesle “elhamdülillah” dedi. Sonra, yerden epey yüksekte olan, demir korkuluklarla daraltılan pencereye doğru yürüdü. Birden bire titredi. Aklına bir şey gelmişti. Koşarak ahşap sandalyeyi olduğu yerden kaptı. Yeniden pencere önüne geldi. Daha önce kırıldığı için sargı beziyle sararak güçlendirdiği sandalye ayaklarını kontrol etti; iyi görünüyorlardı. Yine de dikkatle bastı üzerine. Yavaşça yükseldi yukarı doğru. Bir şeyler gördü ve daha yakından görmek için ayak parmak uçlarına dayanarak, biraz daha yükseldi.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 23.4.2016 08:32:53 devamı >
ÜÇÜNCÜ KAPI (ÖYKÜ)
Dün gece yine ilginç bir rüya gördüm. Gözlerimi rüyaya açtığımda şehrin meydanında olduğumu gördüm. İlk hatırladığım; büyük bir hemgamenin ortasındaydım. İnşaat işçisinden kravatlısına, ahçısından su dalgıcına kadar herkes oradaydı. Ticari taksiden ambulansa, traktöründen tankına kadar yine her cins araçta oradaydı. Şehrin meydanında dönüp duruyorlardı.Ama ben bütün bu karmaşa içinde, bir başıma sabit duruyordum. Hem de yan yana olan iki tarihi yapı önünde… Tarihi yapılar çok ilginçti. Üzerinde oymalar olan, kayalardan yapılmış giriş kapılarını, 50 metrelik koridorlar takip ediyordu. Bu uzun koridorların zeminine, 50*50 lik desenli karolar döşenmişti. Koridor sonunda ise küçük sarayı andıran, altın sarısı kayalardan yapılmış iki yapı vardı. İki yapı da kusursuz derecede birbirine benziyordu.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 15.4.2016 14:03:54 devamı >
SİGORTACI VE AZRAİL(ÖYKÜ)
SİGORTACI VE AZRAİL -Efendim, günaydın. Hayat sigortası yaptırmaya mı geldiniz? -Hayır, ben... -Eğer daha önce yaptırmadıysanız, en iyi imkanlar firmamızca sağlanmış bulunmaktadır. Mutlaka sigorta yaptırmanızı öneririm. -Teşekkür ediyorum, ilgilenmiyorum, ihtiyacım yok. -Olmaz olur mu efendim? Herkesin bir hayat sigortasına ihtiyacı vardır. -Benim yok. -Belki bilmiyorsunuz hayat sigortasının ne olduğunu! İzah edeyim efendim. Tüm sağlık masraflarınızı karşılayabilen ve siz ölünce yakınlarınıza, sevdiklerinize yüklü miktarda …. -Dedim ya, benim bu sigortaya ihtiyacım yok. -Mutlaka yaptırmalısınız. -Sizin var mı? -Tabi ki efendim, hem de en üst limitlilerden... -Hayat sigortasının ne kadar işe yaradığını şimdi göreceğiz.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 9.4.2016 11:39:07 devamı >
DOST ELİNDEN DEVLET SOFRASI
Her gece olduğu gibi; bu gece de rüya gördüm. Hadi size anlatayım. Ben bir sonuç çıkaramadım, bakalım aranızdan rüya yorumcusu çıkacak mı? Rüyamdaki uykudan beni uyandıran, kapının kalabalık bir grup tarafından, gürültüyle açılması olmuştu. Uykum çok ağırdı. Gözkapaklarım çok yavaş açılıyordu. Ortamı tanıyarak uykumdan uyanmaya çalışıyordum. Sade, dikdörtgen yapılı bir odada uyuyordum. Duvarlarda saat, tablo, askılık vs. hiçbir şey yoktu, bomboştu. Oda da iki tane tek kişilik yatak vardı. Birinde ben yatıyordum diğeri boştu. İki yatak arasında kısa, desenli, yumuşak bir halı vardı. Başucumda ki küçük pencereden içeriye gün ışığı giriyordu.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 20.02.2016 11:39:27 devamı >
BİR ASKERİN ANISI
Karşıdan doğan güneş, soğuktan katılaşmış olan omuzlarımı ve alnımı ısıtmaya başlamıştı. Üzerine yattığım soğuk ve nemli toprağın ev sahipliği bitmiş, sıcak güneşin şefkatli kolları her yanımı ana kucağı gibi sarmıştı. Isınan sadece ben değildim; güneşi görmeye başlayan vadinin doğuya bakan yamacından da buhar yükselmeye başlamıştı. Vadinin karşı yamacı batıya baktığı için, henüz güneş görmeyen yerleri de vardı. Orada ıslak çimenler, parça parça yükselen sis demetlerinden, son bir umutla nem kapma telaşındaydı. O gün bir başka güzeldi. Etrafımda göz alıcı bir yeşillik vardı. İnci gibi çiğ tanelerinin aralarına serpilmiş gibi duran sapsarı kır çiçekleri, yaprakların üzerinde uçmak için kanatlarını ısıtan rengarenk kelebekler, tertemiz ve masmavi gökyüzü, karı henüz erimemiş olan Kızıldağ’ın tepesinde ki bulutların kubbemsi manzarası… Gördüğüm ne varsa yaşam taşıyordu. Sanki doğanın bir planı vardı; yaşamak, yaşatmak istiyordu. Ama benim planım farklıydı. Ben öldürmek için oradaydım.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 21.01.2016 18:11:45 devamı >
LEVHALAR (ÖYKÜ)
O ruhsuz biri. Aynı zamanda sessiz ve gizemli. Her gün evinden aynı saatte çıkar, cadde boyunca en az yarım saat yürürdü. Sonunda hep aynı durakta durur, aynı otobüse binerdi. Neden beş durak geçerek altıncı durağı tercih ettiğini ise kimse bilmiyordu. Sürekli etrafını incelerdi; İnsanları, eşyaları, araçları, tabelaları… Hiçbir ayrıntı kaçırmazdı. Bir polis ya da dedektif değildi ama takip, gözlem onun işiydi. Yine aynı saatte evinden çıktı ve yürümeye başladı. Karşıdan, sırtında okul çantası, başında uzun püsküllü beresiyle gelen öğrenciyi bir güzel süzdü. Kravatı gevşek bırakmış, bir eliyle çantanın kemerini tutuyor, diğeriyle de sigara içiyordu. Her haliyle aykırı bir tip olduğunu gösteren çocuk, uğursuzca başını öne uzattı, dudaklarını dışa doğru kıvırıp dişleri arasından tükürük fışkırttı. Kaldırım boyunca saçılan tükürüğe tiksinerek baktı. O anda öğrencinin sırtına asılı bir levha gördü. Levhada şu yazıyordu; “Benim felsefem bu”
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 05.01.2016 08:06:03 devamı >
YENİ ÇAĞ FELSEFESİ (ÖYKÜ)
-Heyy, beyefendi, iyi misiniz? -Hııı -İyi misiniz? -İyi, iyi, iyiyim. -Bu sıcak havada titriyorsunuz ama. Sizi bir saattir izliyorum. Karşı ağacın altındaki bankta oturuyordum. Titrediğinizi görünce endişelendim. -Teşekkür ederim, iyiyim, iyiyim ben. -Ama hala titriyorsunuz. -Ayağıma diken battı da, canım çok acıyor. Onun için titriyordum demek ki; farkında değilim. -Aman Allahım, diken mi battı? Çıkardınız mı peki? -Hayır, çıkarmadım. -Neden? -Biraz beklemek istiyorum. -Deli misiniz siz? Neden bekliyorsunuz? Ya çıkarın ya da doktora gidin
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 28.12.2015 12:28:10 devamı >
ATASOY MÜFTÜOĞLU’NUN "KÜRESEL ÇAĞDA KAYBOLMAK" İSİMLİ KONFERANSINDAN NOTLAR
13/12/2015 tarihinde Atasoy Müftüoğlu’nun "Küresel Çağda Kaybolmak" isimli konferansından aldığım notlar. (İfadeler birebir alınmış kayıtlar değildir. İfade hataları olabilir, üstleniyorum) 1/Zihinleri dini ve politik sultadan kurtarmalı. 2/Bilgi sistemi inşaa etmeli ve sürekli geliştirmeli 3/Bugün cemaat denilen ama gerçekte tek kişinin idare ve sevk ettiği sürü anlayışından vazgeçmeli; tartışmaya, eleştiriye, bilgiye açık kişilerin oluşturduğu birliktelikler tesis etmeli. 4/Ufkumuzu, köylü ufkundan kurtarmalıyız. Köyde yaşayabiliriz ama ufkumuz, gördüğümüzden ibaret olmamalı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 13.12.2015 22:38:22 devamı >
MUTLULUĞUN RESMİ
Yoksulluğun, renksiz ve çilekeş varlığını biran içinde olsa unutturan pembe renkli çizmeler... Yumuşacık derisi var. Çizmenin içi de öyle; tavşan tüyü kadar beyaz, hafif ve yumuşacık tüylerle kaplı. Kara lastik gibi buz üstünde sertleşip, ayak bileklerini kesmeyecek. Kalın tabanları olduğu için su çukurlarından rahatça gelebilecek. Ve ayakları ıslanmayacak bile. Önceden olduğu gibi ayakları ders sonuna kadar sıra altında soğuktan ince ince sızlamayacak. Hepsinden önemlisi, belki de, hayatta ilk kez özel bir eşyası olacak. Belki de çamurda giymeye kıyamayıp, akşam koynuna saklayıp yatacak. Ve biz aslında onda kendimizi görüp seveceğiz küçük kızı. Sevinci, küçük bir çizmeye bağlı güzel kız, sen bizdensin; bizde senden...
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 12.12.2015 10:45:43 devamı >
BOZKIRDA YOL AYRIMI (ÖYKÜ)
Yıllar sonra ilk kez geliyordu köyüne. Uçsuz bucaksız düzlüklerin ortasındaydı köyü. Ufukta görünen küçük tepelerin dışında yüksek bir dağı, yaylası, vadisi yoktu köyünün. Büyük şehre göç eden köylülerden geriye kalanlar, kısmen hayvancılıkla geçiniyordu. Birde devletin bağladığı mahrumiyet maaşları vardı. Çocuk yok denecek kadar azalmıştı köyde. Gelecek ve kariyer adına şehirlere akın vardı. Durdurulamaz bir sel gibi insanlar, sürekli göç ediyorlardı. Genç adam ise yıllarca eğitim gördüğü şehirden ve elde ettiği kariyerli meslek hayatından bir kereliğine olsun uzaklaşmak istemişti. Tatile çıkıyorum diyerek izne ayrılmıştı. Ailesine ve çevresine de faklı gerekçeler göstermiş; kimine iş gezisi, kimine mesleki eğitim, kimine ziyaret gezisi demişti. Ama kimseye köye gideceğini söylememişti. Kimse anlam veremezdi.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 22.11.2015 08:45:41 devamı >
KÜÇÜK MERYEM (ÖYKÜ)
Onlar kapıdan girerken kitap okuyordum. Jean-Jacques Rousseau’nun “insan özgür doğmuştur; oysa her yerde zincire vurulmuştur” sözünün altını çiziyordum. Zayıf uzun boylu esmer bir kadın, eşine göre daha kısa, sarı bir adam, ortalarında da kırmızı kabanı ile bembeyaz tenli küçük bir kız vardı. Kitabımı hemen bir kenara bırakıp “buyurun, hoş geldiniz” dedim. Yaklaştılar. Adamın konuşmaya hiç niyeti yoktu sanki. Ancak kadın kibar ama mahcup bir edayla; -“Abi, biz iyi bir bal arıyoruz” dedi. -“İyi ballarım var tabi; ama ne niyetle kullanacağınızı söylerseniz daha çok yardımcı olabilirim” dedim. -“Kızım için, ona yedireceğim. Çok zayıf, sık sık hasta oluyor” -“Tamam, ona göre balım var. Adın ne sesin güzel kız? -“Meryem” dedi zayıf bir sesle. -“Ne güzel bir adın var Meryem” Annesi; -“Bu da bizim adağımız abi, hayatta bir tek kızımız var, onu Allaha, kendimizi de onu büyütüp yetiştirmeye adadık” dedi. Duyduklarımdan etkilendim ama bir şey demedim. Küçük kıza dönüp sormaya devam ettim.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 05.11.2015 09:06:04 devamı >
SEÇİM-YORUM-ŞÜKÜR-TÖVBE
Mardin Dara harabeleri... İçinde gezerken, kısa bir zaman yolculuğu yapıyor da, taş devrine gidiyorsunuz sanki. Modern yaşama dair hiçbir iz yok. İnanılmaz bir sessizlik var her yerde. Kayalar oyularak büyük bir şehir inşaa edilmiş bir zamanlar. Henüz yüzde beşi ortaya çıkarılan harabelerin içinde su sarnıçları, yemekhaneler, dinlenme odaları var. Hatta zindanları bile var. Güçlü ve büyük bir medeniyetlermiş anlaşılan... Sağlam bir zemini yurt edinmişler bir zamanlar. Evlerinin kapıları genellikle doğuya bakıyordu. Her sabah umuda, ışığa uyanıyorlarmış demek ki. İnsan bir an için imreniyor. Temiz hava, izlemesi mükemmel gün doğumu, sağlam duvarlar, bereketli topraklar...
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 02.11.2015 08:25:56 devamı >
EKMEĞİN DOSTU (ÖYKÜ)
İki dost varmış. Hacca gitmek üzere yola çıkmışlar. Önceleri mutlu ve gayretlilermiş. Sonraları ise yolculuk zorlaşmaya başlamış. Önlerini dağlar, tepeler, eşkıyalar kesmiş. Sıcak günler, soğuk geceler onları yormuş. Gıdaları da gitgide azalmış, çarıkları da eskimiş. Saçlarına başlarına bit düşmüş. İçlerinden biri şöyle demiş; -Dostum, yorulduk. En iyisi önümüze çıkan ilk köyde mola verelim. Biraz dinlenip güç toplarız. Söküğümüzü diker, çarığımızı tamir ederiz. Mataramıza su, heybemize ekmek koyarız. Niyet ettiğimiz yola daha güçlü devam ederiz. Diğeri homurdanmış; -Olmaz, yoldan geri kalamayız. -Ama bu halde zaten geri kalırız. -Asla, yola devam edeceğiz. -Peki aç susuz kalsak bile mi? -Evet. -Ama bu nasıl olur? Aç bir adam nasıl yolculuk eder.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 28.10.2015 10:02:28 devamı >
MİYYA, BÜYÜCÜ VE TANRI KARTAL (ÖYKÜ)
Hastalandığında henüz 14 yaşındaydı. Eski güzelliğinden eser kalmamıştı. Neredeyse bir deri bir kemikti artık. Onun adı “Miyya” idi. Kendi halkı arasında “güçlü ışık kaynağı-güneş” anlamına geliyordu ismi. Miyya ışık saçan bir kızdı; ama artık hastaydı. Miyya, akranlarına göre biraz kısaydı ama geniş alnı, yumuşak düz saçları, simsiyah gözleri ile güzel bir kızdı. Çocukluğundan beri hep sevilen biri olmuştu. Çok hareketli ve zeki biriydi. Ormanda, nehirde, volkan dağında bilmediği yoktu. Sürekli gezer, oyunlar oynar, ormanı inceler, sorular sorardı. Kutsal ayinlere de gider, tanrı kartal adına dua ederdi. Her zaman en ön saflarda olurdu önceden ama artık pek ilgilenmiyordu. Eskiden aç kurtlar gibi yemek yerken, şimdi zoraki yediriliyordu. Son zamanlarda gözleri faltaşı gibi açılmış, geveze dilleri lal olmuştu sanki. O artık bir hastaydı. Delirmişti. Kötü ruh onu etkisi altına almış, halkından uzaklaştırmıştı. Miyya da durumdan memnun gibi ona teslim olmuş, kurtulma için en ufak çaba sarfetmiyordu.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 23.10.2015 10:31:51 devamı >
USTA (ÖYKÜ)
Sıcak güneş altında ara vermeden çalışıyordu. Güneşten korunmak için alnına sardığı bez bile ıslanmıştı. Sol eliyle mermeri tutuyor; sağ elindeki ince törpü taşıyla da, mermere şekil veriyordu. İşinde çok titizdi. Yorulmuştu ama ara vermiyordu. Son pencerenin, son kelle taşıydı elindeki. Bitmeliydi bugün. Sağlam ve temiz olmalıydı aynı zamanda. Bir ara törpü taşı hırrrt diye kaydı elinden. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Mermere yaklaştı, derin bir bakış attı. Korkmuştu.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 19.10.2015 11:21:24 devamı >
KAHRAMAN (ÖYKÜ)
O bir kahraman, bir savaşçı, bir gönül adamı, değerli bir bilge. Çağın bencil ve çıkarcı temelini dinamitleyen bir adam. İdeolojilerin, içinde toplumları zombileştirdiği acımasız kalelerinin yüksek duvarlarını bir hamlede aşan özgürlük savaşçısı. Sadece yetim, yoksul, evsizlerin değil; sokak köpeklerinin ve kedilerinin bile isimsiz kahramanı. Tabiatın, sanatın ve güzel olan her şeyin dostu. Emeğin kıymetini bilen adam. Bir toplumun istikbalinin iyi olacağına dair umut. Gönül adamı… Nazik, zarif ve onurlu bir adam o. Kaldırımda önümde yürüyordu. Görünüşü tüm gerçek kahramanlarda olduğu gibi sıradandı. Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. O an için ben bile tanıyamadım onu. Sadece aynı kaldırımda yürüyorduk. O önde ben arkada. Kaldırım kalabalıktı. İnsanların arasında geçiyorduk. Bir ara yerde bir pet şişe gördüm. İçindeki suyun yarıdan fazlası içilmişti. Ağzı kapalı olan şişe ya düşürülmüş ya da atılmıştı yolun ortasına. Yerden alıp çöpe atmayı düşündüm. Hem çevre kirliliğini önleyecektim hem de birinin kazara üzerine basarak düşmesini önlemiş olacaktım. Ama kimin şişesiydi, nasıl yere düşmüştü? Acaba şişeyi yerden alsam, beni görenler, daha önce o şişeyi yere benim attığımı mı düşünürlerdi? Ya da suyunu yolda düşürmüş onu arayan şapşal biri olduğumu mu? Hem niye ben alıyordum? Kim bilir ne zamandır oradaydı! Kimse onu alıp çöpe atmamıştı; ben niye eğilip yerden alacaktım? Örnek davranışı mı görüp beni ödüllendirecek, en azından davranışı mı takdir edip örnek alacak birileri mi olacaktı? Buna değer miydi?
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 16.10.2015 08:41:16 devamı >
TIRMIK VE ANKARA
Hikayeye göre köylünün oğlu okumak için şehre gitmiş. Yıllarca okul okumuş ve aldığı tahsil ile iyi bir meslek edinmiş. Ve bir gün babasını ziyaret etmek için köyüne dönmüş. Babasını tarlada çalışır bulmuş. Sarılıp kucaklaşmışlar. Sonra da baba yarım kalan işini bitirmek üzere çalışmaya devam etmiş. Eli belinde havalı havalı gezen oğlunun hali, babanın hiç hoşuna gitmemiş. Konuşması da yürüyüşü de bir faklıymış. Alaycı ve yüksekten bakan bir hali varmış oğlunun. Baba, La havle çekip sessiz kalmış. Ortalıkta aylak aylak gezen köylünün havalı oğlu, yerde yatan küçük el tırmığını, parmağının ucuyla göstererek babasına sormuş;
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 11.10.2015 12:42:35 devamı >
YABANCI, DÜRBÜN VE KURBAN(ÖYKÜ)
Yabancı, bayram namazını herkesle birlikte kılmış sonra da belediyenin belirlediği kurban kesim alanına gelmişti. Her taraftan kurbanlık hayvanların inlemeleri, böğürtüleri duyuluyordu. Hayvanların huysuz hareketlerinden; kuyruk sallayıp kulak dikmelerinden endişeli oldukları belli oluyordu. Binlerce insan yüzlerce kurbanlık hayvanın etrafını sarmış; kimisi kurbanlarını tekbirler eşliğinde kesmiş, kimisi de kasap sırasını beklemekteydi.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 23.09.2015 20:43:12 devamı >
DÜŞMAN (ÖYKÜ)
Tabancanın soğuk kabzasını sıkıca tuttu. Şarjörüne mermileri tek tek yerleştirdi. Çevik bir hareketle şarjörü yerine yerleştirip kurma kolunu çekip bıraktı. “şakkk” diye bir ses geldi. Emniyetini sağlama alıp tabancayı beline soktu. İstisnai bir durum olarak gözlüğünü ve deri montunu aldı yanına. Kapıyı kilitlemeden çekip çıktı. Arkasına hiç bakmadı. Kararlıydı, ötesi istekliydi. Öldürmeye gidiyordu. Darmadağınık kaldırım taşları üzerinde dikkatle yürüyordu. Kimsenin ilgilendiği yoktu şehirle, sokakla, kaldırımla. Her yer pislik içindeydi. Akşamdan biriken çöpler sağa sola saçılmıştı. Bakımsızlıktan, kaldırımlar yer yer çukur tümsek olmuştu. Duvarlarda okunmayan yazılar yazılmıştı. Bir yerlerden kulakları tırmalayan müzik sesleri geliyordu. Mağaza vitrinlerinde ışıklar yanıp sönüyordu. Şehir sokakların akşamdan kalan bir yorgunluk, bir sersemlik, bir tükenmişlik vardı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 20.09.2015 10:09:50 devamı >
YUMURTACI KADİR (ÖYKÜ)
Kadir Dede, mahallenin yumurtacı dedesiydi. Dar ama huzur dolu sokağın ilk uyananı o olurdu her zaman. Sabah namazını kılar, ardından ufak bir kahvaltı hazırlardı kendine. Bakkallar açık olmazdı ama; mahallenin küçük fırınından alırdı taze ekmeğini. Sütçü İshak amcanın evlerinin önünden de küçük bir tencere alırdı. Günlük taze sağılmış inek sütüdür tencerenin içindeki. (Şimdi imkansız gibi görünüyor ama o yıllarda bu mümkündü. Bahçeli bir evde inek besleyebilirdi herhangi bir mahalle sakini. Herkesin taze sütü ve yoğurdu olurdu böylece) Bir bardak taze sütünü de içtikten sonra güneşin ilk ışıkları ile yola düşerdi. Yumurta dolu küfeyi sallaya sallaya iş yerinin bulunduğu çarşıya doğru ilerlerdi. İlerlemiş yaşına rağmen çalışmaktan geri durmazdı. Buna rağmen dünyalık bir hevesi olduğunu kimse söyleyemezdi. Cömert, iyi kalpli, doğru sözlü bir adamdı. Onun yaşamı çok uzun ama çok sade geçmişti. Onun bir günü, hayatının kısa özeti gibiydi.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 16.09.2015 07:29:16 devamı >
BIÇAK
Kim demiş bıçaklar konuşamaz diye. Konuşurum işte, hem de bal gibi konuşurum. Zavallı insan, sadece kendisinin konuşabildiğini sanır. Aslında kendisi sağırdır da, duyma özürlüdür de bizi dilsiz kulaksız sanır. Benim gibi daha niceleri hem konuşur hem işitir. Dağlar taşlar, sular kuşlar, eller ayaklar, başaklar böcekler, geceler gündüzler, yıldızlar güneşler ve aylar… Hepimiz kendi lisanımızca konuşur anlaşırız da, bir insanoğlu bizi dinlemez, anlamaz. Bıçaklar konuşmazmış, konuşuyorum işte. Bir kulak verin, bir dinleyin, duyacaksınız işte o zaman. Gerçi bir zamanlar İbrahim peygamber duyamadı, göremedi. Ama biz duyuyorduk onun yürek sesini. Güm güm güm... Sürdü İsmailin o yumuşacık gırtlağına, kesmedi bıçak. Bir daha süründü o kutlu boyunda, bir daha, bir daha... Titriyordu İbrahim’in eli, ama bir daha denedi. Kendisinden korktu önce, sözümden dönmem dedi, sıkıca tuttu bıçağın sapından. Ama kesmiyordu işte. Nasıl kessin bıçak, alemlerin Rabbi kesme demişti ona. Kulağı olan duyardı arzın inleyişini. Zaman durmuştu sanki. Toprak titriyordu acıdan. Rüzgar nefesini tutmuş, esmiyordu. Allahın kıymetli kulu, halifesi görevini hakkıyla yerine getirebilecek miydi acaba? Ve alemlerin Rabbi, merhamet edecek miydi?
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 05.09.2015 15:36:21 devamı >
İSMET NİNE
88 yaşındaymış ismet nine. Bu sabah ilk müşterim o oldu. İki küçük bal aldı; biri kendine, diğeri hediye. Ben paketi hazırlarken “biraz nefes alayım, dinleneyim, yoruldum, yaşlılık işte” diyerek tabureye oturdu. Sonra da başladı anlatmaya. Aman Allah’ım, yaklaşık bir saat aralıksız anlattı. Bakın konuştuk demiyorum, anlattı. Bir iki defa cümle kurmayı denedim; sonra da pes ettim. Bir elinde mendil vardı, sürekli alnındaki terini siliyordu ve sürekli anlatıyordu. Kesintisiz, pürüzsüz, bağlantılı…
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 27.08.2015 13:50:04 devamı >
BİR GARİP CİNAYET (ÖYKÜ)
-Bakar mısınız? Lütfen! Lütfen! -Buyrun. -Dilenci değilim. -Ne istiyorsunuz? -Bana yardım etmenizi istiyorum. -Nasıl yardım edebilirim size? -Beni öldürebilir misiniz? -Emin misiniz bu isteğinizden? Ölümün geri dönüşü yok biliyorsunuz? -Biliyorum ama ölmek istiyorum yinede. Bıktım artık yaşamaktan. Lütfen beni öldürünüz, hemen? -Azrail değilim ama bunu sizin için yapacağım.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 16.08.2015 11:38:21 devamı >
NEFRET
Akşama kadar defalarca kullandığımız, duyduğumuz bir kelimedir nefret. Hayatımızda çok yeri vardır nefretin. Nefret ederiz her şeyden. Otobüste yer vermeyenden, komşumuzun gürültüsünden, hocanın verdiği nottan, kıllı sabundan, hormonlu domatesten… Farklı fikirler, mezhepler, inanışlar… Vatan hainleri, vergi kaçakçıları, doğayı kirletenler, kaçak yapılar vs. Ağzı bozuk sokak serserileri, tinerciler, bonzaiciler, sarhoşlar… Hele dini saptıranlar, yanlış tanıtanlar; İŞİD’ciler, el Kaideciler, Talibanlar, sapık tarikatlar, aşırı dinciler, teröristler… Bir de cinsel sapıklar var; ne oldukları belli olmayan tipler… Ve bizden olmayan devlet adamları, imtiyaz sahipleri, şımarık ve ukala tipler, düşünce ve fikir insanları, din adamları, bilim adamları, sanatçılar, cahiller, edepsizler, cahiller… Hepsinden ve her şeyden nefret ederiz. Nefret ettiklerimizden biran önce uzaklaşmak; hatta imkan varsa onları yok etmek isteriz.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 07.08.2015 12:51:15 devamı >
İKİ BACAKLI VE ADEMİN YARATILIŞI (ÖYKÜ)
Gözlerini dikmiş, kaşlarını çatmış, köpek gibi diş göstererek hırlıyordu. Bu ses insana benzer bir yaratıktan geliyordu. Fiziksel hali insan gibiydi. Ama farklıydı; vahşi ve ilkel bir tabiatı vardı. Maymun değildi ama insan da değildi. Önünde avlanmış bir hayvandan kalan kanlı et parçaları vardı. Dudaklarından ve sakallarından süzülen kana bakılırsa yemeğine devam ettiği bir anda, etten pay almak isteyen kendine benzer,bir hemcinsi çıkmıştı karşısına. Rahatsız olmuştu. Hırlayarak gözdağı vermeye çalışıyordu. Bu hırlama işini, vahşi hayvanlardan öğrenmişti. Yemeğini korumak için de onlar gibi davranıyordu. Kıllı kolları ve güçlü bacaklarıyla, rakibinin üstüne atlamak üzere her an hazırdı. Karşısındaki ise; çok ihtiyacı olmasına rağmen, tehditten korkuyor,daha fazla yaklaşmıyordu. Ama uzaklaşmıyordu da. Rakibine göre daha ufak tefek duruyordu. Bu durum; daha ufak olmak, onu hayvanlar alemine göre, rakibi karşısında zayıf duruma düşürüyordu. Ama o bir hayvan değildi.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 23.07.2015 11:41:24 devamı >
EMİNE’NİN KISA ÖYKÜSÜ (ÖYKÜ)
Emine, yol kenarında dizleri üzerine çökmüş, “yakan top” oynayan çocukları izliyordu. Gözlerini onlardan ayırmıyordu. Topun her hareketini dikkatle takip ediyordu. Bazen topun kovaladığı çocuğun yerinde kendisi varmış gibi kaçacak oluyor, sonra da kendisinin oyunda olmadığını hatırlayarak olduğu yere usulca çöküyordu. Emine onbir yaşında zayıf, sessiz, kimsesiz bir kızdı. Çok pis koktuğu için hiçbir çocuk onunla oyun oynamaz, arkadaşlık etmezdi. Diğer çocukların anneleri de Emine’ye yaklaşmamaları konusunda çocuklarını uyarırlardı. Çocuklarının hastalık kapmasından korkarlardı heralde. Emine’nin pek boş vakti olmazdı. Yanında kaldığı Amcazadesi Fevzi ağanın eşi ve gelini, ona yapacak mutlaka iş bulurlardı. “Çeşmeden su getir” “yakacak odun getir” “çöpü dök” “hayvanları sula” “ahırı süpür” “yerleri kurula” ... İşi hiç bitmezdi. Ama bir şekilde boş kaldığı da olursa; tek gezer, tek oynardı. Oyun oynayan çocukları uzaktan izlerdi. Bazen de çayıra iner, ağaçların arasına oturur, köyün uzak kenarından geçen Kızılırmağı izleyerek vakit geçirirdi.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 16.07.2015 09:31:29 devamı >
BİR MANZARNIN PARÇASI OLMAK (ÖYKÜ)
Ürkütücü bir geceydi. Yıldızlar çoktu gökyüzünde ama ışıkları zayıftı. Karanlık yolda telaş içinde koşturuyordum. Yol, kayalık bir tepenin tam dibinde ilerliyordu. Yolun bir tarafını kocaman kayalar kapatıyordu. Diğer yanında ise söğüt ağaçları sıra sıra dizilmişlerdi. Dar bir koridor gibiydi yol. Bir an önce oradan kurtulmak istiyordum. Nihayet yolun sonu görünmüştü. Yol, az ilerde birden genişliyordu. Daha ilerisi henüz görünmüyordu ama bir ışık kaynağından vuran aydınlık belli oluyordu. Bu bana umut vermişti. Bir köy olabilirdi az ileride. Yolda yakıtı biten aracıma bir miktar yakıt bulabilirdim. Böylece kabusa dönen gecem sona erebilirdi. Yakıt bulamasam bile, geceyi geçirecek güvenli bir yer olabilirdi orada. Işık aydınlık, aydınlık huzur, huzur emniyet demekti.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 03.07.2015 10:28:54 devamı >
ANORMAL!
Mahalle bakkalının önünden geçiyordum. Bakkalın camında kocaman bir el yazısı vardı. “Onursuz, karaktersiz, terbiyesiz eleman aranıyor!” yazıyordu. Tükenmez kalem kullanılmış; harfler, üzerinde defalarca tekrar yapılarak kalınlaştırılmıştı. Dikkatle yazılmıştı bu yazı. Cümle büyük harfle başlamış, virgüller yerinde kullanılmış, vurguya dikkat çekmek için cümle sonuna ünlem işareti bile konmuştu. Birden, evde ekmek olmadığını hatırladım. Çok açtım. Kısa sürede yapacağım acılı bir melemen, taze ekmek ve çay hayal ederek bakkala girdim. Bakkal, emekli bir memur olan Osman emmi tarafından işletiyordu. Nazik, titiz ama tartışmacı bir adamdı Osman emmi. Yıllarca siyasal suçtan ötürü mahkûm edilmiş, yıllarca hapis yatmıştı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 25.05.2015 15:33:47 devamı >
GÜLME KRİZİ (ÖYKÜ)
İlk kez o gün binecektim uçağa. Çok heyecanlıydım. Birazdan gökyüzüne çıkacak, oradan bulutları seyredecektim. Kocaman bir uçağın nasıl uçabildiğine şahit olacak, yeryüzünün, dağların, tepelerin, evlerin, insanların gökyüzünden nasıl göründüğünü izleyecektim. Kemerleri bağlayıp, talimatlara tam uyacaktım. Dahası uçağa binmiş olmanın gururunu yaşayacaktım. Bir tecrübe daha edinmiş, merakımı gidermiş, ölümüne risk alıp adrenaline doymuş olacaktım. Ama uğursuzluklar peş peşe geldi. Havalimanına daha ilk adımımı attığımda, görevliler kabanımı ve kemerimi çıkarmamı istediler. Mahcubiyetim tavana vurdu. Bunu, sadece bana uygulanan bir şey sandım. Bir ihbar ya da tedbir olabilirdi. Sessizce denileni yaptım. Milletin içinde pantolon kemerimi çıkarmak inanılmaz zor oldu benim için. Ama daha sonra cihazdan geçmek için uygulanan standart bir prosedür olduğunu ve herkesin kemer çıkardığını görünce rahatladım.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 12.05.2015 15:11:54 devamı >
AH ŞU İNSANLAR! (ÖYKÜ)
Yine bir rüya gördüm bu gece. Bir grup arkadaşımla beraber Mars gezegenine gidiyorduk. Bilim adamı gibi; hayat var mı yok mu merak edip araştırıyorduk her bir yanı. Görevli değildik bu işe ama yeni bir gezegeni kim olsa merak ederdi. Bizde işte öyle dört bir tarafa dağıldık ve incelemeye başladık kızıl gezegeni. İlk dikkatimi çeken; bizim dünyamızda var olan atmosfer orada olmadığı için, gökyüzünün karanlık oluşuydu. Buna rağmen yer aydınlıktı. Kızıl ve koyu renkli, taş ve kum taneleri her yeri kapatmıştı. Ufak tefek tepeler ve kayalıklar dışında nereye baksanız, kum ve taş görüyordunuz. Soğuk bir çöldü Mars. Sonra geniş bir çukur gördüm. Aşağıya inmeye karar verdim. Korkudan diğer arkadaşlar girmek istemediler. Ne tuhaftır ki; karanlık korkuma rağmen, bir ben cesaret etmiştim. Aşağıya, kumlar arasından kayarak indim. Küçük küçük mağara odaları ile karşılaştım. Benzerlerini dünyada da görmüştüm. Ancak burada, parlak ve kristalleşmiş sarkıt dikitler yoktu; mat, açık kahverengi, kayalardan oluşan kısmen aydınlık, ürkütücü bir mağaralardı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 08.05.2015 09:32:17 devamı >
BİR KAÇIĞIN DAHİCE PLANI (ÖYKÜ)
Dün gece, şehir merkezinde üç ayrı yerde yangın çıktı. Göğe yükselen kızıl alevler, şehrin her yanından görülebiliyordu. İnsanların korku dolu bakışları ve kadınların çığlıkları o denli yüksekti ki; alevlerin bazen bu nedenle gerilediği söylenebilirdi. Ama bütün gayretlere rağmen yangının tamamen söndürülmesi sabahın ilk ışıklarına kadar sürdü. Zaten itfaiyede dört saat gecikmeyle gelmişti. Sabah olduğunda bütün şehir kıyamete uyanmış gibiydik....
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 15.03.2015 16:08:34 devamı >
NEYE NİYET NEYE KISMET (ÖYKÜ)
Genç adam uyuyamıyordu. Yatakta geçen saatlere, bütün gün çalışıp yorgun düşmüş bedenine, uykudan kapanan gözlerine rağmen uyuyamıyordu. Bedeni iflas etmişti, biran önce uyumalıydı. Ama olmuyordu. Kafası çok karışmıştı. Bir türlü de toparlayamıyordu. Sakinleşmiyordu düşünceleri. Her biri bir yerden bağırıyor, susmak bilmiyorlardı. Kimin ne dediği bile anlaşılmıyordu. Genç adam çok perişandı. Aslında kafasına takılan ciddi bir mesele bile yoktu. Akşam eve geldiğinde çok neşeli olduğunu hatırladı. Eşi ve çocukları sevinçle açtılar kapıyı. Her şey güzel ve normaldi. Çocuklar uykuya çekildiğinde, yorulduğunu, uyumak istediğini hissetti. Kitap okumakta istemiyordu bu gece. Kahve de içmemişti. Yatmıştı işte öylece. Uyumak istiyordu. Ama zihninde bir yangın peyda oldu gözünü ilk kapattığında. Ama ne yangındı öyle. Her yerden alevler yükseliyor, çatırtılar çıtırtılar birbirine karışıyordu. Kurtulmak ne mümkün? Göz gözü görmüyordu, duman kaplamıştı her yanı. Zehirli gazlar, boğacak kurban arıyordu sanki.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 09.03.2015 14:36:51 devamı >
DURAKTAKİLER BEN VE ARAMIZDAN GEÇENLER (ÖYKÜ)
Buluşma noktasına gelmiştim. Arabamı yol kenarına park edip arkadaşımı beklemeye başladım. Aracımı park ettiğim yer; çok işlek olmayan bir cadde kenarıydı. Caddenin bir tarafında arabamla ben vardım; diğer tarafında otobüs durağı… Durakta beklemekte olan beş altı yetişkin ile annelerine yaslanmış iki küçük çocuk vardı. İzlemeye başladım onları. Vaktim vardı nasıl olsa. Onlar otobüs bekliyordu ben arkadaşımı. Bir ara benim tarafımdan koşarak caddenin karşısına geçen bir adama dikkat kesildim. Duraktakilerde benimle beraber göz takibine aldılar koşan adamı. Elli yaşlarında gösteren, esnaf kıyafetli, traşlı, zayıf adam, bir yandan koşuyor bir yandan da gömleğinin kol düğmelerini ilikliyordu. Durağın hemen arkasında olan caminin ezanı yeni bitmişti. Belli ki namaza yetişmeye çalışıyordu. Duraktaki yetişkinler saygılı bakışlarla bir süre adama baktılar ama sonra sakince önlerine döndüler. Yalnızca çocuklar izlediler, koşan adamı camiye girene kadar. “Karanlık yavaşça çökerken, yolcular otobüslerini, ben misafirimi beklerken ne hoş bir sahneydi” diye düşündüm. Yetişkin bir adamın koşarak çağrıya icabet etmesi ne güzeldi. Huzurla dolmuştum.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 07.02.2015 09:31:18 devamı >
RÜYA GİBİ (ÖYKÜ)
Beyaz kapının önünde durdum. İçeriden sesler geliyordu. Ben garip bir ruh hali içerisindeydim. Biraz korku biraz ürperti hissediyordum. Buna rağmen kapıyı tıklatmakta tereddüt etmedim. Zaten davetli idim. Dönmek olmazdı. Bir süre bekledim. Kapıyı açan olmadı. Sanırım gürültüden duymadılar diye düşündüm ve tekrar kapıyı tıklattım. Yine açan olmadı. Ama içeriden gelen neşeli sesler cesaretimi artırdı ve beyaz kapının altın sarısı kulpuna uzandım. Kapı kulpuna dokunur dokunmaz beyaz kapı kendiliğinden açıldı. Sağ adımımı atarak içeri girdim. Beni neşeli bir geniş aile karşıladı. Anne, baba, dede, nine, bebe hepsi vardı. Kısa bir hoş geldin, merhaba muhabbeti oldu. Karşılıklı herkes hal hatır sordu. Sonrasında vakit kaybetmeden sofra kurmak üzere harekete geçtiler.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 12.01.2015 14:36:19 devamı >
EMZİK (ÖYKÜ)
Taş ve toprakla örülmüş duvarların içinde çığlıklar kopuyordu. Köyün derin sessizliğini bu çığlıklar ve idare lambasının titrek titrek yanan ışığı bozuyordu. Çığlıklar o kadar belirgindi ki, arka sokaklarda oturanlar bile bu seslerin, yaşlı bir kadına ve küçük bir bebeğe ait olduğu hemen anlayabilirdi. Yaşlı kadının çaresiz öfke sesi şöyle diyordu; -Ne var, ne var, ne bağırıp duruyorsun Allahın belası. Ölmedin gitti. Niye susmuyorsun? Bu fena azarlama bile çocukta hiçbir etkiye sebep olmuyordu. Çığlıklar devam ediyordu. Yaşlı kadının çığlıklarından korkup köşelerine sinenler ise, yaşlı kadının diğer torunlarıydı. Bebek gibi, onlarda kız çocuğuydu. Nineleri bağırdıkça korkuyorlar, bebek ağladıkça adeta yalvarıyorlardı “sus” diye. Ama bebeğin karnı açtı ve susmayacaktı. Şekere batırdıkları yalancı emzikte onu susturamayacaktı. Bebek, annesini istiyordu. Onun sıcak, doyurucu, şefkat dolu göğsüne yapışıp kalmak istiyordu.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 15.12.2014 10:55:20 devamı >
YAĞDA YUMURTA PİŞİRMENİN PÜF NOKTALARI
Merhaba sevgili arkadaşlar. Bu haftaki konumuz; yağda yumurta nasıl pişirilir? Hemen hemen tüm halkımızın sabah sofrasında eksik etmediği, en temel gıdalardan biridir yumurta. Bazen suda haşlarız, bazen omletini yaparız. Ama yumurtanın en sevilen hali “yağda yumurta” dediğimiz halidir. Evet, sözü uzatmadan tarifimize geçelim. İyi bir yağda yumurta yemek için gerekli malzeme listesi şöyledir:
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 28.11.2014 11:28:51 devamı >
BIÇAK
Kim demiş bıçaklar konuşamaz diye. Konuşurum işte, hem de bal gibi konuşurum. Zavallı insan, sadece kendisinin konuşabildiğini sanır. Aslında kendisi sağırdır da, duyma özürlüdür de bizi dilsiz sanır. Benim gibi daha niceleri konuşur. Dağlar taşlar, sular kuşlar, eller ayaklar, başaklar böcekler, geceler gündüzler, yıldızlar güneş ve ay… Hepimiz kendi lisanımızca konuşur anlaşırız da, bir insanoğlu bizi dinlemez, anlamaz. Bıçaklar konuşmazmış, konuşuyorum işte. Bir kulak verin, bir dinleyin, duyacaksınız işte o zaman. Gerçi bir zamanlar İbrahim peygamber duyamadı, göremedi. Ama biz duyuyorduk onun yürek sesini. Güm güm güm... Sürdü İsmailin o yumuşacık gırtlağına, kesmedi bıçak. Bir daha süründü o kutlu boyunda, bir daha. Titriyordu İbrahim’in eli, ama bir daha denedi. Kendisinden korktu önce, sözümden dönmem dedi, sıkıca tuttu bıçağın sapından. Ama kesmiyordu.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 03.10.2014 16:22:01 devamı >
MEMLEKET MESELELERİ
Bir arkadaşımla “memleket meselelerini” değerlendiriyorduk. Biraz ters düşmüştü fikirlerimiz. En sonunda bana memleketi nasıl gördüğümü anlatmamı istedi. Belli ki düşüncelerini, yapacağım tanımlama üzerinden yürütecekti. Kendi kendime “adil ve anlaşılır olmalıyım” dedim. Öyleyse nasıl bir tanımlama yapmalıydım? Ben gördüklerimi; siyasi, sosyal ve ekonomik tabloyu, bir uzman gibi ifade edemezdim. Ben uzman değildim ve uzmanların diline yabancıydım. Gördüklerimi, nasıl kendi gözümle okuyorsam, anlatırken de kendi dilimi kullanmalıydım. Ve arkadaşıma bir teklifte bulundum. Daha bu sabah yapmış olduğum bir gözlemi anlatacaktım. Değerlendirmeyi ise kendisi yapacaktı. Kabul etti. Ve ben de anlatmaya başladım. “bu sabah resmi bir işimi halletmek üzere şehir merkezine gittim.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 12.09.2014 16:22:08 devamı >
BİR GARİP VEDALAŞMA
Anlatmalıyım size, kesinlikle anlatmalıyım. Anlatmazsam eğer, rehinliğim son bulmayacak. Gücümü kuvvetimi yitiriyorum her geçen gün. Ellerim de, dizlerim de takat kalmadı. Topuklarım sızlıyor. Araç kullanırken gözlerim kayıyor sık sık, kontrolü kaybetmekten korkuyorum. Kime anlatsam “oruç tutuyorsun, normal” diyor. Ben de anlatmıyorum uzun uzadıya işin aslını. Belki de anlatmaktan korkuyorum. Hem gerçeği anlatsam bile, kim dinleyecek kim anlayacak? Gördüklerimi görmediler ki, bilmiyorlar ki! Nereden bilecekler, nereden bileceksiniz? Ama şimdi anlatacağım, dinleyin lütfen.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 15.07.2014 11:00:00 devamı >
BİR GARİP VEDALAŞMA
Anlatmalıyım size, kesinlikle anlatmalıyım. Anlatmazsam eğer, rehinliğim son bulmayacak. Gücümü kuvvetimi yitiriyorum her geçen gün. Ellerim de, dizlerim de takat kalmadı. Topuklarım sızlıyor. Araç kullanırken gözlerim kayıyor sık sık, kontrolü kaybetmekten korkuyorum. Kime anlatsam “oruç tutuyorsun, normal” diyor. Ben de anlatmıyorum uzun uzadıya işin aslını. Belki de anlatmaktan korkuyorum. Hem gerçeği anlatsam bile, kim dinleyecek kim anlayacak? Gördüklerimi görmediler ki, bilmiyorlar ki! Nereden bilecekler, nereden bileceksiniz? Ama artık dayanamıyorum, anlatacağım. Geçenlerde, hiç tanımadığım birisi, çalıştığım iş yerine geldi. Ürünlerimiz hakkında bilgi aldı. Sonra ufak bir alışveriş yaptı. İş yerinde yalnız olduğumu da görerek, dinlenmek maksadıyla biraz oturup oturamayacağını sordu. Tebessümle eşliğinde “tabi ki” dedim. Hemen bir tabure verdim. Aldı tabureyi, bir kenara oturdu.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 06.07.2014 11:56:29 devamı >
DEVLETLİ KÖYÜ (TAM METİN)
Zamanın içinde bir yerde “devletli” isminde bir köy varmış. Bu köyün geniş toprakları, büyük meraları, verimli meyve bahçeleri varmış. Ekinleri boy boy uzar, başaklar buğdaylarla dolarmış. Başakların ağırlığından ekin sapları, başlarını eğerlermiş. Dereler gürül gürül akarmış da çayırlar, bostanlar kana kana sulanırmış. Devletli köyünün tam on iki tane hayvan sürüsü varmış. Akşam sabah bu hayvanlardan sağım yapıldığında oluk gibi süt akarmış. Sütleri, peynirleri, yağları, yoğurtları hiç eksik olmazmış. Velhasıl bolluk içinde yaşarlarmış. Ama bu dünya da her şeyin bir evveli vardır bir de ahiri. İşte devletli köyünün asıl hikâyesi burada başlamış.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 02.06.2014 10:17:09 devamı >
DEVLETLİ KÖYÜ (ÖYKÜ)
Köy halkı, muhtarın oylama teklifinin, çok iyi bir fikir olduğuna inanmış. Zira köyde, kitap ortaya çıktığından beri ihtilaf varmış. Parça parça olmuş köy halkı. Her bir grup diğerlerinden farklı düşünüyormuş. Son yaşanan olaylar da bunun en iyi örneği olmuş. Bölünmüş, birbirine zıt düşmüş grupların tamamı da iddialarını kitaba dayandırıyormuş. Parça parça olmuş kitabın, kim bir parçasına sahipse o kadarıyla övünüyormuş. Fikirlerinin, dolayısıyla kendilerinin diğer gruplara üstünlüklerine böylece inanmışlar. Bu inanç, (üstünlük fikri) olayların olduğu gün, düşüncelerini diğer taraflara dayatma olarak kendisini göstermiş. Bunun çok tehlikeli olduğunu anlayan köylüler, çözümü, (muhtarın teklifi üzere), ihtilaf kaynağı kitabın yakılması ya da gömülmesinde bulmuş
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 23.05.2014 09:50:32 devamı >
DEVLETLİ KÖYÜ-6
Molla haykırmaya devam ediyormuş; -“her şeyi berbat ettin, her şeyi berbat ettin sen. Ey isyancı terörist, kandırıp aklına girdiğin bu gençleri yoldan çıkarmak marifet midir? Peki, suçsuz yere sadece görevini yapan tahsildarları öldürmek marifet midir? Komşu köylerle uzun yıllardır zorluklarla oluşturduğumuz ilişkilerimizi ve ekmek kapılarımızı tehlikeye atmak marifet midir? Evlatlarını ailelerine karşı düşman etmek marifet midir? İnsanların geleceklerini, bir halkın kaderini, ümitlerini kendi ihtirasların uğruna harcamak marifet midir? Sen bunları okuduğun kitabın neresinden çıkarıyorsun? Kitap sana öldür, isyan et, tehdit et, yeminleri sözleşmeleri yok say, ekmeğine ihanet et mi diyor?
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 14.05.2014 14:03:55 devamı >
DEVLETLİ KÖYÜ-5
Ertesi sabah, acı haber köylere hızla yayılmış. Kan kokusu taa nerelerden duyulmuş. Feryatlar, figanlar, çığlıklar, intikam yeminleri birbirini kovalıyormuş. Ama töre gereği ilk yapılması gereken cenazelerin defin işlemleriymiş. Kalabalık bir topluluk, cenazelerini alıp köylerine dönmüşler. Suçluluk üstlerine zift kokusu gibi sinen devletli köyü sakinleri, o gün köyden dışarı çıkmamışlar. İşe de gidememişler. Diğer köylere iş için gittiklerinde, başlarına bir bela gelmesinden korkuyorlarmış. Köye tam bir sessizlik hakim olmuş. Kimse gürültü yapmaya yanaşmıyormuş. Çocuklar oyun oynamıyormuş. Hatta bahçe kenarlarında gezinen üç beş tavuk, kaz, ördek bile ses çıkarmıyormuş. Cinayetin soğuk havasını taşıyan sabah meltemi de esmiyormuş.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 05.05.2014 14:10:35 devamı >
DEVLETLİ KÖYÜ -4
Kısa süre içinde yeni muhtar evini devletli köyüne taşımış ve görevine başlamış. Böylece Devletli köyü yeni muhtarına kavuşmuş. Yeni muhtar çok çalışkan bir adammış. Durmak nedir bilmiyormuş. En başta eski mesleği olan öğretmenliğin tecrübesinden de yararlanarak köyü baştan sona teftiş etmiş. Köyde kaç aile var, yaş grupları nedir, ne iş yaparlar, çalışanlar, çalışmayanlar, köyün mevcut arazisi, su kaynakları, tarihi, vs daha bir çok konuyu araştırıyor, hepsini not alıyormuş. Onun çok çalışkan olduğunu söylüyormuş bazı köylüler. Önceki muhtarlar bunların hiçbirini yapmazlarmış. Gerçi bu bilgilerin hepsini aynı köyün insanı oldukları için zaten bilirlermiş, “ama olsun, yazılı kayda geçmek daha iyidir” diyormuş yine bazı köylüler. Ama muhalefet etmeyi öğrenen devletli köyünün sakinlerinden, yeni muhtarın faaliyetlerinden rahatsız olmaya başlayanlar da varmış. “-Bu bilgileri niçin topluyor sanıyorsunuz? Tabi ki satmak için. Bu muhtar diğer köylerin ajanı olarak buraya geldi. Bu bilgileri aleyhimize kullanacaklar.”
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 23.04.2014 17:11:04 devamı >
DEVLETLİ KÖYÜ-3
Aradan belki on dakika geçmiş ama kimse konuşmaya cesaret edememiş. Hepsinin aklından bin bir düşünce geçiyormuş. Eğer gerçekten ellerindeki büyü kitabı ise köyün tüm kaderi değişebilirmiş. Diğer köylerin boyunduruğundan kurtulup onlara üstünlük kurulabilirlermiş mesela. Ya da köyün arazisinde saklı olan hazinelerin yerleri tespit edilebilirmiş. Köyü tehdit eden tüm kara büyüler önlenebilirmiş. Devletli köyü yeniden zenginliğe kavuşup, eski günlerdeki şanına kavuşabilirmiş. Bütün buna benzer düşünceler herkesin aklında uzadıkça uzuyormuş. Biri hariç, Hebeş…Hebeş uzun sessizliği sert bir üslupla bozmuş. -Efendiler, aklınızı mı kaybettiniz. Üç gündür okuyup tartışıyorsunuz bu kitabı. Bunun büyü kitabı olduğuna nasıl inanırsınız?
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 02.04.2014 09:49:21 devamı >
DEVLETLİ KÖYÜ/2
Akşam olup işten gelen köylüler, köyün orta yerinde bir kalabalıkla karşılaşmışlar. Hemen onlar da merakla kalabalığa karışmışlar. Kalabalığın en orta yerinde ihtiyarlar varmış. Yerde parçalanmış bir sandık duruyormuş. İhtiyarların elinde ise bir kitap varmış. Akşamın alaca karanlığında, ellerde yanan meşalelerin fersiz ışığı ayrıntıları saklıyormuş. Ama meraklı gözler kalın, deri kaplamalı, eski bir kitabın yapraklarının çevrildiğini rahatlıkla görebiliyorlarmış. “Bu kitap da nereden çıktı?” “ Ne önemi vardı ki herkes toplanmıştı başına?” “Yerdeki sandık parçalandığına göre kitap onun içinden mi çıkmıştı?” Daha birçok soru dolaşmaya başlamış dillerde. Bütün bunlara son vermek isteyen hatırı sayılır bir köy büyüğü, herkes görsün diye, boy farkı oluşturacak bir duvar taşının üzerine çıkarak halka seslenmiş;
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 25.03.2014 08:58:49 devamı >
DEVLETLİ KÖYÜ
Zamanın içinde bir yerde “devletli” isminde bir köy varmış. Bu köyün geniş toprakları, büyük meraları, verimli meyve bahçeleri varmış. Ekinleri boy boy uzar, başaklar buğdaylarla dolarmış da ağırlığını taşıyamadıkları için başlarını eğerlermiş. Dereler gürül gürül akar, çayırları, bostanları kana kana sularmış. Devletli köyünün tam on iki tane hayvan sürüsü varmış. Akşam sabah bu hayvanlardan sağım yapıldığında oluk gibi süt akarmış. Sütleri, peynirleri, yağları, yoğurtları hiç eksik olmazmış. Velhasıl bolluk içinde yaşarlarmış. Ama bu dünya da her şeyin bir evveli vardır bir de ahiri. İşte devletli köyünün asıl hikâyesi burada başlamış.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 16.03.2014 10:13:18 devamı >
SONHABAR, SOKAKLAR VE PENCEREM
Çalıştığım iş yerinin uzun ve enli iki büyük penceresi var. Bana dışarıda olan biteni izlemem için iyi bir görüş açısı sağlıyorlar. Olan biten hiçbir şeyi gözden kaçırmıyorum. Bütün boş zamanlarımı bu pencerelerin önünde geçiriyorum. İşte yine o pencereler önünde ayakta durmuş dikiliyorum. Aslında beklediğim bir şey yok. Sokağı, sokağın kenarında boylu boyuna uzanan kaldırımları, kaldırımları kapatmış ağaç yapraklarını, onları insafsızca ayaklar altında çiğneyen insanları izliyorum. Bu izleyişe bazen öyle takılıyorum ki dışarıdan biri beni görse pencere önüne dikilmiş bir korkuluk ya da cansız manken olduğumu düşünebilir. Neyse ki öyle bir şey değilim.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 11.12.2013 13:47:59 devamı >
MODERN SİSTEM VE KAFADAN ÇATLAKLAR
İnsanoğlu son yüzyıl içinde, tarihte hiç görmediği ölçüde kölelikle tanıştı. Modern hayat kölelik müessesinin tek başına patronu konumunda. Yeni doğan bir bebek için okul, sınav, iş hayatı ve tüketim eksenli yaşam o kadar yoğun ve hızlı gelişir ki düşünmek için dahi zaman bulamaz. Düşünenlerde bir amaç üzere ve sistemden kopmadan, mevcutlar üzere düşünürler. Hafta sonu pikniklerinin ritüelleri bile aynıdır. Belirlenen yelerde belli kurallar dâhilin de piknik yaparlar. Alışveriş kültürü de oluşmuştur. İnsanlar tüketim yarışına girmişlerdir. Hatta indirimden faydalanmak adına sabahın 5 inde market önünde sıraya girenler, kapılar açıldığında da birbiri üzerine atlayanlar, ezilenler olmaktadır.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 25.11.2013 10:20:37 devamı >
KARANLIKTAN KORKAN ADAM-IIII (ÖYKÜ)
Genç adam yoğun bir gün yaşamıştı. Sabah tanık olduğu kurban olayından sonra uzun uzun düşünmüş, saatlerini pencere önünde sokağı izleyerek geçirmişti. Açlıktan zil çalan karnını bile ikindi vakti ancak doyurabilmişti. Yemekten hemen sonra da evden çıkmış, mağaza mağaza evine alacağı aynayı aramıştı. Evinde kırılan aynanın aynısını arıyordu. Bu aynayı bir zamanlar genç adamın annesi almıştı. Yıllar geçmişti üzerinden. Güzel bir aynaydı. Gümüş işlemeli, oval, sihirli duruşu sahip, büyükçe bir masa aynasıydı. Aynısını bulabilmeyi çok arzuluyordu genç adam. Aynadaki arkadaşını yeniden görmesi belki de buna bağlıydı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 29.10.2013 03:52:22 devamı >
KARANLIKTAN KORKAN ADAM-III
-“Ben ne yaptım, ben ne yaptım” diye sızlanıyordu genç adam. Dizleri üzerine çökmüş, bir yandan hayıflanıyor bir yandan da parçalanan aynayı bir araya getirmeye çalışıyordu. Titreyen sesi gibi, birleştirmeye çalıştığı aynalar da şekilsiz bir hal aldı zamanla. “Parçalar birleşince her zaman bütün olmuyormuş” Bunu şimdi anlamıştı genç adam. Beyaz yüzünden kan çekilmiş, teni daha da beyazlamıştı. Aynayı parçalamamış olsa ve kendini böyle görse, belki kendinden korkardı. Birden titreyiverdi, yerden toplamaya çalıştığı aynalardan biri parmak ucunu kesmişti. Refleksi sayesinde, hızla, daha fazla hasara uğratmadan elini çekmişti. Buna rağmen beyaz parmakları biranda kana bulandı. Panikle ayağa kalktı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 14.10.2013 08:39:05 devamı >
KARANLIKTAN KORKAN ADAM-2(ÖYKÜ)
-Allahuekber allahuekber, Lailahe illallah. Aynadaki yüz konuştu: -Eee ne hissediyorsun, ezan iyi geldi mi? Genç adam umursuz cevap verdi. -Neye iyi gelecekmiş? Her sabah duyuyorum. Bana ne faydası var bana. -Bir huzur, bir çağrı, bir arayış hissetmedin mi yani? -Bana dindar havaları takınma istersen. -Bunu ben istemiyorum, sen istiyorsun. -Ben mi? Benim dinle diyanetle işim olmaz.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 05.10.2013 11:54:15 devamı >
KARANLIKTAN KORKAN ADAM (ÖYKÜ)
-Beni korkutuyorsun, bakma öyle lütfen. -Kendinden mi korkuyorsun? -Korkuyorum işte. -Aynanın karşısından çekil öyleyse. -Çekilemem, konuşmam lazım senle. -O zaman sabretmelisin kendine. -… -Ne konuşmak istiyorsun? -Karanlık hakkında ne biliyorsun? -Karanlığın ne olduğunu sende biliyorsun. Neyi öğrenmek istiyorsun? -Ben korkuyorum. -Biliyorum. O zaman ışığı aç. -Peki açayım.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 29.09.2013 23:35:31 devamı >
DEMOKRASİ VE KORKULARIM
Bir Müslüman düşünüre “insanlığı tehdit eden büyük mesele nedir?” diye sorulmuş. O da cevaben şunu demiş: “İnsanlık âleminin en büyük baş belası demokrasidir.” Evet, en büyük baş belası açlık, yokluk, kıtlık, işsizlik, ahlaki çöküş, rüşvet, kötü yönetimler, savaşlar, kapitalizm, liberalizm, sekülerizm, hedonizm vs. dememiş. Daha nice şeytani düşünce ve yaşam tarzı var. Ama düşünürümüze göre en büyük bela demokrasiymiş. İsmet özel’ de demokrasiyi “mahpuslara verilen, gardiyanlarını seçme hakkı” olarak tanımladığını işittim. (Bilgece bir tanım)
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 05.08.2013 00:05:21 devamı >
İSLAM ÜMMET OLMAK İÇİN YETER Mİ?
İslam dinine müntesip insanların birlikte yaşaması ve birlikte hareket etmesi, hem inançlarının gereğidir hem de sosyal-siyasal bir olaydır. Bu birliktelik inancın gereğidir; zira hem Kur’an’ın “bir olun, birlik olun” emrinin karşılığıdır, hem de peygamberlerin ümmet edinme çabaları onların ortak sünnetleridir. Aynı zamanda sosyal bir olaydır birlikte yaşamak; çünkü tüm sosyal-siyasal yasalar der ki, “aynı düşünceden gelen ve ortak kültüre sahip toplumların sosyal yaşamları ve siyasal tepkileri benzerdir. Bu tür toplumlarda ulus-etnik kökenli olmayan, millet anlayışı hakimdir .” Buradan şunu anlıyoruz: inancı ve ameli bir olan Müslümanların ortak bir yaşam ve ortak bir siyasal tavır geliştirmesi gerekir. Yani ümmet bilinci ve ümmet tavrı…
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 26.07.2013 11:20:57 devamı >
GÖÇ
Göç; varlık âlemi için kaçınılmaz bir gerçektir. Bazen yıldızların sürüklenmesi gibi varlıksal bir zaruret, bazen, türlü hayvanların yaratılış gerçeği, bazen de insanlar da olduğu gibi; gereklilik halinde gerçekleşen bir mekân, cisim ve ruh değişikliğinin adıdır göç. Göç kavramının sözlükteki tanımını bilmiyorum ama bendeki bir tanımı da şöyledir: Sahip olunan maddi ve manevi hali, başka bir noktaya taşıma çabasıdır. Böylece her göç(değişim), risk almayı beraberinde getirir. Bunu içinde her göç, bir bedeli göze almaktır aynı zamanda. Dünya üzerinde birçok canlı türü her yıl, bazıları da yıl içerisinde birkaç defa uzun soluklu göçlere girişirler. İçlerinde kelebek gibi çok küçük canlılardan kuşlara, devasa balinalardan Afrika’daki antilop sürülerine kadar nice çeşitleri vardır. Uzun ve meşakkatli yolculukları, onları bir bedel karşılığında kazançlı çıkarır. Bu bedel bazen ölüm kalım meselesi olsa bile çoğu zaman yaşam kazanır ve hayatın devamlılığı sağlanır. Böylece hayvanların her göçü için de bir gerekçe yaratılmış olur. Yani boş yere sürüklenmek diye bir şey yoktur onlar için. Beslenmek ve üremek gibi haklı bir gerekçe onların yaratılış kodlarına işlenmiştir.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 15.07.2013 17:52:34 devamı >
BABA VE KIZI (ÖYKÜ)
Güneşin ilk ışıkları, küçük kızın uyuduğu pencereden içeri giriyordu. Güneş ışığının rengi kızıllığını kaybederken küçük kız da yavaş yavaş kıpırdıyordu. Tombul yanakları kızarmıştı. Gece uykusunu uyuyup iyi dinlendiğinde yanakları kızarırdı. Bu tatlı halini uzunca kirpikleri korurdu sanki. O kirpikleri de, geniş hilali kaşları, çadır gibi kapatırdı. Önce sola döndü, sonra sağa.. Gözlerini açtı, kısa bir süre amaçsızca baktı kapıya. Sonra birden gözlerine fer geldi ve zıpladı yataktan. Çıldırmış gibi koşuyordu. Odasının kapısından çıkar çıkmaz yan odaya girdi. Yatakta uyuyan küçük kardeşini gördü. Daha telaşlı bir şekilde mutfağa doğru koştu. Mutfaktan sesler geliyordu. Küçük kız hızla içeri girdi ve çay demlemekte olan annesini gördü. Tereddütsüz sordu:
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 07.05.2013 18:00:13 devamı >
EKMEK DAVASI (ÖYKÜ)
Ninniler, masallar, tekerlemeler, öğütler genelde çocuklar için olmuştur. Onların uykularını getiren, yaramazlık yapmaktan azıcık uzaklaştıran, eğitimin ilk basamağı sayılan bu sözlü edebiyat, ülkemizde de gayet yaygındır. Tarihten, inancımızdan, kültürümüzden izler taşıyan çocuk edebiyatımız, son yıllarda televizyon, bilgisayar ve dershanelerin hayata girmesiyle çok fazla etkilense bile yine de halk arasında yaygındır. Değinmek istediğim konu, çocuklarla kurulan iletişimin ve amaçlanan eğitimin iyiden iyiye bozulmuş olmasıdır. Yaşadığımız çağın hızı ve güvensizliği, insanların yaşamla olan bağlarını zayıflattı. Onları, insana değil maddeye, dosta değil kredi kartına güvenir yaptı. Ve tarihi şu hatayı yaptırdı: yaşamı, varlık gerekçemizi “ekmek davası” olarak tanımlattı. Ve işte o an tarihi unuttuk, inancımızla bağlarımızı kopardık.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 28.03.2013 23:17:10 devamı >
KÜLYUTMAZ KAYASI VE KÖR ŞEYTAN (ÖYKÜ)
Köyün birinde iki dost yaşarmış. Evleri de, tarlaları da, bostanları da, yürekleri gibi yan yana olan bu iki dosttan birinin adı “Kül”, diğerinin adı “Yutmaz”mış. Yolları, çeşmeleri, bacaları bir olan bu iki dost, her işi birlikte görür; yardımlaşmadan paylaşmadan hiçbir iş yapmazlarmış. Tarlaları beraber ekerler, beraber sularlar, beraber biçerler, danaları, kuzuları, evlatları beraber büyütürlermiş. Yağmura yakalansalar beraber ıslanırlar, tipiye yakalansalar beraber titrerler, çay dumanı tüttürseler beraber tüttürürlermiş. Kaderlerinin beraber yazıldığını bile söyleyenler olurmuş.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 03.01.2013 21:14:33 devamı >
HANGİ DÜNYA (ÖYKÜ)
Durakta bekleyen genç adam mırıldanıyordu. -hop tirina tirinomda cop tirina tirinom cop tirina tirinomda hop tirina tirinom Ne zaman canı sıkılsa, kafası karışsa mırıldanmaya başlardı. Sözlerini bilmediği şarkının, yalnızca bu nakaratını mırıldanırdı. Nihayet beklediği otobüs gelmişti. Genç adam şarkısını yarıda kesip otobüse atladı. Eldivenli elleriyle attığı biletten sonra her zaman yaptığı gibi arkalarda boş bir koltuk aradı. İlginç olan; bugün otobüsün pek de kalabalık olmayışıydı. Boş oturaklar bile vardı. Arkalardan boş bulduğu bir oturak seçti kendine. Ancak etrafında ki yolcuların kendine dikkatli dikkatli baktığını fark etti. Sinirleri gerildi.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 12.12.2012 23:32:29 devamı >
ÇOCUK VE YERDEKİ RESİM
Çocuk parkını çevreleyen duvarın üzerinde tuhaf bir adam oturuyordu. Çevreden gören birisi onun sivil polis olduğuna iddiaya bile girebilirdi. Saatlerdir oturduğu yerden kalkmamıştı. Şüpheli bakışlarla etrafı seyrediyordu. Az ileride bulunan Japon pazarından gelen kampanya anonslarını dinliyordu. Yoldan hızla geçmekte olan araçlardan fışkıran müzik seslerini takip ediyordu. Karşı binalardan açılan pencerelerde dikkatinden kaçmıyordu. Ara sıra cebinden çıkardığı küçük not kâğıtlarına bir şeyler karalıyordu alel acele. Bazen durup gökyüzünü izliyordu. Parktan gelen çocuk seslerini de dinliyordu. Kafasını iki eli arasına alması da bir şeyler planladığının işaretiydi. Kimdi bu adam ve ne yapmaya çalışıyordu? Acaba bir sapık mıydı? Belki de adi bir hırsızdı sadece. Aslında hiçbiri değildi. Bir zavallıydı o.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 13.11.2012 12:27:16 devamı >
KRAL VE ÇİZMESİ (ÖYKÜ)
Bir zamanlar güçlü bir kral yaşarmış. Bu kralın hüküm sürdüğü geniş toprakları varmış. Muazzam bir orduya sahip olduğu için komşu devletler ve halkları bu kraldan çekinir ve ona sürekli hediyeler göndererek gazabından korunmaya çalışırlarmış. Bir gün kral, bu korku ve saygıyı muhafaza etmek ve tazelemek için büyük bir şenlik düzenlemeye karar vermiş. Halkın önde gelenlerini ve komşu devletlerin yöneticilerini de davet etmiş. Şenlik zamanı için en yetenekli vezirlerini görevlendirerek çalışmaları başlatmış. Gösterişli ve azametli bir şölenle, dosta düşmana verilecek mesaj yerini bulmalı diye düşünmüş. Kralın talimatları hizmetkârları tarafından hızla gerçekleştiriliyormuş. Mesela saray baştanbaşa yeniden boyanmış. Bayraklar yenilenmiş. Muhafızların giysileri yenilenmiş. Paslanan kılıç ve kalkanlar parlak ve gösterişli olanları ile değiştirilmiş. Saraya giden yollar düzenlenmiş, tamir görmüş. Göz zevkini bozan eski yapılar yıkılmış ve yerlerine gösterişli yapılar yapılmış. Şölen günü için orduya yeni marşlar öğretilmiş. Davulların ve zillerin yenileri alınmış. Kafeslerde ki vahşi hayvanlar besiye alınmış ki güçlü kuvvetli görünsünler. Kralın tahtı her zamankinden biraz daha yükseltilmiş. Asası altından yapılmış. Memleketin her yanından en iyi meyveler, en iyi ballar, en iyi pekmezler, en iyi yemişler, en iyi işlemeler getirilmiş. Gösteri ekibi ve oyuncular ayarlanmış. Kralın terzisi, kral için yeni kıyafet ölçüsü almış ve hazırlıklara başlamış.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 04.09.2012 10:57:25 devamı >
MÜSLÜMAN OLMAM NEYİ GEREKTİRİR?
Nasıl Müslüman olunacağını hepimiz biliyoruz. En temel haliyle İslam’ın-imanın şartlarını biliriz. Bu şartları kabul ve taahhüt ettiğimizde İslam oluruz. Ancak iman edişimizin-İslam oluşumuzun yaşadığımız çağda bize ne gibi sorumluluklar yüklediğinin, bu sorumlulukları hangi yöntemle hayata geçireceğimizin konuşulması gerekiyor. Konumuzu bir başlıkta toplayacak olursak bu başlık sanırım şu olurdu: “Müslüman olmam neyi gerektirir” Bu başlık aynı zamanda, 2009 yılında vefat eden yazar-düşünür Fethi Yeken’in bir kitabının ismidir. Bu başlıktaki eserinden birçok Müslüman faydalanmıştır. Kendisine Allah’tan rahmet dilerim. Bu konuyu dört ana başlıkta ve alt başlıklarda inceleyeceğiz.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 15.08.2012 03:39:36 devamı >
HASTANEDE BİR GECE (ÖYKÜ)
Geçenlerde aniden rahatsızlandım. Bir geceyi hastanenin acil servisinde geçirmek zorunda kaldım. Nöbetçi Doktor ön muayene yaptıktan sonra hemşirelerden bazı tahlillerimin yapılmasını istedi. Tahlil sonuçları çıkıncaya kadar da kolumdan serum bağlayıp bir odaya yatırdılar beni. Oda da dinlenerek sakinleşmem istendi. Bende bu tavsiye ye uyarak yatağıma uzandım. Rahat bir gece geçireceğimi sanmıştım. Ama öyle olmadı. Odada iki hasta yatağı vardı ve birinde ben diğerinde yaşlı bir adam yatıyordu. Yaşlı adamla geçirdiğim gece boyunca tüm sancılarımı unuttum. O gece, kutupların soğuk nefesi ile çöllerin kuru yangını arasında kalakaldım. İhtiyar yatakta uzanmış yatıyordu. Başucunda torunu yaşlarında genç birisi oturmuş kitap okuyordu. Kitap; roman ya da benzeri bir şey olmalıydı. İhtiyar onla ilgilenmiyordu. Gözlerinin feri sönmüş ama çenesi sağlam görünüyordu. Sürekli mırıldanma halindeydi. Bir ara sesini yükseltti ve benle konuşmaya başladı.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 09.07.2012 23:26:45 devamı >
SESSİZLİĞİN ÖFKESİ (ÖYKÜ)
Kahvehane, işsiz güçsüz kalanların, canı sıkılıp sohbet arayanın, yolu şaşıranın, acıkıp susayanın, yorulup dinleneceğin, adres bulamayıp soracak bir yer arayanın uğrak yeridir. Duvarları is kaplanmış, masaları oynanan oyunlarla aşınmış, bardakları incelmiş, eski bir radyosu veya televizyonu olan yerdir kahvehane. Konforsuz, gürültülü, sağlıksız ama dinlendiricidir kahvehane. Hele çayı hiç eksilmeyen o semaverde yapılan çayın bir tadı vardır ki; evde kırk kez demlense aynı tadı bulamaz birçok kimse. İşte bu kahvehanelerden biri olan “Selçuklu Kahvehanesi” yine tıklım tıklım dolu idi. Mahallenin tam orta yerinde bulunurdu. Kahvehanenin önünü kaplayan koca bir söğüt ağacı vardı. Bu ağacın gölgesi boyunca uzayıp kısalan masalar vardı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 26.06.2012 15:16:52 devamı >
GEÇMİŞİN İNTİKAMI (ÖYKÜ)
Geleceğe dönük planlar yaparız. Bu planlar bazen tutar bazen tutmaz. Kaybettiklerimize ve kazandıklarımıza göre sevinir ya da üzülürüz. Bu süreçte en önemli destek şüphesiz ümittir. Ümit; insana şevk verir, azmi beraberinde taşır. Ümidimiz bizi güçlü kılar. Geleceğe olan güven ümitle yoğrulur. Ya geçmiş? Onun hamuru nedir bilir misiniz? Geçmiş, yaydan çıkmış oktan daha kesin geçmiştir. Düzeltmeye güç yetmez. Bedeni terk etmiş ruh kadar uzaktır. Yakında olan, soğuyup ağırlaşmış cesettir. Acıtır canınızı, koparır varlığınızdan bir parça. Utanır, kaçmak istersiniz ondan. Ama olmaz.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 02.04.2012 23:50:25 devamı >
ALLAH’IN HİKMETİ (ÖYKÜ)
Anadolu’nun bağrında birçok bozkır köyü vardır. Bu köylerin sakinleri güneşi hem severler hem de ondan şikâyet ederler. Ürettikleri tarım ürünlerinin çoğunu oluşturan tahılların yetişmesi için bol güneşli günlere ihtiyaçları vardır. Ancak böyle günlerde iyice kuruyan dereler, bahçe bostana su yetiştiremiyordu. Çayırları bile kurutan kuraklık, bazen içme suyu sıkıntısına bile sebep oluyordu. Yine böylesi güneşli bir gündü. Arıklar köyü arazisi, baharda tuttuğu yağmur ve kar sularının son damlalarını güneş karşısında harcıyordu. Arıklar köyü sessizliğe bürünmüştü. İnsanlar, kerpiçten yapıldığı için serin kalabilen evlerinden çıkmıyorlardı. Çıksalar bile, söğüt ağacının altında ya da bir dere kenarında güneşin yan yatmasını ve poyrazın esmeye başlamasını bekliyorlardı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 19.03.2012 21:56:27 devamı >
ÖYKÜ (HİKAYE) NEDİR? YAZIM ÖNERİLERİ
Hikâye, hayatta olan veya olacak kanısı veren olayları bir ölçü ile anlatan, hayalde tasarlanan ilgi çekici bir takım olayları anlatarak okuyanda heyecan uyandıran ve düşünmeye sevk eden anlatı ya da yazıdır. Hikâyelerin kişileri azdır, genelde bir tek olay anlatmak amacıyla yazılır. Derin çözümlemelere pek elverişli sayılmaz. Hikâyeler, çoğunlukla birkaç sayfa uzunluktadır. Bir an için de olsa, okuyucuyu hayal dünyasında dolaştırır. İnsanın zihin gelişmesini artırır. Hikâye, üzerinde uzunca durulmamış kompozisyon türlerinden biridir. Hikâyedeki olay, başlangıçtan sonuca doğru giden bir olayın bir anlık parçasıdır.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 05.03.2012 20:08:25 devamı >
KIRMIZI KURDELE İSTER MİSİNİZ?
Hepimizi sürmüşler hayat yarışına Birden yediye kadar sayıyor efendiler Ve yedide başlıyor amansız yarış, İlk harf, ilkyazı, ilk kelime ve ilk cümle. İlk sınav, ilk ödül ve ilk ceza. Hiç arkası gelmiyor bunların. Bizi alıştırıyorlar zil sesine, Dinleyene ödül olarak diploma, Dinlemeyene iş var.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 28.02.2012 09:10:41 devamı >
DAVETSİZ MİSAFİR
Odanın tam ortasında tek kişilik hasta yatağı vardı. İçinde sonradan zayıfladığı belli olan ince suratlı bir çocuk yatıyordu. Bu çocuğun sarıya çalan kıvırcık saçları ve çukurunu doldurmakta zorluk çeken mavi gözleri vardı. Soluk gözleriyle etrafındakileri izliyor fakat tepki vermiyordu. Hastanın etrafını saran az sayıda kalabalık, ev halkından ve birkaç yakın akrabadan ibaretti. Anne, baba, hala, teyze... Yabancı olarak sadece Doktor Yakup Bey vardı. Bir şikâyet üzere hastaneye gelindiğinden beri çocukla alakasını hiç kesmemişti. Çünkü çocuk bir türlü tedavi edilememişti. Dahası hastalığının ne olduğu bile tespit edilememişti. Birçok tecrübeli doktor tarafından uzun süre incelenmiş, , sayısız tahlil istenmişti. Çocuğun tahlillerinden de bir sonuç çıkmayınca ve sorular cevapsız kalınca, Doktor Yakup sessiz kalmış, sonra da sebepsizliği takıntı yapmıştı kendine. Zira bilim sebepsizliği kabul etmezdi ona göre.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 12.02.2012 00:03:52 devamı >
KONUŞAN KALEM (ÖYKÜ)
Sağ elinde, yanından hiç ayırmadığı deri bir çanta taşırdı. Siyah eldiven giyinir şapka takardı. Dışarıdan bakıldığında önemli bir şahsiyet gibi görünen ama gerçekte işsiz bir hayalperest olan genç adam, kaybettiği işini yerlerde arar gibi başını kaldırmadan saatlerce yol yürür, bu arada boş durmaz hayal kurardı. Yine böyle bir gündü. Yürümekten yorulmuş olan genç adam, adliye binasının arkasına düşen dar caddeden geçiyordu. Başını yerden kaldırmıyor; gözleriyle kaldırım taşlarını süzerek, atacağı her adımı itinayla seçiyordu. Zira mevsim kıştı ve yerler buzla kaplanmıştı. Bir çöp varilinin yanından geçiyordu.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 01.02.2012 18:29:04 devamı >
FARKLI HAYATLAR (ÖYKÜ)
Şu yaşlı kadına bakar mısınız? Lütfen, lütfen sizde bakar mısınız? Ne yapıyor acaba? Kaldırımın tam ortasında sabitlenmiş duruyor. Gökyüzüne teslim etmiş bakışlarını. Dili ve dudakları durmaksızın bir şeyler mırıldanıyor. Üstüne ince sık tüylü, pahalı bir kürk giyinmiş. Kısa kalın bacaklarını kahverengi çizmeler sarmış. Başındaki şapka ancak zengin hanımların takabildikleri cinsten. Tüylü, geniş yelpazeli ve krem-kahve renginde.. Belli ki gelişi güzel giyinmemiş. Çizmelerinin, kürkünün ve şapkasının rengi de uyum içinde. Boynunda saten bir boyun bağı var.
Yazar : DİLEK BUZ   Eklenme Zamanı : 18.01.2012 01:22:52 devamı >
GÖNÜLLÜ KULLUK ÜZERİNE SÖYLEV (ÖZET)
Kitap, bir destan kahramanı olan Odysseus’nın, Homeros’ta geçen şu sözleriyle başlamıştır: “göremem hiçbir iyilik birçok efendinin olmasından. Gerekli olan yalnız tek bir kişinin efendi olmasıdır” Sonra da şu sözlerle devam etmiştir: “tek bir kişinin efendi olması tabi ki çok efendi olmasından iyidir. Ancak istediği an katı ve kötü olma erkini elinde bulunduran, bu nedenle iyi olabileceğine hiçbir zaman güvenilemeyecek bir tek kişinin de kulu olmak akıllıca bir şey değildir” der. Bununla beraber üzerinde durmak istediği konunun monarşi olmadığını söyler. Söylevde ele almak istediği konu, kendi ifadesiyle şöyledir; “benim burada üzerinde durmak istediğim sorun, bu kadar insanın, bu kadar köy, kent ve bu kadar ulusun nasıl olup da, erkini, yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alan tek bir tirana (tek el yönetimi, krallık, diktatörlük) katlanabilmeleridir. Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın kendilerine zarar verecek erki olmayacaktı.”
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 11.12.2011 18:39:09 devamı >
ÖKSÜZ (ÖYKÜNÜN TAMAMI)
Çocukluğuma dair ilk hatırladığım, annemin evden kaçtığı geceydi. Babamın işyerinde mesaiye kaldığı bir gece annem, kapıları gıcır gıcır öten dedemden kalma dolabın içinden çekiştirdiği elbiseleri telaşlı bir şekilde bohçasına topluyordu. Annem hem ağlıyor hem de ıslak gözleriyle bana bakıp iç çekiyordu. Bense yattığım yataktan mühim bir olaya tanıklık ettiğimi bilmişçesine ses çıkarmadan izliyordum. Anlam veremediğim bu telaşı, ağlayarak ya da soru sorarak artırmaya hiç gerek yoktu. Biraz korku birazda merakla sonuna kadar izledim. Zaten çok sürmedi. Sadece zaruri ihtiyaçlarını; birkaç gündelik kıyafet ile altın bileziklerini almıştı. Çabucak hazırlanan annem, bana yaklaştı, biraz öpüp kokladı sonra da gözetlediği kapı arkasında kimsenin olmadığını fark ettiği biranda karanlığın içinde kayboldu. Giderken açık bıraktığı kapıyı yoruluncaya kadar izledim. Sonra uyumuş olmalıyım.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 19.11.2011 23:35:19 devamı >
ÖKSÜZ (ÖYKÜ)
Çocukluğuma dair ilk hatırladığım, annemin evden kaçtığı geceydi. Babamın işyerinde mesaiye kaldığı bir gece annem, kapıları gıcır gıcır öten dedemden kalma dolabın içinden çekiştirdiği elbiseleri telaşlı bir şekilde bohçasına topluyordu. Annem hem ağlıyor hem de ıslak gözleriyle bana bakıp iç çekiyordu. Bense yattığım yataktan mühim bir olaya tanıklık ettiğimi bilmişçesine ses çıkarmadan izliyordum. Anlam veremediğim bu telaşı, ağlayarak ya da soru sorarak artırmaya hiç gerek yoktu. Biraz korku birazda merakla sonuna kadar izledim. Zaten çok sürmedi. Sadece zaruri ihtiyaçlarını; birkaç gündelik kıyafet ile altın bileziklerini almıştı. Çabucak hazırlanan annem, bana yaklaştı, biraz öpüp kokladı sonra da gözetlediği kapı arkasında kimsenin olmadığını fark ettiği biranda karanlığın içinde kayboldu. Giderken açık bıraktığı kapıyı yoruluncaya kadar izledim. Sonra uyumuş olmalıyım.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 11.11.2011 07:53:27 devamı >
LİBYA, YANILGI VE TAZELENEN YARA
Televizyon kanallarında ve internet haber sitelerinde, Muammer Kaddafi’nin öldürüldüğünün görüntülerini herkes kadar bende izledim. Kaddafi’nin kanlı resimleri, flaş haber olarak sunuldu tüm haber kanallarında. Arka planda tekbir sesleri ve sevinç çığlıkları duyuluyordu. İlk akla gelen, kırk yıllık zulüm ve haksızlık günlerinin, gizli kalmış cinayetlerin son bulması ve bütün bunları müsebbibi görülen zalim bir diktanın hayat sahnesinden kovulmasıydı. İntikam ve sevinç çığlıkları samimi ve iddialıydı. Libya’daki gelişmeleri izleyen birçok Müslüman da, mazlum halktan yana olarak bu sevince ortak oldu. Herkes “kaddafi fazlasıyla hak etti” diyordu.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 24.10.2011 23:45:03 devamı >
MODERN İNSAN VE GÜN DOĞUMU
Duvardaki fosforlu saatin akrebi üçü, yelkovanı on ikiyi gösteriyordu. Genç adam sırtüstü yattığı yataktan saatin her hareketini izleyebiliyordu. Perdelerin arasından zorlukla sıyrılan sokak lambasının fersiz ışığı, duvardaki saatin tam altına düşüyordu. “Zifiri karanlığımı bozan ışık keşke ay ışığı olsaydı” dedi genç adam. Ama bu modern insan için artık öykülerde kalmıştı sadece. Köyünün sokaklarını bile sokak lambaları aydınlatıyordu. Ucube lambalar.. Sokakları aydınlatırken insanları karanlıkta bırakıyordu. Sıkıcı ve renksizdi. Dolunay ve hilal gibi değildi sokak lambaları. Modern insan gibi donuk ve yapmacıktı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 04.10.2011 02:45:32 devamı >
YAZACAĞIM (ŞİİR)
Karanlık gündüzleri kovarken çatık kaşlarımla Hayalde miyim gerçekte miyim bilemiyorum. Yılanlara takarken salça tenekesi Çorbama kattığım ağıya Salça rengini veren Kanayan dişlerim mi? Kimse söylemiyor.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 21.09.2011 20:04:51 devamı >
BİLİYORUM...
Yumurta kabuğunu, Türlü zahmetlerle çatlatarak çıktığım gün, Yeni bir esarete teslim olacağımı bilmiyordum.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 06.09.2011 22:07:47 devamı >
ÖYKÜ YAZARI VE GECE (ÖYKÜ)
Genç yazar elindeki demli çay bardağını usulca masaya bıraktı. Masa üzerindeki dağınıklığı el çabukluğu ile topladı. Sonra bilgisayarı açmak için isteksizce uzandı. Demli sıcak çaydan bir yudum aldı. Oturduğu koltuktan kalkıp kapıyı ve pencereyi kapattı. Sazın ağıtlar yaktığı bir fon müziği açtı. Yazmak istediği öykü için ortam hazırlıyordu kendine. Genç yazar yazmak için sessizliğe, ıslak nikotine, içli içli ağlayan müziğe ihtiyaç duyardı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 26.08.2011 21:53:27 devamı >
BÖCEK (ÖYKÜ)
Eve geldiğimde telefon görüşmesi yapıyordu. Canı sıkılmış olmalı ki kaşlarını çatmış, yüzünü asmıştı. Sol eliyle ahizeyi kulağına yapıştırırken, sağ elini hareketsiz cebinde tutuyordu. Dik durmaya çalışıyor, bu haliyle kabadayıları andırıyordu. İçeri girdiğimi fark etmedi. -hayır, tercihimde bir değişiklik yok. Başörtüsü emri, üniversiteden ve alacağın diplomadan çok daha önemli değil mi? -…. -son sözün bu mu? -…. -Bunca yıldan sonra…ııı..hayır hayır, bir şey yok. Kendine iyi bak. Yolun açık olsun…………….
Yazar : DİLEK BUZ   Eklenme Zamanı : 16.08.2011 09:43:47 devamı >
SEVGİ HOCA-2 (ÖYKÜ)
.... Ders arası beklenenden uzun sürmüştü. Heyecanlı bekleyiş zamanın akışını yavaşlatmıştı sanki. Öbek öbek gruplar olmuş ve tartışmanın kritiğini yapmışlardı. “Sevgi hocaya katılmamak elde değil, her şeyi keyfimize göre yaşıyoruz.” “Tarih bile bu sahnenin tekrarından ibaret. Zira tüm krallar ülkelerini keyiflerine göre yönetmişlerdir ” “bizim görev ve sorumluluk dediğimiz şeylerde toplumun hazzına hizmet ediyor” “hazzımız için yaşasak bile bu yaratılış gerçeğini değiştirmez, bence bir yaratan vardır” “bence de bir yaratan var, oda bizim zevksiz, acı dolu bir yaşam sürmemizi istemezdi herhalde” “ama arkadaşlar, bir yaratan varsa, evrenin ilk gününden beri neyi bekliyor. Bizi yaratıp unuttu mu sonrada” “sevgi hoca çok haklı”
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 26.07.2011 16:42:21 devamı >
SEVGİ HOCA (ÖYKÜ)
Saçlarını avuç içiyle topladı. Sınıfı ortaladı. Tek eliyle gözlüğünü çıkarıp bir masaya yaslandı. Ciddi bir konuşma yapacağı zaman böyle davranırdı. -Arkadaşlar, çağdaş yaşamda masallara, efsanelere yer yoktur. Modern yaşam, somut düşünür ve kesin sonuçlara dayanır. Onun için konuşurken bilimsel konuşmaya çalışın. Kulaktan dolma bilgiler ve edinilmiş alışkanlıklar, veri olmaktan çok uzaktır.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 20.07.2011 13:57:26 devamı >
DAR SOKAK (ÖYKÜ)
Genç adam, yorgun adımlarla çıktı fabrika kapısından. Renkli treni andıran, ardı ardına sıralanmış bekleyen işçi servislerine binmedi. Bugün yürümek istiyordu. Acelesi yoktu ve düşünceliydi. Evi uzak mesafedeydi aslında. Yürüyerek eve ulaşması birkaç saatini alabilirdi. Yeni taşındığı bu sanayi şehrini çok tanımıyordu da. Kaybolma ihtimali bile vardı. Buna rağmen yürümek istiyordu.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 09.06.2011 07:02:06 devamı >
DÜZEN BOZUCU (ÖYKÜ)
Kapının zili çalıyordu. İhtiyarlığının arifesinde olan Hakkı Bey yeni doldurduğu bir bardak çayı tezgâh üzerine koyup kapıya yöneldi. Eşiğe takılan ayağı sebebiyle sendeledi. Son zamanlarda bu kaza sıklaşmıştı. “Düşüp bir yerimizi kırabiliriz, ilk fırsatta eşiği sökmek lazım” diye düşündü. Dış kapıya yaklaştı. Dilinde “la havle” vardı, ya düşseydi!
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 24.05.2011 08:59:34 devamı >
ALİ VE OKUL FİŞLERİ
Ali ata bak Ata bak ali Bak ali ata Ali bak Ata bak Ali ata bak
Yazar : DİLEK BUZ   Eklenme Zamanı : 10.05.2011 14:11:27 devamı >
ÖLÜMDE BİR ŞAHİTLİKTİR
Ölüm her canlı için kaçınılmaz bir gerçektir. (29/57)Ölüm, ulaştığı canlının dünya sayfasına kalıcı bir nokta koyar. İsimleri eksiltir her an nüfus kayıtlarından. Acısı ile geride kalan sevenleri üzer, düşmanları sevindirir. Yarım kalan hayaller için kaybetme korkusunu canlı tutar. Yaşam savaşına hız katar. Edebiyata konu, savaşlara sonuç, mirasa neden olur. Ölümün ne zaman geleceği bilinemez. Kimini yavaş yavaş kanser hastası olarak öldürür, kimini trafik kazasıyla çok hızlı yakalar, kişi öldüğünü bile anlamaz. Ayrıca ölüm sadece insanlar ya da hayvanlar içinde değil, ülkeler ve dönemler içinde geçerlidir. Tarih içinde birçok devlet ve dönem yok olup gitmiştir.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 26.04.2011 08:13:39 devamı >
TESBİHÇİ (ÖYKÜ)
Seyyar satıcılık yapan genç adam, mahalle camiin yanındaki parkta geziniyordu. İlk niyeti müşteri bulmaktı fakat sonra yorulduğunu anladı; kendisine gölge ve sakin olan bir köşe aradı. Parkın tüm oturakları dolu idi ama o dinlenecek yer bulmakta zorlanmadı. Her köşesini iyi bildiği parkta bir ağaç gölgesi buldu ve çimenlere sınır olan iri kaldırım taşlarına oturuverdi. Serin ve sakin olurdu kaldırım taşları.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 11.04.2011 23:29:30 devamı >
GÜNDEMİ YAKINDAN TAKİP ETMEK
İnsan sosyal ve siyasal bir varlıktır. Her ne kadar var olan insan tanımlarında bu tabir yeni olmasa da önemlidir. Hepimiz uzaktan ya da yakından, sosyalliğimiz ve siyasallığımızın gereği olarak gündemi takip ederiz. Gazetelerden, radyo ve televizyonlardan, son on yılda yakından tanıdığımız internetten bu konuda çokça faydalanırız. Öğrendiğimiz haberlerden, ülkemiz ve dünya gündemiyle ilgili bilgilere ulaşırız. Bir kısmı magazin olsa da, olan bitenden haberdar oluruz. Böylece sosyal hayatta karşılaştığımız insanlarla ortak bir dil geliştiririz ve aynı konu hakkında düşüncelerimizi kendi usulümüzce ifade ederiz. Bu bizim vitrinimiz olur. Herkes vitrinine güvenir ve toplumda kendine bir yer edinir.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 29.03.2011 01:46:44 devamı >
YOLUN BİTTİĞİ YER
Çatık kaşlı yolcu, neden durdun? Diken mi battı ayağına, yoksa yol mu bitti? “Yol uzun adım çok demiştin” Sabrın kuvvetli azmin sonsuzdu. Yol bitmeden, nefes tükenmeden, akşam olmadan neden durdun? “Menzil bir nefes uzakta, azık her an yanımda” demiştin. Durakların tuzak olduğunu bildiğin halde neden durakladın?
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 18.03.2011 21:49:34 devamı >
SUS VE İTAAT ET
Birçoğumuzun çocukluğundan itibaren öğrendiği en önemli ahlak kurallarından biri de “büyükler konuşurken konuşulmaz” öğretisidir. Bunu büyük günahlardanmış gibi öğretir ve titizlikle takip eder büyüklerimiz. Eğer ara sıra kaçamak yaparsak sert bir şekilde ikaz ediliriz. Büyüklerimizin sohbetine neden ortak olamayacağımız ya da bu ortaklıkta hangi vasıflardan yoksun olduğumuz hiç anlatılmadı bize. Acaba konuşmaya ortak olmak için gerekli vasıf; sözün ehemmiyetimiydi yoksa engel büyüklerin iktidarımıydı bunu hiç bilemedik.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 07.03.2011 01:24:18 devamı >
BİR DOSTU UĞURLARKEN
Yolcu yolunda gerek. Daha fazla tutmayım seni. Güle güle git dostum. Yolun açık olsun. Modern hayat çok yoğun ve hırslıdır. İlkokulda yapışır yakamıza. Gün geçtikçe, vantuzlarıyla yapıştığı bedenimizde kendini daha çok hissettirir. Hep bir sonraki daha iyi için çeşit çeşit sınavlara sokar. Bilgisayar oyunları gibi; biri biter biri başlar bu sınavların. Son bölümü bitiren oyuncu iş, aş, eş derdine düşerken oyun kuralları artar ve daha çok kabullendirir kendini. Vergi mükellefi kılar, kiracı ve komşu yapar. Müşteri ve tezgâhtar yapar. Baba hatta apartman yöneticisi yapar. Fatura kuyruğuna ve ödemeler takvimine abone eder.
Yazar : DİLEK BUZ   Eklenme Zamanı : 23.02.2011 22:05:26 devamı >
DEVRİMLER VE HALKLARIN KADERİ
Devrim; gücünü ve yetkisini halktan alan bir harekettir. Devrimler birçok konuda insan hayatıyla müşterek benzerlik gösterir. Bazen tepeden inme olsa bile genellikle devrimler, insan gibi halkın içinde doğar. Yavaş yavaş büyür, zamanı geldiğinde varlığını ispat eder. İsim konulur, muhtevası yetiştikleri halklara göre değişir. Yasemin devrimi, turuncu devrim, gül devrimi, Fransız devrimi, Bolşevik devrimi, İran İslam devrimi... Devrimlerin anlamı pek karmaşık değildir. Yoksulluk ve sefalet, hukuk ve özgürlük, modern ve çağdaş yaşam, eşit ve adil gelir paylaşımı gibi arayışlar devrimin varlığının gerekçeleridir.
Yazar : DİLEK BUZ   Eklenme Zamanı : 14.02.2011 00:25:03 devamı >
HOŞGELDİN
Görsel ve yazılı medyanın, dolayısıyla halkların dilinde bir devrim telaşı var son günlerde. Haritadaki yerini çoğumuzun bilmediği filanca memleketlerdeki halk hareketleri çok ilgimizi çekiyor. Haklı olarak birçok çevre dikkat kesildi bu haberlere. Solcular, demokratlar, İslamcılar, anarşistler... Hararetle takip ediyoruz.
Yazar : Dilek Buz   Eklenme Zamanı : 03.02.2011 22:23:18 devamı >
DELİ DEDE-3
Cami hoparlörü açılmıştı. İmam efendi acıklı acıklı okumaya başladı bilindik dualarını. Birazdan bir haberi duyuracaktı halka. Genç öğretmen sonunu dinlemeden ayrıldı oradan. Yarışmaya gidiyordu. Mektubun başına sadece bir paragraf ekledi.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 13.08.2010 00:32:54 devamı >
DELİ DEDE-2
Sabah olduğunda kahvaltı bile yapmadan evden ayrıldı. Doğruca okulun yanında ki parka gidiyordu. Hafta sonu olması sebebiyle öğrenciler ve memurların olmadığı sokaklar sakindi. Vardiyadan dönen az sayıda işçi dışında kimseler yoktu. Deli dede de henüz gelmemiş olabilirdi. Aksini umut ederek adımlarını sıklaştırdı genç öğretmen. Evet, deli dede yerinde yoktu. Canı sıkılmıştı. Geri dönmekle dönmemek arasında biran kararsız kaldı. Neden yoktu ki? Tam da ona ihtiyacı olduğu bir zamanda...
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 14.07.2010 11:36:37 devamı >
DELİ DEDE
Deli dede, mahallenin tek delisiydi. Çoğu vaktini, okul yanındaki çocuk parkında geçirirdi. Park demeye bin şahit isteyen park, bu kenar mahallesinin tek parkıydı. Bir kaydıraç, bir tahtaravelli, bir askılık, birkaç bank ve az bir kumluktan oluşan parkın iç kenarında olan çürümüş, boyası silinmiş bank, deli dedenin daimi mekanıydı.
Yazar : Dilek BUZ   Eklenme Zamanı : 20.06.2010 15:50:29 devamı >

::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet
Ey imanda sebat edenler! Siz Allah’ın (davasına) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. Muhammed Suresi / 7

::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Dan Diner - Mühürlenmiş Zaman



Ziyaret Edilme Sayısı : 002681055

iletişim : editor@kimokur.com